Bundan yıllar önce “Kültür Şoku” başlıklı bir köşe yazımda Almanya’da gözlemlediğim ve içinde yaşayarak öğrendiğim farklı bir yaşam şeklini anlatmıştım. Doğal olarak orada toplumun uyduğu kanunlar ve bunun da ötesinde davranış biçimleri vardı. Özlemiyorum dersem yalan olur.

Bu sefer sadece kürek kulübümün içinde karşılaştığım ve bana ilginç gelen olayları hatırlamaya çalıştım.

Frankfurt’taki ilk günümde kayıkhaneyi gezdirdiler, çok detaylı ve sistematik bir oryantasyon eğitiminden sonra bana kalın bir kitap verdiler. “Bu bizim tarihimiz, sana birkaç gün izin veriyoruz, oku, geçmişimizi öğren, kayıkhanede eski kürekçilerin ağırlıklı bir otoritesi vardır, onları anlamana yardımcı olur” dediler. Evde daha kitaba başlarken ne demek istediklerini anlamıştım. 1980 yılında ben gittiğimde kulüp 110 senelikti. Harpte bombalanmış, sporcu aileleri tarafından derhal tamir edilip hiçbir şey olmamış gibi antrenmana çıkılmıştı. Tarihlerinde birçok Almanya, Dünya ve Olimpiyat şampiyonları vardı.

Birkaç gün sonra kayıkhanede yapılacak bir toplantı ile sporculara tanıtılacağım söylendi. Çok kalabalık bir gurup önünde başkan beni tanıtan bir konuşma yaptı. Mühendis olduğumu söylediği zaman dinleyicilerden takdir dolu bir mırıltı yükseldi, Karl Adam’ın kitabını Türkçeye tercüme ettiğimi söylediği zaman da çocuklar parmaklarıyla masaya vurmaya başladılar. Ben o güne kadar “nazar değmesin” gibi tahtaya vurmayı bilirdim ama toplu olarak herkes masaya vurmaya başlayınca endişelendim. Bir şeyi protesto ediyorlar gibi algıladım. Sonra tek tek suratlarına bakınca mutlu olduklarını fark ettim. Demek ki kapalı toplumlarda alkış yerine masaya tıklanıyormuş…

Antrenmanların başlamasından kısa bir süre sonra veteranlar takımından yetmiş yaşlarında biri yanıma yaklaştı, benim Alman iç sularında motor kullanma ehliyetim olup olmadığını sordu. Olmadığını öğrenince yönetimle konuştu, federasyonu aradılar, uzun konuşmalar oldu, sonra bir mektup yazılıp postaya verildi. Federasyonun programında olmamasına rağmen birkaç gün sonra komşu kürek kulüplerinden birinde ehliyet kursu açıldı. Kulübün ne kadar büyük bir yaptırım gücü olduğuna ilk olarak burada şahit oldum.

Bu arada o yetmişlik veteranın kulüpte yaşıtı olan dört kişiyle haftada iki kere kimsenin yardımı olmadan teknelerini taşıyarak suya indiklerine şahit oldum.

Kayıkhanenin alt katında kulüp üyesi eski kürekçi hanımların nöbetleşe yönettiği bir lokal vardı. Antrenmanlardan sonra orada toplanıp, bir şeyler yiyip içip kart oynayıp sohbet ediliyordu. Veteranların çok sevdiği her zaman dolu olan bir lokaldi. Sezonun ortalarına doğru başka bir veteran  yanıma yaklaştı ve bana enteresan bir teklifte bulundu. Kendisi gibi yaşlı neslin aslında Türk dostu olduğunu, gençlerin bundan pek anlamadıklarını, herhangi bir şeye ihtiyacım olursa tüm veteran ekibinin bana yardımcı olacağını söyledi. Duvarda asılı olan resimlerden birini gösterdi, babası da kendisi gibi Almanya Şampiyonu kürekçilerden biriydi ve bununla gurur duyuyordu. Almanları o güne kadar soğuk ve mesafeli davranışlı, pek kendini beğenmiş gibi görürdüm. O günden sonra hissettiğim soğukluk kırıldı, sanki yeniden arkadaş oluyor gibiydik. Gerçekten de veteran ekibi, oturma ve çalışma izinlerinden ev bulmaya kadar her şeyde yardımcı oldular.

Yaz sezonu yaklaşırken bürokrasi işlerini yapan yardımcım (evet, öyle bir yardımcım vardı!!!) bana hafta sonunda kayıkhanenin üst katındaki büyük salonda yemin merasimi yapılacağını söyledi. Eve gidince lügata baktım gene de bir şey anlamadım, acaba neye yemin edilecekti ki??? O gün sporcular bayramlıklarını giyip geldiler. Seyirciler, aileler arka tarafta oturdular, sporcular ön taraftaki iskemlelere yerleştiler. Bazı sporcular seyircilerin arasında kaldı. Öne çıkmadı. Hiçbir şey anlamadan bekliyordum. Başkan tek tek sporcuların isimlerini okudukça onlar da ayağa kalktılar ve sonra Yönetim Kurulundan sporcularla ilgili kişinin okuduğu bir metni tekrarlayarak yemin ettiler. O sezon içinde yarışma takımının içinde, antrenörün ön gördüğü tüm antrenmanlara ve yarışlara katılmak üzere edilmiş bir yemindi. Ülkemizde böyle bir uygulama olmadığı için benden önce Almanya’ya gitmiş ve bu adetlere alışmış olan arkadaşlarıma sordum. Meğer antrenmanlar zorlaşmaya başlayıp büyük yarışlara girmeye sıra gelince bazı sporcular zora girmekten kaçarak hoby olarak kürek çekmeye devam etmek istiyorlarmış. Ekiplerin bozulmaması, emeklerin boşa gitmemesi için sezon başında yemin ederek toplum karşısında sorumluluğu yüklenmeleri gerekiyormuş.

İlerleyen aylarda Almanya Şampiyonasına katılmasını istediğim ekiplerin bazılarında çocuklar değil ama ebeveynler itiraz eder gibi oldular. “Daha çocukların ilk senesinde böyle büyük bir yarışa girmek doğru mu?” diye sorguladılar. Zor günler yaşadım ama şampiyonaya katılan bütün ekiplerim final çekince keyifler yerine geldi, güven duygusu arttı. Neden yemin edildiği de anlaşılmış oldu.

Almanya’daki çok uzun süren on beş yıl içinde Türkiye’deki yakınlarım hep aynı konuyu merak ediyorlardı. “Acaba Türklere karşı bir düşmanlık var mı, başımızdan bir olay geçti mi?” Ne yazık ki evet. Spor camiasında olmamıza rağmen iki kez üzüldük.

Kayıkhanenin önündeki bahçede bir mangal partisi yapılacaktı. Uzun portatif masalar ve sıralar depodan çıkartıldı, dev bir mangal yakıldı, etler, sosisler dizildi, kalabalık yerleşmeye başladı, Yönetim Kurulunda sporculardan sorumlu olan kişi beni ve eşim Emel’i karşısına oturttu, yanında da karısı için yer ayırdı. Hanımefendi biraz sonra geldi ve bizi görünce “ben oraya oturmam” dedi, gitti başka bir masaya oturdu. Adamcağız kızardı, terledi, söyleyecek laf bulamadı. Etraftakiler durumu fark ettiler, hemen çevremiz neşeli konuşmalarla sarıldı, kadıncağız o günü ayrı bir masada tek başına geçirdi. Biz de farkında değilmişiz gibi davrandık. Karşımızdaki kişi eski Almanya tek çifte şampiyonlarındandı, benimle aynı yaştaydı, babası da Almanya’nın en ünlü tek çiftecilerinden biriydi, kendisine ait Staempfli bir tek çiftesi vardı. Kayıkhanede özel bir matafora sistemiyle tavana asılı dururdu, haftada iki kez antrenman için indirilirdi.

Bir de Yönetim Kurulunda yaşlı bir bey vardı, sporcular bana gizlice ona dikkat etmemi söylemişlerdi. İlk yarış sezonunun sonunda ekipler çok başarılı olunca kulüp programlanmadığı halde ödül olarak bizi Avusturya’daki Villach Uluslararası yarışlarına gönderdi. Orada Türk Milli takımı da vardı ve formalar, bayraklar hediye edildi. Frankfurt’a döndüğümüzde bir tarafı Sarı Kırmızı, diğer tarafı Ay Yıldızlı bayrağı kulüp lokalindeki diğer bayrakların arasına astılar. Adam bayrağı görünce rengi değişti. Bunu fark eden sporcular ertesi gün antrenmana çıkarken Galatasaray ve Türk Milli Takım formalarını giydiler. Kulüpte millet çok eğleniyordu. O hafta yapılan Yönetim Kurulu toplantısında biri: “Türklerle aramız çok iyi, onların milli bayramlarında göndere Türk Bayrağı çekmeyi teklif ediyorum” deyince bizim adam toplantıyı terk etmişti…  Teklif bir şakadan ibaretti ama anlayana…

Almanya’daki kürek kariyerimin sonunda aktif görevim bitince kulübe üye kaydım yapıldı. Böylece Germania, 115 yıllık tarihinde ilk kez bir yabancıyı üye kaydetmiş oldu. Beni şaşırtan bir olay ondan sonra gerçekleşti. Yönetim kuruluna danışmanlık yapmam istendi ve hemen ardından bir eğitime gönderildim. Sporculuktan yöneticiliğe geçen kişiler için verilen bir eğitimdi. Bu eğitimde beni en çok etkileyen aşağıdaki paragraf oldu:

“Sporcu olduğunuz günlerde yarış kazandığınızda ilginin odak noktası sizsiniz. Herkes sizi alkışlar. Antrenör olduğunuzda sporcuların ardında resim çektirebilirsiniz, taraftarlar anlamaz ama eski sporcular ekipte sizin emeğiniz olduğunu bilirler, birkaç kişiden tebrik alabilirsiniz. Ancak yönetici olduğunuzda kimse sizinle ilgilenmez. Sporcu ön plandadır. Sizinle resim çektiren bile çıkmaz. Sakın ön plana çıkmaya çalışmayın, antipatik olursunuz. Yapabileceğiniz tek şey sabah evden çıkmadan önce aynaya bakıp, sağ elinizle sol omzunuza üç kere vurup, ne kadar esaslı bir adam olduğunuz kendi kendinize fısıldayın, sonra hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açıp dışarı çıkın. Sizi zaten kimse tanımıyordur.”

Bu paragraf içime işledi. İster istemez ülkemdeki yöneticilerle karşılaştırdım. Haksız mıyım?

Almanya’da yaşadığım şoklarla ilgili bir kitap yazabilirim, ayrıca Türkiye’ye dönünce yaşadığım ters şoklar içinde ayrı bir klasör oluşturabilirim. Bununla ilgili olarak merak ederseniz 28 Eylül 2012 tarihinde yayımlanmış olan Kültür Şoku yazıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://celalgursoy.com/2012/09/28/kultur-soku/

 

 

Reklamlar