Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 15. Taraflar Konferansı Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Kopenhag’da düzenlendi.

 

120 ülkenin devlet ya da hükümet başkanının katıldığı zirvede Türkiye’nin G-20 üyesi olarak küresel iktisadi ve sosyal meselelerle yakından ilgilendiği, iklim değişikliği ile mücadeleye en üst düzeyde önem verdiği belirtildi.

Türkiye’nin 2004 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne, bu yıl da Kyoto Protokolü’ne taraf olduğu tekrar hatırlatıldı.

Kopenhag Zirvesi, Kyoto Protokolü’nün geçerliliğinin sona ereceği 2012 yılı sonrasında BM İklim Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkelerin sorumluluklarını kapsayacak yeni bir hukuki düzenleme üzerinde mutabakat sağlanması hedefiyle düzenlenmişti.

Şimdi bazı gerçeklere dikkatle bakalım:

Türkiye 1990-2007 yılları arasında seragazı salımlarında % 136’lık artış ile gerek toplam gerekse kişi başına düşen seragazı emisyonlarında benzer ülkeler kategorisinde ne yazık ki en üst sıralarda yer alıyor. Eğer acilen önlem alınmazsa yakında sorun yaratan bir ülke haline geleceğiz.

Şu anda önlem alınmasıyla ilgili bir çalışma yok ama AB’nin 7.2 milyar Euro’luk fonundan faydalanmaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Bunu AB kabul eder mi?

Çare olarak yenilenebilir enerjiye dönüşü desteklediğimizi belirtiyoruz ama burada bir hile var. Hidroelektrik santrallerini de bu kapsam içine alıyoruz, oysa bildiğiniz gibi bu enerji üretimi çevre düşmanı olarak tanımlanıyor. Bu durumda lafı karıştırmadan açıkça rüzgâr, güneş, jeotermal kaynaklar gibi enerji çeşitlerini ön plana çıkartmalıyız.

Kopenhag’da salımların artış hızından komik oranda bir azaltma açıklayan Türkiye’nin koyduğu hedef, benzer pozisyonunda olan ülkelerden çok düşük. Bu artış hızıyla Türkiye 2020 yılında AB ortalamasının üzerinde sera gazı emisyonu yapan bir ülke haline gelecek. 2020 yılını hedefleyecek anlamlı bir azaltma en az yüzde 25-30 seviyesinde olmalı.
Türkiye, çok önem verdiğini belirterek kalabalık bir heyetle gittiği zirvede Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi’ni açıkladı. Bürokratlar, Sivil Toplum Kuruluşları olarak TÜSİAD ve otomotiv sektörü temsilcileri ile birlikte belgeyi açıklayarak niyetlerinin sorunu çözmek değil sorunun parçası olmak olduğunu ortaya koydular.

Bildiğimiz gibi Türkiye geçen yıl EK1 ülkeleri arasında bir rekora imza atmıştı. 1990 yılındaki toplam sera gazı emisyon miktarı 170 milyon ton karbondioksit eşdeğeri iken, 2007 yılında 372 milyon ton karbondioksit eşdeğerine kadar yükseltmişti. Bunu doğal olarak raporlarında belirtmediler.

Bir başka tehlikeli ve üzücü olan konu da Ilısu, Munzur gibi ekolojik yıkım yaratacak büyük baraj projelerinin ve Doğu Karadeniz doğasını tahrip eden küçük HES’lerin bu hedef içinde görüldüğüdür.  Tekrarlıyorum: Hidroelektrik santraller yenilenebilir enerji kapsamından çıkarılmalı, yenilenebilir enerji hedefi tekrar belirlenmelidir.

Bilindiği gibi bilim çevreleri, yakın gelecekte dünya genelinde 3 derecelik bir ısı artışı olacağını ve bunun da büyük felaketleri beraberinde getireceğini belirlemiş bulunuyor. Bu konuda yorum yapma cesaretini bulan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Kopenhag İklim Zirvesi’nin sonuçlarını  savunmaya çalıştı. Merkel, bağlayıcı bir anlaşma üzerinde uzlaşamayan zirvenin, “en azından bir ilk adım” olduğunu vurguladı. Başbakan Merkel, Welt am Sonntag gazetesine yaptığı değerlendirmede, Kopenhag’da varılan uzlaşma temelinde, iklim değişikliği ile mücadelede yeni bir küresel stratejinin oluşturulabileceğini kaydetti. Kopenhag zirvesinde, küresel sıcaklık artışının maksimum iki dereceyle sınırlandırılması hedefi benimsenmiş, yoksul ve gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için 100 milyar dolarlık yardım sözü verilmişti. Bağlayıcı emisyon hedefleri üzerinde müzakerelerin ise 2010 yılında sürmesi kararlaştırılmıştı.

