1972 yılında, üniversiteyi bitirdikten hemen sonra kürek şubesi kaptanı Mimar Özer Gürkem’in Elmadağ’da Hilton Oteli’nin karşısındaki proje bürosunda çalışmaya başlamıştım. Denizli – Göveçlik İplik Fabrikası’nın projelerini yapıyorduk. Orası benim için ikinci bir üniversite gibiydi ama iş benim enerjimi eritmeye yetmiyordu. Sabah akşam antrenman yapmamıza rağmen gün boyu büroda oturmaktansa sahada aktif çalışmayı istiyordum. Genç ve enerji dolu olarak tipik ofis adamlarıyla bütün günü geçirmek bizim gibi akıntılarla, rüzgarla boğuşmaktan zevk alan, kışın bile güneşten yanık olarak dolaşanlar için değildi.

Üniversitedeki en yakın arkadaşlarımdan biri olan Hayri Uğur’un babası Faik Bey’in başını ağrıtan bir iş vardı: Rumeli Feneri Balıkçı Barınağı İnşaatı. Yıllarca çalışılmasına rağmen bir türlü bitiş çizgisine yaklaşamıyorlardı. Özer ağabeyden izin alıp oraya transfer oldum ve yıllarca şantiyede çalıştım. Rumeli Feneri anılarım ayrı bir kitabı dolduracak kadar uzundur.

O günlerden kalan çok çarpıcı ve inşaatla ilgili olmayan unutulmaz anılarım var. Bunlardan biri de birazdan okuyacağınız Palamut Gırgırı hikayesidir.

 

46-rumelif347-rumelifeneri1
Resimler: Rumelifeneri Balıkçı Barınağı

Bir akşamüstü köyün balıkçılarından Ahmet Kaptan geldi. “Mühendis bey gel seni Palamut’a götüreyim” dedi. Hava kararınca teknesine bindik, tayfalar gerekli hazırlıkları bitirmişlerdi. Yola çıktık. Deniz dümdüz ve zifiri karanlıktı. Ay yoktu. Mendireğin ucundan dönüp açık denize çıkınca hayatımda ilk defa yıldızların etrafı nasıl aydınlattıklarına şahit oldum. Geriye dönüp baktığımda mendireğin dışındaki kayalarda dalgaların fosforlu beyaz izler bırakarak kırıldıklarını bile görebiliyordum. Bu o güne kadar görmediğim bir olaydı. Şehrin ışıkları yıldızların ışıltısını bastırdığından bunu yaşamak için mutlaka ya denizin derin karanlığına iyice açılmak ya da medeniyetten çok uzakta bir toprak parçasına doğru uzaklaşmak gerekiyordu anlaşılan.

Yıldızların ışığında tekneler birbirlerini göremiyorlardı. Hiç bir ışıkları yanmıyordu. Tamamen karanlığa saklanmış olarak yol almaktaydılar. Uzaktaki teknelerle işaretleşmek için kaptanların ellerinde kuvvetli el fenerleri vardı. Motorun en üstündeki her tarafı açık olan kaptan köşkünde ara sıra fenerini yakıp 360 derece dönüp bir deniz feneri gibi bulundukları yeri diğer balıkçılara haber veriyorlardı. Teknede günümüzdeki balıkçı motorlarında olan elektronik donanımların hiçbiri yoktu.

Benim balıkçılık tecrübem Boğaziçi’yle sınırlı olduğu için şu anda ne yaptığımızı anlayamamıştım. Teknedeki bütün personelin küpeşteden sarkarak karanlık denize bakmakla ne bulacaklarını çok merak etmeye başlamıştım. Ahmet Kaptan da diğerleri gibi karada çok ve abartılı konuşan ama denizde iş başında iken fuzuli yere ağzını açmayan bir tipti.

Ben de dikkatle suya bakmaya başladım. Önceleri hayal gördüğümü sanıp sesimi çıkartmadım ama bir an teknemizin dipteki aydınlık bir kütlenin üstüne doğru gitmekte olduğunu görünce dayanamadım. “Bu nedir” diye sordum. Cevap kısa ve netti: “Zarganalar”. Yakamozlarla aydınlanan büyük bir Zargana sürüsüne rastlamıştık. Bu av metodunda işin püf noktası Yakamozlardı. Denizlerin Ateşböceği olarak bilinen, aynı Ateşböceği gibi biyolojik ışık saçma özelliğine sahip olan bu minik yaratıklar denizde kıpırdayan her şeyin ardından ışıldayan bir şerit bırakıyordu. Bunun için ay olmayan tam karanlık bir gece seçilmişti. Ustalık bu kıpırdayan yaratığın ışıltısına bakarak ne balığı olduğunu anlamaktaydı. Reisin Zarganalarla uğraşacak vakti yoktu. Diğer motorlar bulmadan asıl aradığı büyük Palamut sürüsünü yakalamayı düşünüyordu. Bir aydınlık bulut daha gördük. “Küçük bir Çinekop sürüsü” dedi.

Bunu nasıl ayırt edebildiğini anlamaya çalışıyordum. Zarganalar hafif yeşilimsi bir metalik parlaklık yayıyorlardı. Ayrıca ince uzun parlak gölgelerden oluşmuş bir bulut gibiydiler. Çinekop’lar, Zarganalara göre daha küçük ama yassı, geniş gövdeleriyle ve gümüşi bir renkle parlıyorlardı. Gerçekten de sürünün başı ve sonu belliydi.
Demek ki bu balıkçılar için küçük bir sürüydü. Ben çapariyle yakalamaya kalksam bütün bir günde bu sürünün onda birini bile yakalayamazdım.

Tahminimce Kilyos’un çok açıklarında bir yerlere gelmiştik. Etrafta özel ışıkları ile göz kırpan yirmi civarında motor vardı.

Ön taraftan bir fısıltı geldi “oradalar”. Aynı anda motorlar sustu. Teknede herkes neredeyse ayaklarının ucuna basarak hareket ediyordu. Tayfalar teknenin içinde çıt çıkartmadan yer değiştirdiler. O anda sürüyü ben de gördüm. Gerçekten sonsuz büyüklükteydi. Denizin dibi göz alabildiğine ışıl ışıl olmuştu.

Tekne sessizce kayarak yavaşça sürünün ön tarafının içine doğru girdi. Hemen altımızdaki birkaç yüz balık teknenin varlığını hissedip rahatsız olup geri döndüler ama milyonlarca balıktan oluşan sürünün yoğunluğu değişmedi. Biraz yanlara doğru genişledi o kadar. Sonra gene durdular. Kaptan fısıltıyla “uyuyorlar” dedi.

Derhal çevredeki motorlara da sinyal verildi. Sürü bizim tek başımıza çekebileceğimizin çok çok üstünde bir büyüklüğe sahipti. Motorun arkasındaki tekneyi yavaşça suya indirdiler. Bu tekne, ağ atmaya başlayacağımız sabit nokta olacaktı. Ağın bir ucu ona bağlıydı. Motor o noktadan başlayarak sürünün içine doğru hafif yolla hareket etti. Yavaşça geniş bir daire çizerek güvertedeki ağı denize döktü ve gene tekneye yanaştı. Ağ büyük bir ustalıkla tam bir daire çevirerek kapatılmıştı ama dibi açıktı.

“Şimdi ne olacak?” diye merakla beklemeye başladım. Ağır bir taş kütlesine bağlı ampul ile arkasında bir kangal kablo ortaya çıktı. Balıkçılardan en iri yapılı olanı ampulü ve ağırlığı telinden tutarak başının üstünde iki kere çevirip sürünün ortasına doğru denize fırlattı. Kafamdan şimşek gibi “Olimpiyatlarda çekiç atsa rekor kırardı” diye bir düşünce geçmişti. Sonra arkadaşları hemen kabloyu koyverdiler. Ampul beraberindeki ağırlıkla beraber bir süre hızla battı. Sonra Reis yukarıdan “şimdi” diye bağırdı. Şalteri indirmeleri ile birlikte ampul büyük bir ışık saçarak yandı. Sürü panik halinde su üstüne ve çepe çevre kendisini sarmış olan ağa doğru harekete geçti. Reis şimdi iyice bağırmaya başlamıştı. Balıkçılar da bir avaza gürültü yaparak birbirlerini daha hızlı olmaya ve bir ipi çekmeye çalışıyorlardı. O anda ağın altını çevreleyen ip çekilerek torbanın altı büzülerek kapatılıp binlerce balık yakalanmıştı.
Biz bu işe dalmışken etrafımız başka teknelerle çevrilmişti. Onlar da sürünün diğer taraflarından lokmalar ayırmaya başlamışlardı. Sürünün diğer ucunun gerçekte çok uzakta olduğunu fark ettim. Orada milyonlarca Palamut vardı. Şimdi teorik olarak ağın içinin balıkla dolu olması gerekiyordu ama ışıklar yakıldığı için artık Yakamoz görülmüyordu.

Ağın bir ucundan çekmeye başladık. Bu çok ağır ve elleri parçalayan bir işti. Teknedeki herkesin yardım etmesi lazımdı. Reis bile ağın bir ucuna yapışmış çekiyordu. Ben de kendime bir yer buldum, beraber çekmeye başladım. Yanımdakiler şöyle bir üstüme başıma, ayağımdaki Roosevelt şantiye postallarıma, blucin pantolonuma ve ellerime bakarak hafifçe gülümsediler. Herhalde on dakika sonra bırakacağımı düşünmüşlerdi. Benim kürekçi olduğumu, ellerimin nasır içinde olduğunu ve kondüsyonumun onların hepsinin toplamından bile daha iyi olduğunu bilemezlerdi.

Birçoğunun ağızlarının köşesinde sigara vardı. Bence asıl onların işi birazdan bitecekti. Hakikaten de öyle oldu. Sonunda ağı çekmeye devam eden altı kişi kaldık. Ağzında sigara olan dört havalı genç ekşi bir suratla kenara serildi. Ağın çekilmesi 30 dakika kadar sürdü. Şimdi balıklar iyice görülüyordu. Büyüklük inanılır gibi değildi.

Kepçelerle tekneye almaya ve ambara atmaya başladılar. Yaklaşık bir saat sonra ambar dolup taşmaya başladı. Teknenin güverteleri de dolmaya başladı. Reis benim yukarı çıkmamı istedi. Onlar çizmeleriyle dolaşarak son noktaya kadar tekneyi doldurdular. Arkadaki motorun içini de sudan birkaç santim yukarıda kalacak kadar doldurup ağı boşalttılar. Dönüş yoluna geçtik. Diğer tekneler de yavaş yavaş yüklerini alıp dönmeye başlıyorlardı. Balıkları kasalara istif etmeleri gerekiyordu ama hiç yer kalmadığından bu işe başlayamadılar.

Birisi nereden bulduysa bir demlik dolusu çay getirdi. Tahmin edersiniz, bu çayın tadı başka türlü güzeldi. Limana dönünce bana taşıyabileceğim kadar balık verdiler. Alışılagelmiş kibar bir adet olarak bir kasa da şantiye binasına bıraktılar. O yıllarda bu kibarlığa özellikle Kalkan balığı bıraktıkları zaman çok sevinirdim. Balığın bol çıktığı devirlerde Reis şantiye binasına idarecilere ve işçilere yetecek kadar balık bırakılmasını sağlardı.

Yakamoz balıkçılığımızın ertesi günü Ahmet Reis şantiye binasına geldi. Çay ikram ettim. Standart hoş beşten sonra ağzındaki baklayı çıkarttı. “Yahu Mühendis Bey, sabahtan beri kahvede konuşup duruyoruz. Senin ellerin dün bayağı iş gördü. Yarıda kalırsın diye düşünmüştük ama sonunda bizimkilerden bile baskın çıktın. Yara bere yok değil mi?” dedi. Ona avuçlarımı gösterdim. Düğme gibi nasırları görünce çok şaşırdı. “Yahu sen buradan çıkınca nereye gidiyorsun kazma kürek sallasan bu kadar olmaz” dedi. O zaman ona kürekçilik hikayemi anlattım. Ertesi gün köydeki forsum biraz daha artmıştı. Ne de olsa Türkiye’yi Dünyada temsil eden sporculardan biriydim. Sabahın köründe arabamla köyün içinden şantiyeye doğru geçerken muhtar koşarak kapıya çıkıp el sallamaya başlamıştı.

Reklamlar