Sarı veya turuncu renkli ipek iplik birkaç kat olarak fırdöndüden sonra kasten uzun bırakılan “beden” denilen ince misinanın ucuna bağlanırdı. İçine iğne falan saklanmazdı. İpek Arnavutköy’ün aktarı Manol’dan alınırdı. Sanırım bir tek onda bulunurdu. Oltayı sandalın peşinden koyverip arkanızdan sürükleyerek suyun ortasında yavaş hızda dolaşırdınız.

Hafif hafif kürek çekerek koyun bir ucundan diğer ucuna gitmek yeterliydi. Zargana suyun üstünde kıvrılarak sürüklenen o parıldayan ipeğe saldırır ve gaga gibi ağzına aldı mı ipek içeriye dönük olan dişlerine dolanır bir daha kurtulamazdı. Balık yakalamanın bundan daha kolay bir metodu olamazdı ama bir tehlikesi vardı. Sandaldan oldukça uzakta yakalanan zarganayı çekerken yukarıdan dalan bir Martı’yı da hesaba katmak gerekirdi.

Martı Zargana’yı bir lokmada yutar, bu sefer de misina onun midesinden dışarı çıkmazdı. Ya Martı’yı öldürmek ya da Zargana ve ipekten vaz geçip misinayı kesmek zorunda kalırdınız, vahşi bir kuşla boğuşmak da cabası.

Martılar çok vahşi ve et yiyen yaratıklardır ama ben onları çok severdim. Birkaç kez misinayı kestiğimi hatırlarım. Bazı geceler bağırışlarıyla beni uyutmamalarına rağmen uçuşlarında davranışlarında bir karakter olduğunu gözlemlemiştim. Denizde tek başımaydım ve çok rahattım. Bütün günlerim yalnız ve doğayla mücadele ederek geçiyordu. Denize çıkamadığım zamanlar rıhtımda veya üst katın cumbasında camın önünde oturur 100 gram sarı leblebiyle 100 gram kuru üzümü karıştırır, yanına bir şişe gazoz açardım. Elime bir kitap alır, kulağıma da kulaklıklarımı taktım mı mutluluğum tamamlanırdı.

Reklamlar