İki çiftemizin ikinci senesinde Mogan Gölünde yapılacak olan sezonun ilk kürek yarışı için Ankara’ya gittiğimizde neredeyse rakipsizdik ama başımıza gelecekleri tabii önceden bilemezdik…

Karşımızdaki tek takım kolayca geçeceğimizi düşündüğümüz Ortadoğu Teknik Üniversitesi ekibiydi. Biz geçen sene rakiplerimizi büyük farklarla geçmiş, kış antrenmanlarında da gelecek sezon için çok iyi hazırlanmıştık. Kendimizden o kadar emindik ki değişik çoraplar, şapkalar falan giyip işin biraz da şov tarafına kaçmıştık. Kulüpte bizi bu havanın tehlikeleri hakkında uyaracak kimse yoktu. Biz sanki birer ilahtık!…

Yarış başladı, ilk 500 metre geçildiğinde iki tekne geride kalmıştık. ODTÜ ekibi müthiş bir tempoyla aradaki farkı koruyarak 1000 metreye kadar geldi. Bizde ilahlık falan kalmamıştı. Dönüp arkamıza bakmaktan utanç duymaya başlamıştık. Üçüncü 500 metrede inanılmaz bir güç harcadık. Teknede hiç konuşmuyorduk. Çok bozulmuştuk. Bu utancı temizlememiz lazımdı. Ben bir ara “Arnavutköy benim için bitti, acaba İstanbul’dan başka nerede yaşayabilirim?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bacaklarım yanıyordu, kürekleri tutan parmaklarıma kramp girmişti. Son 500 metreye kafa kafaya girdik ve ancak son metrelerde yarışı kopartıp birinci olduk. Ortadoğu’lu Altan ve Turgut iyi iş çıkartmışlardı doğrusu.

Uzun süre teknede yarı baygın durduktan sonra tekneyi zar zor kıyıdaki gürültü kıyamet olan yere doğru döndürdük. İskeleyi tam olarak göremiyordum. Gözlerimin önünde parlak noktalar uçuşuyordu. Parmaklarıma kramp girmişti. Kendiliğinden kapanıp yumruk haline gelen parmaklarımı açabilmek için bacaklarıma dayayıp geriye doğru esneterek avucumu açmaya çalışıyordum. Kıyıya yaklaştığımızda küreklerimizden tutup bizi iskeleye yanaştırdılar. Zorla ayağa kalktık ve madalya töreni için yan yana durup Federasyon Başkanını bekledik. Yıllar sonra baktığımızda o an çekilen resimlerde nefes almak için havayı ısırmakta olduğumuz bellidir.

Sezon bittikten sonra sonbaharda Kuruçeşme’deki Galatasaray Adasında kayıkhanenin önündeki iskeleden Kıraça yakalayıp kendimize ziyafet çekerken Erdinç fazla efkarlanmış olacak ki bir itirafta bulundu. “O yarışta eğer geçilirsek acaba başka bir köye taşınabilir miyim diye düşündüm biliyor musun?” dedi. “Hiç anlatma, ben köy değil İstanbul’dan bile vazgeçmiştim, iyi kurtardık” dedim ve o anda çok fazla konuşmuş olmaktan utanarak konuyu kapattık.

Bu durumun tamamen rakibi küçümsemekten ortaya çıktığını kimsenin bize anlatmasına gerek olmadı. Gururumuzdan kendi aramızda da bir daha konuşmadık ama bundan sonraki yarışlarda aynı hata hiç tekrarlanmadı. Dersimizi iyi almıştık. Bunların yıllar sonra başlayacak olan antrenörlük kariyerim için biriken çok kıymetli tecrübeler olduğunu daha farkında değildim.

On iki yıl sonra Kürek Antrenörü olarak gittiğim Almanya’da yetiştirdiğim iki tek ekibi Alman Milli takımına seçilip Dünya Şampiyonasında yarışıp döndüğünde aynı havadaydı. Sonbaharda yapılan bölgesel bir yarışa katılmak için hazırlandığımızda onlar da kendilerini birer ilah olarak görmeye başlamışlardı. Başımdan geçen ve unutamadığım o rakibi küçümseme yarışını onlara anlattım. Geçilirlerse bütün senenin onlara kazandırdığı prestijin yok olacağını ve hatta alay konusu olacaklarını düşünmelerini istedim. Bu düşünce onları korkuttu. Durumu kavradılar ve yarışa gerektiği gibi önem vererek hak ettikleri madalyayı kazandılar.

Ekibin hamlacısının babası eski, tecrübeli bir antrenördü. Yarıştan sonra bana aynı endişeyi yaşadığını ama çocukların ciddiyetlerini bozmadan yarıştıklarını izlediğini söyledi. Onların şansı teorinin yanında pratik olarak da yarışların içinden gelmiş bir antrenöre sahip olmalarıydı. Bunun için bana teşekkür etti. Tecrübe kazanmıştı.

İçimden on iki yıl önceki ODTÜ ekibine teşekkür etmiştim. Bana Almanya’da bile yarış kazandıracak unutulmaz değerde bir ders vermişlerdi.