11 yaşındaydım. Bir gün babam eve elinde bir paketle geldi. İçinden bir çift palet, bir deniz gözlüğü ve şnorkel çıktı. O günden sonra keman çalmak eziyetinden kendimi kurtarabildiğim zamanlar hep denizin dibindeydim.

Keman çalma işi ilkokul üçüncü sınıfta kızamık olduğum sırada eve gelen Arnavutköy’ün tanınmış çocuk doktoru Dr. Adnan İzgi sayesinde başladı. Annemlere kulak yapımın müziğe çok yatkın olduğunu söyledi. Onlar da zaten bütün gün ıslıkla operalardan parçalar çaldığımı söylediler. Hastalıktan kalkar kalkmaz Şehir Orkestrası’nda keman çalan Nuran Teyzem eve bir keman getirdi ve derslere başladık. Daha sonra ünlü hoca Orhan Borar eve ders vermeye geldi. Bu çalışmalar Ortaokul üçüncü sınıfın sonuna kadar devam etti. Daha sonra babamın üzülmesine rağmen bıraktım.

Şnorkel hikayesine geri dönersek, hemen her gün deniz gözlüğünü takıp dalabildiğim kadar derine dalıp daha büyük balıkların yaşadığı taşların etrafında dolaşıyordum. Evin hemen kıyısından başlayarak denizin dibi büyük bir uçurum olarak derinleştiği için kulaklarım acıyıncaya kadar dalmayı deniyordum. Eskiden Şenyu Ağabeyin Istakoz yakaladığı mağaraya ve daha derinlerine dalıp oradaki cıvıl cıvıl hayatı seyretmek çok güzeldi. Rengarenk Çırçır Balıklarını, Lapinleri, Kaya Balıklarını, küçük İskorpitleri, Horozbinaları ve korkmadan bana yaklaşan İstavrit sürülerini seyrederdim.

Deniz gözlüğünü takıp çıkartırken bir gün gözüme renkli göbeği olan bir denizanası çarptı. Sağ gözüm kör oldu zannettim. Denizden çıkıp tatlı suyla yıkadım, yanması geçmedi, aynaya baktığımda gerçekten de gözümü kaybettiğimi düşündüm. Kanlanmış ve büyümüştü. Dakikalar sonra yavaş yavaş normale döndü ama denizanalarına karşı olan nefretim yıllarca sürdü.

Bazen inanılmaz büyüklükte sürüler halinde sahile yapışıp balık tutmayı imkansız hale getiriyorlardı. Kızgınlıkla üstlerine kürekle vurmak onların yok olmasını sağlamıyor, tam tersine parçalara ayrılarak her bir parçanın tekrar yeni bir denizanası yaratmasına yarıyordu.

Halamın oğlu Şenyu Ağabey’den öğrendiğim gibi deniz anasını güneşin altında taşın üstüne koyunca geride sadece bir ince jelatin tabakası bırakarak eriyip yok olduğuna çok şahit oldum. Bir sene kenarları mavi renkli denizanaları gelmişti, değdikleri anda insanın cildini de yakıyorlardı. Bazıları abajur büyüklüğündeydi ve çok güzel renkleri vardı. Onlar olduğu zaman denize girmeye korkardık. Gene de uzaktan bakıldığında zarif hareketlerle yüzmelerini seyretmek büyüleyiciydi.

Yıllar sonra televizyonda Animal Planet kanalında Özel Akvaryumlar Belgeseli’nde muhteşem renklerde denizanaları için akvaryumlar yaptıklarını görünce hiç şaşırmadım.

Yalıların yan yana olan rıhtımlarının farklı derinlikte olmaları kamışla balık yakalarken çok fark ediliyordu. Mesela Recai Paşaların rıhtımının önü bizimki kadar derin değildi. Ev inşa edilirken atılan taş toprak yüzünden dip kıyıda ancak iki metreydi. Oradan balık yakalarken sadece Çırçır bulabilirdiniz.

Bizim evin önü aniden derinleşir, hemen rıhtımın dibi 4-5 metreyi bulurdu. Balık tutmak için en uygun yer Baş Yalı’nın yola yakın olan köşesiydi. O kadar derindi ki güneşin uygun açıyla düştüğü anlarda bizim evin rıhtımından dip bir akvaryum gibi gözükürken orada ancak koyu yeşil bir derinlik görebilirdiniz.

Baş Yalı’nın rıhtımına lokanta açılınca o tarafa geçemez olmuştum. Ben de bizim rıhtımdan Çinekop, İzmarit, İstavrit yakalamaya devam ettim. Lokantada oturanlar yan taraftan çekilen balıkları görüp kenardan uzanıp bana heves ve kıskançlıkla bakarlardı.

Güneşin altında bütün canlıların mutlu ve keyif dolu olduğu bu renkli, parıltılı dünya hava kararınca ürkütücü bir avlanma sahasına dönüşürdü. O zaman evin rıhtımına suya yakın bir ampul sarkıtır ışığa toplanan balıkları avlardık. Işığa gelen milyonlarca minik kurt, kene ve her cins minik yaratık daha büyük deniz canlılarına yem olurdu. Kurtları yemeğe gelen İstavrit, Gümüş ve küçük Sardalya’ların ışıltısı oraya daha büyük Boğaz balıklarını çekerdi.
Biz mevsimine ve keyfimize göre değişik metotlarla balık yakalardık. Işıkta toplanan balıkların yoğunluğu çok olursa en pratik yol kepçelemekti. Biraz daha el ayarı ve alışkanlık isteyeni de çatalla balık yakalamaktı.

Çatal, bildiğiniz yemek çatalının çekiçle dövülüp dişlerinin arası biraz açılıp düzleştirilmiş şekliydi. Bunu düzgün bir sopanın ucuna sağlamca bağladınız mı kendinize özel bir zıpkın yapmış olurdunuz. Bu çatalı kullanmaya çok alıştığımız için rastgele sallamaz seçerek ve dikkatle nişanlayarak balığı kafasından vurarak yakalardık.

Büyük balıklar, suyun üstündeki kurtları kovalayan İstavrit’lere aşağıdan ve gölgede kalan yerlerden yaklaşır, son anda müthiş bir hızla yan yatıp saldırıp yutarlardı. İşte balık o yan yattığı son anda şimşek gibi parıldardı. Biz de gölgemizi suya düşürmeden sessizce onun aşağıdan yaklaşmasını bekler tam saldırdığı ve suyun üstüne yaklaştığı anda çatalla tepesine binerdik. Bu genellikle iri Çinekop veya Sarıkanat olurdu. Biraz daha büyüyüp Lüfer olunca o kadar kolay kıyıya gelmezlerdi.

Çatalla en zor yakalanan balık Kefal’dı. Çok hızlı oldukları için doğru zamanda doğru yerde ve elinde çatalla hazır olmak gerekirdi. Bazen son anda yetişip çaresizce sürünün ortasına çatalı rastgele sallar tesadüfen birini yakalamaya çalışırdım.

Kefal avlamak için Akıntıburnu’nda rastlanan vahşi bir metot da üçlü çarpma iğnesi ile yapılan şekli idi.
Kefal sürüsü akıntı altında toplanınca çarpmayı sürünün biraz sonra geçeceği yere sallandırıp, sürü harekete geçtiğinde rastgele çekerek balığa takılması sağlanıyor. Bu sayede olta, kepçe veya yemle yakalanamayacak kadar büyük Kefallar dahi çarpmaya takılıyor.

 

93-kefal-carpma-web

Resim: Çarpma ile Kefal avı (Balıkçının elindeki üçlü çarpmaya dikkat!) (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Küçüklüğümden hatırladığım kadarıyla evin kıyısında geceleri çok hoşumuza giden bir başka balık yakalama metodu da kuyruk altı ile yapılan seyirtme sistemiydi. Bir İstavrit’in kuyruk altından ince bir deri kesilir, çok ince bir misinanın ucuna bağlanmış olan sinek iğnesi tabir edilen küçük iğneye tutturulurdu. Bu kuyruk altından çıkan deri parçası oldukça dayanıklı, hemen kopmayan bir yemdi. Suyun gölge tarafına kamışla atılır sonra aydınlık tarafa doğru kamışı titreterek çekilirdi. Böylece suda hızla yol almaya çalışan bir küçük yavru balık görüntüsü ortaya çıkardı ve hemen her seferinde bir İstavrit veya Çinekop iğneye takılırdı.

Öyle ki kısa bir süre sonra artık bu kolay avdan sıkılmaya başlardınız. Genellikle büyükler bu işe başlarlar ve bir süre sonra heveslerini alır, kamışlarını heyecanla yanlarında bekleyen bizlere verirlerdi.

Gece ışığa gelen başka enteresan yaratıklar da olurdu. Mesela karidesler. Çok küçükleri adeta şeffaf olurlardı. Biraz daha büyüklerini sudan toplamak için eski bir naylon kadın çorabını kesip tel bir çerçeveye geçirerek yapılmış basit kepçeler kullanırdık.

Onları, içinde sirke, yarım limon ve tuz katılmış kaynar suya atar çok kısa bir süre haşlardık. Sonra ayıklar ve sulandırılmış hafif limon suyuna bular biraz karabiber döküp buzdolabına kaldırır yemek saatine saklardık. Tadı damağımdadır.

Bir başka lezzetli av da dipten merakla ışığa doğru tırmanan pavuryalardı. Pavurya, bildiğiniz yengeç ailesinden ama kıskaçları çok dolgun ve içinde çok lezzetli bir et olan türüdür. Bunlar birbirleriyle kavga ederken bazen kıskaçlarından biri kopar ve sonradan gene yerine çıkardı.

Boğaz’daki zor hayat şartları yüzünden genellikle pavuryaların bir kıskacı hep küçük olurdu. Çok ender olarak iki kıskacı da eşit büyüklükte bir pavurya çıkardı. Çok kuvvetliydiler. Bir keresinde Hayri şaka olsun diye Tekin’in Parker tükenmez kalemini bir pavuryanın kıskacının içine değdirmişti. Tükenmez gözlerimizin önünde bir an içinde ikiye bölünüverdi. Pavuryanın refleksini gözlerimizle takip edememiştik.

Gece ışıkla yakalanan başka bir balık türü de balıkçıların Ateş Balığı dediği Sardalya idi. Hava iyice karardıktan sonra sandalın burnuna kuvvetli bir lüks lambası bağlanır Arnavutköy koyunun içinde yavaş yavaş kürek çekerek dolaşırlardı. Elinde kepçeyle baş üstünde bekleyen biri ışığa doğru yüzen balıkları kolayca toplardı. Sardalya da Gümüş gibi çabuk bozulan bir balıktı. Onu yanında domates ve defneyaprağı ile birlikte tepsiye dizip fırına koyardık. Rıhtımda yaşanan değişik olaylardan biri de çiroz mevsiminde yaşanırdı.

Babam mevsimi geldiğinde Şenyu Ağabeyle Uskumru çaparisine çıkardı. Uskumru, Eylül ayından itibaren Marmara’da yumurtladıktan ve kışı geçirdikten sonra Mart ayından itibaren Karadeniz’e dönmek üzere Anavaşya zamanında Boğaz’dan geçerken iri ama yağsız olur. İşte bunlar çiroz için en uygun balıklardır.

Babamlar çapariden sandal dolusu balıkla dönerlerdi. Balıkları ayıklar, deniz suyunda yıkar, kısa süre tuzda yatırıp sonra tekrar yıkayıp kuyruklarından ipe dizerlerdi. Diziliş sırasında balıklar arasında belirli bir aralık bırakmaya özen gösterilirdi. Balıkların rüzgarla sallanıp birbirine değmemesi gerekirdi. Yoksa kurtlanma olurdu.

Bu ipler rıhtımın parmaklıklarına asılır ve balıklar kurumaya bırakılırdı. Ben de gün içinde elimde sopayla bekler, üstlerine sinek konmamasına dikkat ederdim. İyice kurutulup tahta gibi olan balıklar toplanıp kilere kaldırılır zamanı gelince çiroz salatası yapmak üzere saklanırdı.
Babam bazı akşamlar kendisine meze olarak bunlardan salata yapardı. Bunun için birkaç çiroz seçer onları ocaktaki ateşin üstünde közlermiş gibi tutar yakmadan çevirirdi. Sonra bir tahtanın üstünde havan tokmağı ile döverek kılçıklarından ayrılıncaya kadar parçalardı. O parçaları da sirke içine yatırır yarım saat bekletirdi. Sonra sofraya gelmeden önce sirkesini döker biraz zeytinyağı ve biraz da taze sirke gezdirir üstüne de bolca dereotu koyarak tabağa yerleştirirdi.
Babamın öldüğü seneden sonra Uskumru çok azaldı. Balıkçılar arasındaki rivayete göre Ruslar balığı Azak denizine kapatmışlardı. Yıllar sonra tekrar çıkmaya başladığını duydum ama artık Arnavutköy eskisi gibi değildi. Yol genişletme çalışmaları kapsamında Boğaz’ın en güzel yerine kazıklar çakıp denizin üstünde iki şeritli yol geçirilmiş ve o güzel balıkçı köyünün doğal dokusu bozulmuştu.

Aynı senelerde Haliç’in dibine döşenen borular Marmara denizinin ortasına boşaltarak Haliç’i temizlemeye başlamıştı ancak hesaba katılmayan bir şey vardı. Marmara’nın dibinde Akdeniz’den Karadeniz’e doğru kuvvetli bir akıntı vardı ve Haliç’ten çıkan pislik bu akıntı sayesinde Boğaz’ın dibini süpürerek Karadeniz’e kadar geri sürükleniyor, orada su üstündeki akıntıya karışıyor ve tekrar Boğaz’dan geçerek Marmara’ya ve oradan daha güneye gidiyordu.

Böylece İstanbul Boğazı senelerce pis, yeşil bir renk aldı. Bu rengin Rumeli Feneri’nin beş yüz metre açığında dipten nasıl kaynayarak suyun üstüne çıktığını çocuklarıma gösterdim. Haliç’i temizlediklerini zannedenler Boğaziçi’ni mahvetmişlerdi. Balık yuvaları kurudu, midyeler çamur içinde kaldı. Midyeciler isyan edip Boğaz’ı bırakıp Karadeniz’e çıkmaya başladılar. Çevreye verdiğimiz zararı tabiat seneler sonra tekrar temizleyecekti ama bizler o eski güzel İstanbul’u artık ancak rüyalarımızda görecektik.

Reklamlar