Netice olarak ABD, Almanya, İspanya, Danimarka, Venezüella, Brezilya, Afrika, Avrupa Birliği, Türkiye ve dünyanın dört bir yanından 120 lider Kopenhag’da dünyayı ısınmaktan kurtarıp iklim değişikliğine karşı ortak bir mücadele yöntemi belirleyemedi.

Kyoto Protokolü’nün sona ereceği 2012 sonrasında ne olacağı belirsiz. Kopenhag’dan bağlayıcılığı olmayan bir anlaşma metni çıktı ancak Afrika ve Venezüella gibi bazı ülkelerin ‘kimilerine göre haklı sebeplerle’ anlaşmaya karşı çıkmaları, 15. BM Kopenhag İklim Değişikliği Zirvesi’nin sonuçsuz kaldığı anlamına geldi. Ortaya çıkan metin üzerinde küçük değişiklikler yapılarak bir sonraki Taraflar Konferansı olan COP 16’da, Meksika’da yeni bir protokol imzalanmaya çalışılacak. Bu arada da dünya ısınmaya devam edecek.

Dünya ülkelerinin ortak bir noktada buluşamaması aslında katılan tüm liderler için bir hayal kırıklığıydı.

Beni en çok etkileye ise Kopenhag iklim zirvesi süresince 13 gün iklim orucu tutan Greenpeace Akdeniz’in direktörü Uygar Özesmi’nin söyledikleri oldu: “Eve döndüğümde 120 devlet başkanının sadece boy göstermek için Kopenhag’a geldiklerini oğluma nasıl açıklayacağım, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Henüz mücadelemiz bitmedi. Bundan sonra yerel liderlerin ortaya çıkıp, yerel mücadeleyi başlatması ve küresel ağlarla sıkı işbirliğine girmesi gerekiyor.”

DÜŞÜNÜN…

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 15. Taraflar Konferansı Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi Kopenhag’da düzenlendi.

120 ülkenin devlet ya da hükümet başkanının katıldığı zirvede Türkiye’nin G-20 üyesi olarak küresel iktisadi ve sosyal meselelerle yakından ilgilendiği, iklim değişikliği ile mücadeleye en üst düzeyde önem verdiği belirtildi.

Türkiye’nin 2004 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne, bu yıl da Kyoto Protokolü’ne taraf olduğu tekrar hatırlatıldı.

Kopenhag Zirvesi, Kyoto Protokolü’nün geçerliliğinin sona ereceği 2012 yılı sonrasında BM İklim Sözleşmesi’ne taraf olan tüm ülkelerin sorumluluklarını kapsayacak yeni bir hukuki düzenleme üzerinde mutabakat sağlanması hedefiyle düzenlenmişti.

Şimdi bazı gerçeklere dikkatle bakalım:

Türkiye 1990-2007 yılları arasında seragazı salımlarında % 136’lık artış ile gerek toplam gerekse kişi başına düşen seragazı emisyonlarında benzer ülkeler kategorisinde ne yazık ki en üst sıralarda yer alıyor. Eğer acilen önlem alınmazsa yakında sorun yaratan bir ülke haline geleceğiz.

Şu anda önlem alınmasıyla ilgili bir çalışma yok ama AB’nin 7.2 milyar Euro’luk fonundan faydalanmaya hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Bunu AB kabul eder mi?

Çare olarak yenilenebilir enerjiye dönüşü desteklediğimizi belirtiyoruz ama burada bir hile var. Hidroelektrik santrallerini de bu kapsam içine alıyoruz, oysa bildiğiniz gibi bu enerji üretimi çevre düşmanı olarak tanımlanıyor. Bu durumda lafı karıştırmadan açıkça rüzgâr, güneş, jeotermal kaynaklar gibi enerji çeşitlerini ön plana çıkartmalıyız.

Kopenhag’da salımların artış hızından komik oranda bir azaltma açıklayan Türkiye’nin koyduğu hedef, benzer pozisyonunda olan ülkelerden çok düşük. Bu artış hızıyla Türkiye 2020 yılında AB ortalamasının üzerinde sera gazı emisyonu yapan bir ülke haline gelecek. 2020 yılını hedefleyecek anlamlı bir azaltma en az yüzde 25-30 seviyesinde olmalı.
Türkiye, çok önem verdiğini belirterek kalabalık bir heyetle gittiği zirvede Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi’ni açıkladı. Bürokratlar, Sivil Toplum Kuruluşları olarak TÜSİAD ve otomotiv sektörü temsilcileri ile birlikte belgeyi açıklayarak niyetlerinin sorunu çözmek değil sorunun parçası olmak olduğunu ortaya koydular.

Bildiğimiz gibi Türkiye geçen yıl EK1 ülkeleri arasında bir rekora imza atmıştı. 1990 yılındaki toplam sera gazı emisyon miktarı 170 milyon ton karbondioksit eşdeğeri iken, 2007 yılında 372 milyon ton karbondioksit eşdeğerine kadar yükseltmişti. Bunu doğal olarak raporlarında belirtmediler.

Bir başka tehlikeli ve üzücü olan konu da Ilısu, Munzur gibi ekolojik yıkım yaratacak büyük baraj projelerinin ve Doğu Karadeniz doğasını tahrip eden küçük HES’lerin bu hedef içinde görüldüğüdür.  Tekrarlıyorum: Hidroelektrik santraller yenilenebilir enerji kapsamından çıkarılmalı, yenilenebilir enerji hedefi tekrar belirlenmelidir.

Bilindiği gibi bilim çevreleri, yakın gelecekte dünya genelinde 3 derecelik bir ısı artışı olacağını ve bunun da büyük felaketleri beraberinde getireceğini belirlemiş bulunuyor. Bu konuda yorum yapma cesaretini bulan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Kopenhag İklim Zirvesi’nin sonuçlarını  savunmaya çalıştı. Merkel, bağlayıcı bir anlaşma üzerinde uzlaşamayan zirvenin, “en azından bir ilk adım” olduğunu vurguladı. Başbakan Merkel, Welt am Sonntag gazetesine yaptığı değerlendirmede, Kopenhag’da varılan uzlaşma temelinde, iklim değişikliği ile mücadelede yeni bir küresel stratejinin oluşturulabileceğini kaydetti. Kopenhag zirvesinde, küresel sıcaklık artışının maksimum iki dereceyle sınırlandırılması hedefi benimsenmiş, yoksul ve gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için 100 milyar dolarlık yardım sözü verilmişti. Bağlayıcı emisyon hedefleri üzerinde müzakerelerin ise 2010 yılında sürmesi kararlaştırılmıştı.

Netice olarak ABD, Almanya, İspanya, Danimarka, Venezüella, Brezilya, Afrika, Avrupa Birliği, Türkiye ve dünyanın dört bir yanından 120 lider Kopenhag’da dünyayı ısınmaktan kurtarıp iklim değişikliğine karşı ortak bir mücadele yöntemi belirleyemedi.

Kyoto Protokolü’nün sona ereceği 2012 sonrasında ne olacağı belirsiz. Kopenhag’dan bağlayıcılığı olmayan bir anlaşma metni çıktı ancak Afrika ve Venezüella gibi bazı ülkelerin ‘kimilerine göre haklı sebeplerle’ anlaşmaya karşı çıkmaları, 15. BM Kopenhag İklim Değişikliği Zirvesi’nin sonuçsuz kaldığı anlamına geldi. Ortaya çıkan metin üzerinde küçük değişiklikler yapılarak bir sonraki Taraflar Konferansı olan COP 16’da, Meksika’da yeni bir protokol imzalanmaya çalışılacak. Bu arada da dünya ısınmaya devam edecek.

Dünya ülkelerinin ortak bir noktada buluşamaması aslında katılan tüm liderler için bir hayal kırıklığıydı.

Beni en çok etkileye ise Kopenhag iklim zirvesi süresince 13 gün iklim orucu tutan Greenpeace Akdeniz’in direktörü Uygar Özesmi’nin söyledikleri oldu: “Eve döndüğümde 120 devlet başkanının sadece boy göstermek için Kopenhag’a geldiklerini oğluma nasıl açıklayacağım, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Henüz mücadelemiz bitmedi. Bundan sonra yerel liderlerin ortaya çıkıp, yerel mücadeleyi başlatması ve küresel ağlarla sıkı işbirliğine girmesi gerekiyor.”

DÜŞÜNÜN… 

Bu makale 22 Aralık 2009 tarihinde www.bodrumgundem.com sitesinde yayımlandı.