90’lardan sonra Sovyetlerin dağılmasıyla sanki Amerika dünyadaki tek mutlak güç gibi ortaya çıkmıştı. Bu süreç yaklaşık 10 yıl devam etti ve bize kolay geldi. Ne de olsa tanıdık bir güçtü…  Amerika dünya üzerinde yaptığı bütün gaflara rağmen tek güç olarak bu on yılı iyi idare edemedi. Biz ise bunu ancak 11 Eylül 2001’den sonra fark ettik. Aslında bazı ülkeler bu süreci daha iyi planlamışlar ve gelişmelerini tamamlamışlardı. Bu tarihten sonra ortaya aniden Asya gücü çıktı. Nispeten zayıflamasına ve parçalanmasına rağmen Rusya, hiç belli etmeden teknoloji merkezi olan Hindistan ve inanılmaz bir insan gücüne sahip olan Çin kafalarda yerleşmiş olan dengeleri değiştirdi. Artık ABD tek güç değildi. İhtiyar bir devletler topluluğu olan AB’de Amerikanın hatalarından faydalanarak kendini yenilemiş ve parasını kuvvetlendirerek dünya üzerindeki konumunu başarıyla korumuştu. Bu arada geçen çok kıymetli zamanda Türkiye olarak ne yazık ki çok büyük borç yükü altına girdik, insan kaynağımızı hiç geliştiremedik, teknolojik olarak ancak taşeron olarak ilerleyebildik. Bu acı gerçek 2010 yılına girildiğinde daha iyi anlaşıldı.

Bu gün durum artık siyasiler tarafından gündemle sahte olarak oynanarak geçiştirilmeye çalışılıyor. Komşularımızla ve Arap dünyasıyla girişilen çaresizce komşuluk yakınlaşmalarının global dünyada Türkiye’ye ne kadar faydası olacak göreceğiz.

Ben burada şahsi görüşümü sizlere yansıtırken ister istemez mesleğim olan mühendisliğin etkisinde kalarak salt matematik rakamlarla yola çıkacağım.

Örneğin bizim tasarruflarımızın GSMH’ye oranı ortalama %70. Bu da ortalama 400 milyar dolar ediyor ve yaklaşık bankalardaki mevduatın toplamına eşit. Bu çok kırılgan olmak anlamına gelir. Tehlikelidir. Çok yetersizdir.

Şimdi dikkat: Almanya’nın tasarruf oranı %370, GSMH’nin de büyük olduğunu düşünürseniz, bu 13 trilyon dolar ediyor. Hatırlatmakta fayda görüyorum: Bu parlak ve güçlü Almanya bir süre önce duvarı yıkıp sınırları kaldırıp, bütün doğu vatandaşlarının elindeki her bir değersiz Doğu Alman markına karşılık Avrupa için o günlerde altın değerinde olan bir Batı Alman Markı vererek büyük bir riske girmişti. Hatta Fransa ve İngiltere “yaşasın, Almanya çöktü” diye sevinmişlerdi…

400 milyar dolar sermaye birikimi olan bizim ülkemizin, bir bölgesel güç olarak şekillenmesini hayal ediyoruz. O zaman her yıl işgücüne yeni katılan 500 bin insana istihdam sağlanması ve 49 milyon 500 bin kişilik çalışma çağında nüfusu olan, resmi rakamlara göre yaklaşık 4 milyon işsizi olan (gayri resmi rakam 10 milyon olan) ülkemizin kaynak oluşturması, sermaye birikimi oluşturması, yatırım yapması ve bunlara istihdam sağlaması gerekmektedir. Bunun için elimizdeki üç olanaktan biri olarak ihracatın büyümesi, ikincisi turizm gelirlerinin katlanması, üçüncüsü de yabancı sermayenin yatırım amacıyla gelmesinin sağlanması şarttır.

Bütün bu projeksiyonun içinde Asya’nın rolü bizim için nedir?

Önce global krizin çıkış sebebini çözelim isterseniz:

Krizin çıkışı ABD’de gözü kara kişiler tarafından alınan yüksek riskler ve bunları tetikleyen Türev Piyasalar denilen, bir kaynakla birbirinin üzerine bina edilmiş (finansal olarak karşılıksız) 150 çeşit kâğıt üretilmesi ile giderek büyüyen hatalar zincirinin sonucudur.

Bu güne gelince krizin etkisiyle görüntü, dünyadaki sınırlı olan iktisadi pastanın Batı’dan Doğu’ya doğru kayıyor olmasıdır. Bizim için temel sorun budur.

