Avusturya’da turizm üç ana başlık altında ele alınır.

Başlıkların ilki ve en önemlisi şehir turizmidir, burada Viyana, Salzburg, Linz, Klagenfurt, Bregenz gibi tarihi yapıları ve müzik geçmişi çok ağırlıklı olan merkezler başı çekerler.

İkinci odak noktası kış turizmidir. Bilindiği gibi karlarla kaplı dağları ve kayak merkezleri ile ünlü destinasyonlar Avusturya’nın önemli turizm kaynaklarını teşkil ederler.

Üçüncü ve bizler tarafından pek bilinmeyen bir odak noktası da Avusturya’nın göller bölgesindeki yaz turizmidir. Buradaki göllerin kıyısındaki kasabalar Fransız Riviera’sını aratmayacak güzellikte ve kalitededir. Su kayağı, kürek, yelken, sörf şampiyonları gibi A Klas spor yarışmaları da hep bu çevrelerde yapılır.

Avusturya’nın bu belli başlı destinasyonları mevsime bağlı bütün diğer turizm merkezleri gibi günün birinde kış ve yaz mevsimlerinin kendilerine kısa geldiğini fark ettiler. Birinci Körfez Krizi öncesinde çökmüş olan Avusturya turizmi bu sayede birden bire kendine geldi. O sene Saddamın korkusundan kimse Akdeniz çanağına gitmedi. Yugoslavya’da da sıkıntılar vardı. Güney Amerika kaynıyordu. Uzak Doğuda Kore problem yaratıyordu. Bu şartlar altında gidilecek en güvenli yer olan Avusturya – İtalya – İsviçre üçgeni yazın doldu taştı. Tam o karışık yıllarda Merkezi Viyana’da olan uluslar arası bir organizasyonun (Almanya) Hessen Eyaletinin yöneticisiydim. Avusturya turizminin nasıl kurtulacağı ve mevsime bağlı destinasyonların daha uzun süre çalışabilmesi için projeler hazırlayan bir gurubu yönetiyordum.

Bu çalışma gurubunda ortaya atılan birçok yeni düşüncenin yardımıyla Avusturya’nın dağlık bölgesindeki tesisler artan turist sayısının getirdiği ilhamla yazın kar olmayan yemyeşil dağlarda çim kayağı yapmayı keşfettiler. Ayrıca aynı tesislerde fazla güneşi ve sıcağı sevmeyen insanlar için havuz başında çam ağaçlarının altında serin (yaylalarda) bir yaz tatili fikrini pazarladılar.

Buna karşılık diğer gurup olan yaz destinasyonu göller bölgesi de da kış yaklaştığında turistlerle hala dolu olan tesislerde elindeki müşteriyi kaçırmamak için dökülen yapraklar altında sonbahar defileleri, antika yandan çarklı gemilerle romantik göl gezintileri ve müzik festivalleri düzenlemeye başladılar. Konsept o kadar rağbet gördü ki kışın el sanatları, yöresel yemek ve sanat etkinlikleri ile turizm sezonu uzadıkça uzadı ve sonunda tam bir şenliğe dönüştü.

Lafın sonunu Bodrumumuza getireceğimi başından beri biliyordunuz sanırım. Şimdi biz onların sahip olduklarının kat be kat fazlasına sahibiz. Kum-deniz-güneşin ötesinde onların hayal bile edemeyeceği bir tarihi ve folklorik zenginliğimiz var. Bu zenginlik, yemek, giyim, dans, müzik ve çok özel (batılıların hayatlarında görmedikleri, deve güreşi, yağlı güreş, cirit gibi) spor alışkanlıklarımız var. Bunların önce tanıtılması, özendirilmesi sonra da pazarlanması gerekiyor.

Kimin tarafından? Oteller?, Belediye?, Dernekler? Patronlar? Ankara?, Reklam firmaları?…

Hiç biri değil. Bu iş ancak tecrübeli ve profesyonel tanıtım – pazarlama firmaları tarafından ele alınırsa başarılı olur ama bunun için yukarıda saydığımız kişi ve kurumların hepsinin aynı anda elini taşın altına sokması gereklidir.

Şu günlerde Bodrum’da artık herkesin duymaktan bıktığı ama nasıl yapılacağı konusunda en küçük bir rasyonel fikrinin olmadığı parlak konseptler uçuşmakta. Bunların en önde gelenleri kongre turizmi, sağlık turizmi, spor turizmi, kaplıca turizmi, din turizmi gibi başlıklar taşıyor.

Bunların tümü aslında bir bütünün parçalarıdır. Biri diğerinden ayrı olarak düşünülemez ve işin zor tarafı hepsinin aynı anda organize edilmesi gibi bir zorunluluk vardır. Örneğin bir toplantı için eşleriyle birlikte Bodrum’daki herhangi bir otele gelen 100 kişilik bir topluluktaki yöneticiler toplantı salonunda önemli konuları tartışır veya eğitim alırken onların eşleri ve çocuklarının tarihi yöreleri gezmesi, bölgesel yemekleri tanıması, halı yapmayı öğrenmesi, Bodrum Sandaletiyle tanışması, değirmenleri gezmesi, Kaleyi ve Sualtı Müzesini ziyaret etmeleri gerekir. Daha sonra bütün gurubu toplayıp denize açılmak ve güneşin batışının tadını çıkartmalarını sağlamak unutulmaz hatıralar bırakır. Bu arada Bodrum mandalinasını tatmaları, bergamutu koklamaları, kaktüs meyvesini, zeytinyağını, kabak çiçeği dolmasını, kalamar tavayı, ahtapot salatasını ve bunun gibi onların rüyalarında bile göremeyecekleri özelliklerimizi (yani kısacası bizim günlük hayatımızı) tanımalarını sağlamak boynumuzun borcudur.

Anlaşılacağı gibi en büyük özelliğimiz aslında bizim Bodrum’da yaşamakta olduğumuz günlük hayatımızdır, bunun dünyada benzeri yoktur. Tarihin en eski zamanlarından beri sadece bize ait olan ve dünyanın kabul ettiği Guletleri, amforaları, dünyanın yedi harikası arasında bulunan tarihi eserlerimizi tanıtamıyor ve sahip çıkamıyorsak bunda bir sorun var demektir.

Bütün bunların belirli bir tanıtım konsepti ve alt yapısı hazırlanmış olarak sunulması zorunludur. Şu anda böyle bir yapıya sahip değiliz, tek tek mükemmel ünitelerimiz var ama onları geliştirmek ve bütünlüğü sağlamak gerekiyor. Şunu unutmamak lazım: tek tek birimlerin mükemmelliği onlardan oluşacak topluluğun mükemmelliği anlamına gelmez. Tıpkı bir futbol takımındaki gibi çok iyi elemanlardan kendi kendine çok iyi bir takım olmaz. Mutlaka onları bir araya getirip belirli bir konsept ve taktik dahilinde yöneten bir beyin takımı gereklidir.

Bodrumda mükemmeli yaratmak için gerekli olan elemanlar mevcuttur. Bazılarımızın beğenmediği insan faktörümüz bile bu iş için çok hazırdır. Bizim insanımız ortama uyum sağlamayı en iyi başaran insandır. Yeter ki önünde doğru örnekler olsun ve doğru zamanda doğru eğitimi alabilsin. Yoksa bir türkücümüzün dediği gibi “Urfa’da Oxfort vardı da biz mi gitmedik” deyiverirler. Suç bizim üstümüzde kalır…

Bu Makale 9 Ağustos 2009 tarihinde www.bodrumgundem.com sitesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar