Avusturya’nın başşehri Viyana’da şehrin merkezindeki meşhur alışveriş caddesinde çok eskilerden kalma bir cafe vardır. Burayı Viyanalı yaşlı bir karıkoca işletirler. Nesilden nesile aktarılmış ve içindeki iskemlelerle masaları bile değiştirilmemiş bir mekandır.

Hawelka Cafe Hawelka

Bir Pazar sabahı Alman arkadaşlarımı bir kahve ikram etmek için oraya götürmüştüm. 14 kişilik bir guruptuk. Küçük masalara dağıldık. Servisi yapan yaşlı hanım yanımıza gelip bizden özür dileyerek belirli bir masayı boşaltmamızı rica etti. Masanın üstündeki reservedir yazısını dikkate almamıştık. Meğer orası 60 yıldır her Pazar kahvelerini içmeye gelen bir çifte ayrılırmış. Biraz sonra o çift de geldi. Kendilerine “her zamanki gibi mi?” diye soruldu ve tezgahın arkasındaki yaşlı bey cezveleri ateşe koydu kahveleri yapmaya başladı. Biz onları seyretmekten kendi aramızda konuşmayı unutmuştuk. Yaşlı çift kahvelerini içtikten sonra beraber servis edilen küçük bardaklardaki serin suyu da içip bir sonraki hafta tekrar buluşmak dileği ile vedalaşıp çıktılar el ele tutuşup yürüyerek yolun köşesine kadar gidip orada şöförüyle kendilerini bekleyen Rolls Royce arabalarına binip uzaklaştılar. Orada içtiğimiz kahve bizim her gün içtiğimiz ve artık pek de özelliğini fark etmediğimiz ama titizlikle yapılmış standart bir Türk Kahvesiydi. Her ne kadar batı komşularımız o kahvenin adını çalmaya çalışsalar da dünya onu Türk Kahvesi olarak tanır ve bunda Viyanalıların rolü büyüktür. Kahvemizin oralara nasıl geldiği konusunda birçok rivayet anlatılır. Benim üzerinde durmak istediğim konu biraz farklı.

Bodrum’un güzelleşmesi, kalitesinin artması, turistlerin unutamadıkları bir tatil köşesi olması için çaba sarf ederken sahip olduğumuz ve kanıksadığımız için çok farkında olmadığımız bazı özelliklerimize dikkatinizi çekmek istiyorum. Tıpkı Viyanadaki o küçücük ama aslına sadık kalıp kahve içmeyi adeta bir seremoni haline getirmiş mekanın hala popüler olarak yaşaması gibi konuları ön plana taşımak istiyorum. Başarının detaylarda saklı olduğunu unutmayalım.

Dışarıdan bakıldığında Bodrum sanki çok içki tüketilen, gelen turistlerin sabaha kadar kendilerini dağıttıkları bir çılgın kasaba gibi algılanıyor. Aslında Bodrumda tüketilen alkol miktarı diğer tatil yörelerinden hiç farklı değildir. Gece kulübü, diskotek deseniz gene aynı. Her yörede aynı güzellikte eğlence mekanları var.

Bodrum’u diğer yerlerden ayıran ve akılda kalmasını sağlayıp özleten aslında Bodrum’daki günlük yaşamdır. Başka bir deyişle diğer tatil kasabalarında insanlar o kasabaya hayat ve özellik katarlar. Bu Bodrum’da tam tersidir. “Bodrum” insanlara özelliklerini verir ve öyle yaşatır. İnsanlar da bundan mutlu olurlar.

Bu bakış açısından hareket edersek o zaman Bodrumun kendisini daha iyi ifade etmesine olanak tanımalıyız.

Örneğin şehir içinde gezilecek, oturup sakin birkaç dakika geçirilebilecek meydanlar, yeşil parklar, havuzlar, deniz kenarında işgal edilmemiş ve hanutçular veya şezlongçular tarafından rahatsız edilmeden vakit geçirebileceğiniz yerler olmalıdır.

Her şeyi devletten ve belediyelerden bekleyen insanımızın artık batıdaki örnekleri görerek yeni metotlar bulmasının vakti gelmiştir. Bodrum’un evrim geçirerek değiştiği şu yıllarda sivil toplum örgütlerinin daha aktif olmaları gerekmektedir. Yöremize ait el sanatları, doğal ürünler, yemekler, balıklar, bitki örtüsü gibi özelliklerimizin konuyla ilgili dernekler ve vakıflar tarafından turiste sunulması gerekmektedir. Bunun için devleti beklemeye gerek yoktur. Resmi makamlarla koordineli çalışmak bu açılım için yeterlidir. Hiçbir resmi makam Bodrum’un güzelleşmesi için yapılacak atılıma hayır demeyecektir.

En büyük şansımız yarımadaya yerleşmiş olan entelektüel ve kültürlü insanlarımızdır. Türkiye’nin hiçbir yerinde seviyesi bu kadar yüksek bir vatandaş topluluğu bir araya gelmemiştir. Onların damak tadı, müzik kültürü, yaşam alışkanlıklarının seviyesi Bodrum’un hayat tarzını da etkilemeli ve yükseltmelidir. Bodrum bundan sonra o insanları hedefleyerek kendini geliştirmelidir. Çarşıdan müzeye, kahvelerden parklara, kıyı çizgisinden mandalina bahçelerine, diskoteklerden gezi teknelerine kadar her alan dikkatle değerlendirilmeli ve bu kaliteye uyabilecek kişiler tarafından işletilmesine özen gösterilmelidir. Bodrumlunun derdi ucuz döner yemek değildir.

Bodrum’un kendi karakterini ve doğal değerlerini bozmadan yaşanan evrim içinde buraya yerleşmiş kaliteli insan topluluğunun alışkanlıkları ile birleştirirsek o zaman hep methini duyduğumuz Fransız Rivierası, İtalyan Portofinosu gibi efsane tatil hedeflerinden birine sahip olabiliriz.

Kısacası konu bizimle başlayıp, bizimle bitmektedir. Bodrum aslında yıllardır aynıdır, ayaktadır ve bizim ona uyum sağlamamızı, yaşanan kaçınılmaz evrimi pozitif yönde geliştirmemizi beklemektedir.

Bu Makale 15 Ağustos 2009 tarihinde www.bodrumgundem.com sitesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar