2010 yılına ilişkin finansman programı bu ay Hazine tarafından açıklandı. Krizden çıkışın yavaş olacağını ifade eden, tedbirli ama şahsen pek inandırıcı bulmadığım sayılar arasında dikkatimi çeken bir nokta var: 2008 yılı ağustos ayında kabaca denk sayılabilecek Merkezi Yönetim Bütçesi, yıl sonunda 17.1 milyar TL açık vermişti. Bu yılın açığı ise, Kasım 2009 itibarıyla 55.2 milyar TL’ye yükseldi. Resmi tahminlere göre de yıl sonunda 62.8 milyar TL’ye yükselecek. 2010 sonunda ise 50.1 milyar TL’lik bütçe açığı gerçekleşmesi tahmin ediliyor. Bu nasıl kapanacak, yahut başka türlü sorayım: bu açık neden önlenemiyor? Daha çok vergi alarak açığı kapatmanın halkı kırılma noktasına getireceğini anlamak gerekiyor.

Batıdan kopmak istemezmiş gibi görünüp doğuya yaklaşırken dikkat edilmesi gereken bazı hususlar var. Örneğin batının bize olan ilgisinin artması. Bu nedendir acaba? Tabii ki nüfus gücümüzün ortaya çıkarttığı bir satın alım gücümüzden dolayıdır. Genç bir nüfus, yastık altındaki hesaplanamayacak kadar büyük bir altın stoku ile batının iştahını kabartıyoruz. Peki neden doğuya yaklaşmaya çalışıyoruz? Arapların artık eskisi kadar güçlü ve artan bir zenginliğe sahip olmadıklarını görmüyor muyuz. İşte Dubai’nin hali. Kuveyt yardım etmese neredeyse iflasını isteyecek. Biz bu hesabını bilmeyenlerden mi medet umuyoruz?

Ülkemizin coğrafyasını gözünüzün önüne getirirseniz top yekün bir programla tek bir konseptle ekonominin idare edilemeyeceğini kabul edersiniz. Değil coğrafi bölgeler, aynı bölge içindeki sosyal karakteristikler bile Türkiye’nin ekonomisinin yönlendirilmesinin ne kadar zor olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak yıllardır Ankara’daki liderlerimizin tarımdan vazgeçerek sanayileşmek için gösterdikleri çabaların artık hatalı olduğunu kabul etmeliyiz.

Türkiye öncelikli olarak bir tarım ve doğal ürünler cennetidir. Ülkemizin tahıl ambarı olarak bilinen Orta Anadolu’nun en verimli topraklarına liderlerimiz hiçbir zaman bitirilemeyecek olan fabrikaların temel atma merasimlerini yaparken halk bunun yanlış olduğunu farkındaydı. Sanayileşmeyi fabrika yapmak ile bir zannedenler zaman içinde yanıldıklarını anladılar, şimdi dünyada giderek artan gıda kıtlığı ülkemizin değerini tekrar ortaya çıkartıyor. Sadece Samsun’un iki yanındaki Çarşamba ovası ile Bafra ovası dahi bütün ülkeyi besleyecek kadar taze sebze ve meyve üretme kapasitesine sahipken oralara fabrika yapmaya çalışanların neye hizmet ettiklerini anlamak mümkün değildir. Bu bölgemizde yetişecek olan ürünün yurda dağılması için gereken ulaşım olanaklarını sağlamak dururken, kuzeydeki Karadeniz komşularımız gıda sıkıntısı çekerken bunları görmezden gelmek büyük hatadır. Karadeniz’in çay, fındık gibi tarım ürünleriyle devasa büyüklükteki doğal balıkçılık gücü günümüzde (nedense?) dış etkenlere bağlı olan bir fiyat politikasına kurban olmaktadır.

Marmara bölgesi deprem riski altında olduğu için yatırımların yavaşlaması ve başka bölgelere kayması normaldir ama zaten özellikle İstanbul çevresine yerleşmiş olan sanayinin çektiği pazarlama güçlükleri 2010 yılında acilen çözüm bekleyen problemlerin önünde gelmektedir  Marmara bölgesindeki bu büyük sanayi gücü özellikle otomotiv ve tekstil alanlarında hep yabancı büyük firmaların üretim tesisi ve taşeronu olmaktan ileri gidememektedir. Çok az sayıda Türk sanayicisi özgün ve patenti bize ait olan ürünler üretmektedirler. Türkiye’deki firma sayısının büyük kısmının bu bölgede olması, ödenen vergilerin büyük kısmının buradan toplanması beraberinde gizli bir tehlikeyi büyütmektedir. Marmara, ilk kriz anında (bu deprem de olabilir, global bir finans krizi de) hemen ilk çöken bölge olacaktır. Türkiye’nin ekonomik gücünün tek bir bölgeye böylesine yoğun toplanması büyük bir stratejik hatadır.

Buna karşılık Doğu ve Güneydoğu komşularımızla geliştirilen yakınlaşmalar çok olumludur. Orada ortaya çıkacak olan bölgesel ticaret yöre halkına nefes aldıracaktır. Bölgede güvenliğin sağlanması ve yatırımcıya özel haklar tanınarak teşvik edilmesi ile başlatılacak olan bir atılım bölgeyi göç veren değil, göç alan, yerleşmeye uygun bir konuma getirecektir. Bunu ümitle hayal ediyorum.

Trakya bölgesi sahip olduğu tarım gücünü en akıllı ve verimli kullanan bölgemizdir. Bölge tarımcısının talepleri dikkate alınarak yapılacak destekler ülkemizin batı köşesinin zenginleşmesine sebep olacaktır.

Ege ve Akdeniz bölgesi tarımın yanı sıra turizm sektörü ile ülkemizin ekonomisine büyük katkılar sağlamaktadır. Ege ve Akdeniz bölgesinin kendine haz tarım özellikleri dünyanın bir çok yerinde kıskançlık uyandıracak kadar özgündür. Sırf zeytin, üzüm, tütün ve pamuk bile yöreyi kurtarmaya yetmelidir.

Turizm sektörüne gelince durum çok ümit verici olmakla beraber hassasiyetini korumaktadır. Bu sektörün dünya klasmanında bulunduğu yer 20 yıl öncesine göre inanılmaz derecede başarılı olabilir ama daha yapılacak çok iş, kat edilecek çok mesafe var. Ankara’nın bu bölgelerin seçimlerde gösterdiği siyasi tercihine düşman olmadan, yatırımcıya destek vermesi şarttır. Şehir ve bölge kayırmadan turizm için bir uzun vadeli plana ihtiyaç vardır. Turizm şehirlerinin birbirine hiç benzemeyen karakteristiklerini dikkate alarak hazırlanacak bir master plan ile Türkiye bu sektörde dünya klasmanında liderliğe oynayabilir. Burada özellikle son zamanlarda Antalya modelinin Bodrum’a uygulanma tehlikesine dikkati çekmek istiyorum.

Bu sektörün çok kırılgan ve iletişim ağıyla dünyaya çok açık ve şeffaf bir sektör olduğunu unutmamak gerekir. Sektördeki en küçük bir yanlış hareket aynı anda bütün dünyaya internet üzerinden yayılmakta ve tüketicinin tavrı üzücü olmaktadır. Dün Bodrum’daki yatırımcıları isyan ettiren “Ecrimisil problemi” gibi nereden çıktığı, kimin kararıyla uygulamaya sokulduğu belli olmayan düşmanca tutumların derhal bertaraf edilmesi gerekmektedir.

Bu hatalar derhal düzeltilmezse 2010 yılını krizden kurtulmak yerine kendi yarattığımız krizle uğraşmakla geçiririz. Bunun neticesi daha çok firmamızı, tesisimizi ve sektörümüzü bizi yutmak için hazır bekleyen yabancılara kaptırmamız olacaktır.

Bu makale 27 Aralık 2009 tarihinde www.bodrumgundem.com sitesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar