60lı yıllardan beri sporcu, takım kaptanı, antrenör ve yönetici olarak bulunduğum spor dünyasında yaşadığım ve izlediğim kırılma noktaları çok dikkatimi çekmiştir.

Bunlardan en önemlisini 1968 Olimpiyatları sırasında yaşananlar belirlemişti. Binlerce metre irtifada gerçekleştirilen yarışmalarda atletler yarış sonrasında bayılmış, kusmuş ve günlerce kendilerine gelememişti. Beklenen rekorlar kırılamamış, hiç adı geçmeyen sporcular nasıl olduğu anlaşılamadan altın madalyayı kapıvermişti. Meksiko City’de dikkati çeken başarılar hep bayrak uğruna performansının üstüne çıkan fedakar amatörlerden gelmişti.

Bizler ne olduğunu kavrayamadan hayatımıza devam ederken o zamanki Doğu Alman spor tıbbı uzmanları işin sırrını çözmüşlerdi. İnsan vücudu oksijensiz ortamda çalışmaya alıştırılırsa normal şartlarda girdiği yarışlarda rekorlar kırabiliyordu. Ondan sonraki senelerde yeni metotlarla çalışan Doğu Bloku atletlerini tutabilen çıkmadı. Genel kanı bunların hepsinin dopingli olduğu şeklindeydi. Onlarla ben de defalarca yarıştım. Gerçekten de yarışın son metrelerinde biz pilimiz bitip havayı “ısırmaya” başlarken onlar sanki motor takılmış gibi devam ediyorlardı. Ancak 70’li yıllardan sonra elimize geçen Doğu Alman spor kitaplarını okuyunca işin sırrını anladık. Kırılma noktası doping değil, çalışma metoduydu.

Gerçekten de sonradan isimlendirildiği şekliyle 68 Olimpiyatları antrenman bilimi konusunda bir devrim olmuştu ve artık hiçbir şey eskisi kadar amatörce kolay olmayacaktı. İşin içine spor tıbbı girmişti ve rekorlar insan aklının alamayacağı inanılmaz derecelere ulaşarak devam ediyordu. Bayrak ve renk için amatör ruhla yarışanlara artık bilimsel destek gelmişti.

Takım oyunlarında ise şu günlerde dikkatler antrenör seçimine çevrildi. Bu konuda yeni bir kırılma noktası yaşanıyor. Yapılan hatalar sonunda yöneticiler deneme yanılma metodu ile yavaş yavaş doğru yolu bulmaya başladılar.

Bu kadar yıllık tecrübelerimle bir milli takımın antrenörünün mutlaka o ülkenin adamı olması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin 2010 Futbol Dünya Kupasını izlerken dikkatle bakarsanız İngiliz Milli Takımının antrenörü olan İtalyan Capello’nun ne kadar donuk durduğunu, ekibini ateşlemekten ne kadar uzak olduğunu fark edebilirsiniz. Buna karşılık antrenörlük bilgisi bence sorgulanabilir olan Maradona’nın takımı gol atınca nasıl sevinip küçük bir çocuk gibi zıplayıp yardımcısının kucağına oturduğunu görebilirsiniz.

Poker suratlı Alman Löv bile sevinip birazcık dişlerini göstererek gülümsemeyi beceriyorsa bunun ardında milli duygular yatıyordur. Milli takımın antrenörü kendi kanından gelen çocuklarını nasıl motive edeceğini yabancılara göre daha iyi anlamaktadır.

Profesyonel büyük kulüp takımlarına gelince iş biraz gösterişe kaçmaktadır. Eskiden olduğu gibi renk aşkıyla oynayan amatörler kalmamıştır. Bu sene sarı kırmızılı formayı giyen bir futbolcu ertesi sene paranın ucunu görünce “ben zaten eskiden beri Fenerbahçeliydim” diyebilmektedir. Böyle oyunculardan kurulu adeta devşirme bir takımın antrenörü de ancak havalı, çok para ödenen, bilgiden ziyade havası iyi olan biri olmalı diye düşünülmektedir. Kulüplerimiz bu hatayı yıllardır yapmakta, boşu boşuna yabancı hocalara paralar ödemekte sonra da aynı adama bu sefer gitsin diye üstüne para vermektedirler.

Yaşam şartlarının bu kadar zor olduğu bir ülkede seyirciyle böylesine oynamak bence büyük bir haksızlıktır. Yöneticiler renk aşkıyla cebindeki son parayla bilet alıp tribünleri dolduran taraftarı daha iyi dinlemek zorundadırlar. Bütün kulüplerimize Beşiktaş’ın “Çarşı Gurubu” gibi bilinçli, ne istediğini bilen, değer yargılarını yıllardır dimdik ayakta tutan bir taraftar baskısı gerekmektedir. Büyük kulüplerimiz profesyonelliği “çok para harcamak”tan farklı olarak yorumlamalıdırlar.

Bodrum gibi herkesin birbirini tanıdığı küçük beldelerde ise durum farklı olmalıdır. Yöreden yetişmiş, kulüp renklerini seven, çevresi tarafından saygı ve destek gören bir sporcu ekolü yetiştirilmelidir. Yakın çevre, “mahalle baskısı” iyi anlamda yöresel takımlara doping etkisi yapar. Ne yazık ki günümüzde durum tam tersidir.

Belediye kulübü adı altında aslında halkın parasıyla kendine imaj yaratmaya çalışan yerel idareler beldeyle alakası olmayan, başka şehirlerden gelen sporcuları transfer edip sonra sezon sonunda evlerine göndermektedirler. Nedense ülkemizde bu son yıllarda moda haline geldi. Her belediye popüler olma hevesiyle kendine bir futbol takımı kurdu. Bunun mahalli spora hiç faydası olmamaktadır. Belediyenin halkın parasını gene halkın faydasına kullanmasının daha faydalı olduğuna inanıyorum.

Haksız paralar ödenerek alınan devşirme sporcular tarafından elde edilen başarısızlıklar yakın bir gelecekte tarihçiler tarafından bir kırılma noktası olarak adlandırılacaktır. Çözüm belediyelerin profesyonel spordan elini çekmesi, tüm halkın spor yapabilmesine olanak sağlayacak yatırımlara yönelmesi ve desteklemesidir. Kulüpçülük belediyenin işi değildir.

Olayların akışını seyretmek yerine doğru ve halkın faydasına olan radikal kararlar vererek kırılma noktasını lehine çevirmek bu günkü yöneticilerin elindedir ve bunu bize borçludurlar.  Bodrum bu hatadan dönmeli ve Türkiye’de bunun öncülüğünü yapmalıdır.

Bu yazı 3 Temmuz 2010 günü www.bodrumgundem.com sitesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar