Bilim İnsanları toplanmış, yarattıkları Portakal Ağacı hakkında bir basın bildirisi hazırlamaya çalışıyorlardı. Ortada bir saksı içinde yükselen yaklaşık bir metre boyundaki ağacın üstünde bir adet Portakal’a benzer bir meyve ile bir tane de oluşmakta olan bir tomurcuk vardı.

Konuşmacılardan biri yüzlerce yıl süren araştırmalar ve yapılan sayısız denemeler sonunda nihayet herhangi bir çekirdek, tohum, fide vs. olmadan yarattıkları ağacın özelliklerini sıralıyordu.

Konuşmacı ilk başlarda değil bir meyve, daha herhangi bir ağacın yaratılmasının hayal bile edilemediği zamanları anlattı.

Sonraları, yeşil ve canlı bir gövde yarattıklarını, bu gövdenin kendi kendine topraktan suyu yer çekiminin aksine yukarı doğru çekebildiğini, ilerleyen uzun yıllar sonunda gövdenin dallar vererek geliştiğini ve o dalların üzerinde yaprakımsı bir şeyler çıkartabildiğini açıkladı. Yıllar geçerken o yeşilimsi gövdenin nasıl olup da gerçek bir ağaç gövdesine yani tahta yapısına ulaştığını bulamadıklarını itiraf etti.

Salondaki bazı Bilim İnsanları “gerçekten de bir avuç topraktan ağaç üretilebilse gittiğimiz gezegende yapı malzemesi olarak ahşap kullanılabilirdi” diye sanki bir şey keşfetmiş gibi sevindiler.

Kürsüdeki konuşmacı çok uzun seneler sonra ağacın bir meyve verebilmesini sağladıklarını ama bunun portakala hiç benzemediğini söyleyince salonda gülüşmeler oldu.

 

Başka bir bilim insanı söz alarak Portakala benzer bir meyve yaratabildiklerini hatta meyvenin içinde dilimler olabildiğini ama o yeşilimsi gövdenin topraktan çekebildiği su ile dallardaki yapraksıların güneş ışınlarından faydalanarak nasıl olup da C Vitamini veya daha basitinden Askorbik Asit üretebildiklerini çözemediklerini itiraf etti.

Başka bir bilim insanı söz istedi. O da sonunda sıfırdan üretimde bir yere kadar gelindiğini ama bunun bir keşif olarak insanlığa sunulamayacağını, çünkü bir Portakal meyvesinin sahip olduğu kokuyu henüz üretemediklerini belirtti.

Laboratuvar ortamında her türlü asit, vitamin, koku, tatlandırıcı v.s. üretebildiklerini ama topraktan su çekebilen yeşil bir gövdenin ucundaki yapraktan da güneş ışığını alarak kendi kendine bir şey üretebilmesinin şimdilik hala bir mucize olduğunu itiraf etmek zorunda olduklarını açıkladı.

Son sözü alan oturum başkanı da ürettikleri ağacın henüz ikinci meyvesini verdiğini, birinciyi yiyen test gurubunun raporunda meyvenin tadının da henüz oluşmadığı yazılıydı diye bir hatırlatma yaptıi.

Yani sıfırdan bir ağaç üretilmiş ve onun meyve vermesi de gerçekleştirilmişti ancak bu meyvenin tadı, kokusu, vitamini falan henüz oluşmamıştı ama asıl büyük sorun topraktaydı. Daha toprak yaratılamamıştı.

Başkan, Bilim İnsanlarının asıl misyonlarının uzak bir gezegende dünyamıza bağlı kalmadan bir yaşam kolonisi kurmak olduğunu hatırlayacak olursak fideyi, çekirdeği ve üretime destek olacak kimyasalları uzaya gönderebileceğimizi ama bir koloni kurmaya yetişecek kadar ürün elde edebilecek miktarda toprağı gönderemeyeceklerini açıklayarak toplantıyı sonlandırdı.

Ertesi gün medyada başköşede büyük puntolarla şöyle bir başlık vardı. “Gezegenlerde koloni kurma projesindeki Bilim İnsanları sonunda başardı. Artık sıfırdan Portakal Ağacı üretebiliyoruz. Gerçi tadı, kokusu, vitamini daha yok ama o da pek yakında olacak inşallah.”

Dünyanın belli bir yerinde bu haberi okuyan belli biri kendi kendine gülümseyerek şöyle mırıldandı: “Onlara binlerce yıl önce Sümer Tabletlerinde her şeyi yazdık ama hala anlamıyorlar…”