Önümüzdeki dönem, bu krizi atlatmak için, kamu yönetimleri yani devletler, hükümetler, ABD başta olmak üzere merkezi bütçelerine aşırı yükleneceklerdir. Önümüzdeki yıl tahmini bütçe açığı, ABD’nin federal bütçesinde yaklaşık %50 olacaktır. (Bu yıl %45’ler dolayında.)

Yine Batı Avrupa ve Amerika ağırlıklı olmak üzere, istihdamın kaybolmaması ve mevcut şirketlerin daha fazla erimemesi için piyasaya enjekte edilen rakam da 10 trilyon dolardır.

Bunların hepsi, devletlerin borç yüküne ilave olarak yazılan rakamlar olacaktır.

Bütün hesaplar büyük bir iyimserlikle ve ümitle işlerin bir gün düzeleceğini, vergilerin etkin ve düzgün olarak toplanacağı düşünülerek yapılmıştır.  Önümüzdeki kısa ve orta vade gösteriyor ki bu çok mümkün olmayacaktır.

Hayat nasıl devam edecek? Bu matematiksel açık, bir noktadan sonra çevrilemez hale geldiğinde kaçınılmaz olarak Merkez Bankalarının para basması şekliyle finanse edilmesi yoluna gidilecek ki bugün ABD’nin yaptığı budur. Amerika bu yükü taşıyabiliyor çünkü mevcut dolar kaynağının dörtte üçü kendi ülkesi dışında. Yani ABD, oluşturduğu enflasyonun dörtte üçünü diğer ülkelerdeki elinde döviz tutan sıradan vatandaşlara, merkez bankalarına yansıtıyor. Kendi ülkesine yansıttığı enflasyon, şu an için çok düşük.

Açıkçası bu gidiş bizim gibi ülkeler için yeni bir kriz anlamına geliyor. Bizim gibi kırılgan bir birikime sahip ülkelerin Amerikanın yükünü taşıyamayacakları çok açık.

Şimdi Asya’nın bizi kurtarıp kurtaramayacağını irdeleyelim:

Ön plandaki üç ülkeden biri olarak daha önce Sovyetler Birliği döneminde ve daha da öncesinde emperyal  tecrübesi olan bir Rusya var karşımızda. Enerji ve savunma alanındaki üstünlüğünü yeniden takviye etmeye çalışan ve bunu da uluslararası ilişkilerde çok etkin ve sert olarak kullanan bir ülke. Başarıyor da: Avrupa ve Türkiye ile boru hatlarına ilaveten Pasifik’ten hat geçiriyor, Japonya’ya ve Çin’e enerji hattı uzatıyor. Geleceğin enerjide olduğunu çoktan çözmüş.

İkinci önemli ülke Çin. Şu anda, 1978 yılının tamamında yaptığı ihracatı, bugün için bir günde yapan bir ülke konumuna gelmişler. Çok saldırgan bir pazarlama metodu yürütüyorlar. Bizim Avrupa’dan aldığımız kurumsal ticaret kurallarına kesinlikle uymuyorlar. Açık hesap çalışıyorlar, istediğiniz kadar fatura kesiyorlar, elden para alıyorlar, eğer referansınız varsa daha sonra ödemek üzere bir yıl açık hesap çalışıp size mal veriyorlar. Dolayısıyla bilinen kriterler içerisinde bunlarla rekabet etmek oldukça zor.

Şahsen Çin ile Türkiye arasındaki ticaret hacmindeki Türkiye’nin aleyhine olan anormal (13-14 milyar dolar) açığın kapatılmasını bu şartlarda imkansız olarak görüyorum.

Çin, kontrol edilmesi çok güç bir ülke; 1milyar 400 milyon nüfusu var, değerleri çok farklı, taklit yeteneği çok gelişmiş. Siz iyi niyetle bir süre işbirliği, ortaklık yapıyorsunuz, sonra sizin malınızı aynen üretiveriyorlar ve bunları kanunlar önünde çok fazla takip etme, mahkemelere verme, netice alma şansınız da zayıf. AB bunlarla başa çıkamazken biz ne yapabiliriz ki?

Tek şans onların sahip olmadığı bir teknolojiyi götürmeniz ya da riskli olmakla beraber uluslar arası patentli bir markaya sahip olmanız. Başka türlü rekabet etme şansı yok. Bunlar da bizde yok. Bunlar üçüncü büyük Asya ülkesi olan Hindistan’da var. Onlar arada geçen zamanı sessiz sedasız çok iyi planlamışlar.

İşte yukarıda yazdığım boşuna geçen on seneden kastım buydu.

Biz komşularımızla misafircilik oynarken büyük resmi gözden kaçırıyoruz.

Bu makale 1 Ocakk 2010 tarihinde www.bodrumgundem.com sitesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar