Bir anı

Frankfurt Kürek

 

1980 yılında, antrenörlüğünü yaptığım “Frankfurter Germania 1869” kürek kulübü sporcuları ile oldukça başarılı bir sezon geçirmiştik. Sonbahar yaklaşırken “Kardeş Şehirler Yarışı” yapılacağı anons edildi. Frankfurt şehrinin kardeş şehirleri olan İngiltere’den Birmingham, İtalya’dan Milano ve Fransa’dan Lyon şehirlerinin Sekiz Tek ekipleri arasında geleneksel bir kürek yarışı varmış ve her yıl değişerek bir şehir ev sahipliği yapıyormuş. 1980 yılında da sıra Frankfurt şehrine gelmiş. Adet olduğu üzere o yıl şehirdeki kulüplerin içinde en başarılı olan antrenör görevlendirilerek ekibi kurması ve yarışa hazırlaması istenirmiş. Frankfurt Belediye Başkanı Walter Wallmann’ın daveti üzerine şehirdeki on dört kürek kulübünün antrenörleri ve idarecileri Frankfurt’un ünlü Kaisersaal salonunda toplandık. Televizyonlar, kameralar, mikrofonlar hazırlandı, Başkan kısa bir konuşmadan sonra benim görevlendirildiğimi ilan etti ve bir şeyler söylememi istedi. Ben de “bu yarışı biz kazanacağız” dedim. Salonda bir sessizlik oldu. Herkes hayretle bana bakıyordu. Orta ve kuzey Avrupalı insanlar bizim Akdeniz ırkının alışık olduğu iddialı konuşmalara alışık değildiler. Onlar daha çok beyinlerinin kumandasında konuşup, karşısındakilerin beyinlerine ve mantığına hitap etmeye çalışırlar. Biz ise daha çok karşımızdakinin kalbine hitap ederiz. Durumu anlamam uzun sürmedi, işi şakaya vurarak “ne oldu, seçimlerden önce benzini bedava yapacağım diyen bir politikacı mı sandınız beni, kazanacağız diyorsam kazanacağız işte” dedim, salondakiler gülmekten kırıldı. Herkes elimi sıktı, sırtımı sıvazladı, omzumu yumrukladı ve başarılar diledi. (Hiç öpen olmadı…)

Yarış ekibini belirlemek için şehirdeki kulüplerin çoğu hoby kürekçisi olan antrenörlerini bira ısmarlama sözü vererek bir araya topladım (yoksa gelmezlerdi), her birinin önüne boş bir kağıt koydum ve Frankfurt şehrinin ideal Sekiz Tek ekibini kurmalarını rica ettim. Toplanan bilgilerden ortaya çıkan sonuca göre sekiz kişilik ekibin beşi ve dümenci benim sporcularımdan diğer üçü de farklı üç kulüpten gelecekti. Ekibi kurdum, antrenmanlara başladık.  Yarış günü yaklaşırken sporcuları motive edip işin ciddiyetini kavramaları için “yarış günü kıyıda büyük bir kalabalık toplanıp Frankfurt diye bağıracak, bu şehrin şerefi sizin ellerinizde” benzeri konuşmalar yaparak korkutup, uykularının kaçmasına sebep oldum. Gazeteler de Belediye Başkanının toplantısındaki iddialı konuşmamı aktararak “bu sefer kazanacağız” diye yayın yaptılar, meğer bu güne kadar kazanamamışız. Diğer ekipler üniversite şehirlerinden geldiği ve milli takım alt yapısı olduğu için çok sayıda milli sporcuları olurmuş v.s. Gerçekten de yarış günü nehir kıyısında (kaidelere aykırı olarak) trafik tıkandı, insanlar arabalarını bırakıp kıyıya koşup yarışı izledi. Bu Alman disiplini için alışılmamış bir olaydı. Orada trafik böyle tıkanmazdı. Neticede biz kazandık. Büyük kutlamalar yapıldı. Belediye Başkanı yarış sonrasında bütün katılanlara verdiği kokteylde söz aldı ve bir şeyler söylemeye başladı. Ben Türkiye’deki siyasilerin bitmek tükenmek bilmeyen uzun konuşmalarına alışık olduğum için arkalarda bir yerde durmuş etrafımı seyrediyordum. Birden konuşma bitti, bir sessizlik oldu ve beni öne ittiler. Meğer kısa konuşmanın neticesinde başarımı ödüllendirmek isterlermiş, bana Frankfurt şehrinin balmumundan yapılmış temsili bir anahtarı ve protokol gereği olduğunu düşündüğüm bir sürü başka hediye paketi verildi.

Herr Wallmann, daha sonraki yıllarda Çernobil faciasından sonra kurulan ilk Alman Çevre Bakanlığına getirildi ve çok sevilen, başarılı bir politikacı olarak kariyerini sürdürdü.

Ara sıra arkadaşlarım bana Almanlarla Türklerin farkını sorarlar. O zaman hep bunu hatırlarım. Onlar kısa ve öz bir mantıkla konuşup karşısındakinin beynine hitap etmeye çalışırlarken biz tam tersi, uzun laf salataları ile beyine, kalbe falan değil de mideye hitap etmeye çalışıyoruz. Son günlerde devlet büyüklerimizin, karşılarına getirilen ısmarlama topluluklara bile her fırsatta “düşünebiliyor musunuz” diye sorması beni şaşırtıyor. Düşünemediğimiz meydanda değil mi?

Ya siz sevgili okuyucu, “düşünebiliyor musunuz, nereye gidiyoruz?”

Reklamlar