Siz hiç denizde yağmur kokusu aldınız mı? Karadakine hiç benzemez. Hani karada yağmurdan önce bir toprak kokusu gelir ya, bazen de insanın kalbini yaşam zevkiyle dolduran çim veya çam kokusu… İşte Boğaz’da denizin üstünde bunun gibi karakteristik bir koku vardır ama karadakinin aksine insana hiç de güzel duygular vermez. Denizde yağmur kokusu genellikle havanın soğuk olduğu ve kuzeyden estiği zamanlarda duyulur. Kokuyu aldığınızda başınızı rüzgara karşı kaldırınca Büyükdere ve Sarıyer tepelerinden gelen dağ gibi yükselmiş kara bulutları görür ve ürperirsiniz. Bu görüntü çok yakında soğuk bir sağanakla ıslanacağınız anlamına gelmektedir. Kaçma şansınız varsa hiç düşünmeden oltayı toplayıp geri dönmenin tam zamanıdır. Ama benim o gün kaçmaya niyetim yoktu.

Balığın izini takip eden balıkçıların peşinden Rumelihisarı açığına kadar kan ter içinde kürek çekerek gelmiş ve oltaları yeni atmıştık. Çevremizde orta büyüklükte yirmi kadar motorlu teknede profesyonel balıkçılar Çarpma’ları sallamış, Kofana’ları çekmeye başlamışlardı bile. Sandaldaki arkadaşım Ömer’in hayatındaki ilk balıkçılık denemesiydi. Ömer’e Kofana’nın Lüfer sülalesinin büyükbabası olduğunu, ailenin en küçükten büyüğe 10 cm’e kadar Defne Yaprağı (Yaprak), 10-18 cm Çinekop ve Kabaçinekop, 18-25 cm Sarıkanat, 25-35 cm Lüfer ve Kabalüfer, 35-50 cm Kofana, (hiç raslamadığım) 50 cm’den büyükleri de Sırtıkara olarak tanındığı hakkındaki ansiklopedik bilgileri ezberden kısaca özetleyerek anlatmıştım.

Ömer’in giydiği kat kat kazak, mont ve yağmurluğun içinde içtiği Kanyak’ların da etkisiyle vücudu soğumamıştı ama elleri ve yüzü kötü durumdaydı. Balığa çıkarken iki kat pantolon, kat kat yünlü kazak, üstüne su geçirmez bir şeyler giymek gerekirdi. Profesyonellerin muşamba pantolonları vardı. Ömer soğuğa rağmen yakalanacak balıkların heyecanı ile şimdilik şikayete başlamamıştı. Çarpmayı ilk bir kaç sallamadan sonra oltama bir Kofana takıldı çekmeye başladım, bir taraftan da ona balık yakalandığında hızlı hareket etmesi gerektiğini anlatıyordum. Yoksa Lüfer cinsi balıklar oltayı çekme hızınızdan daha büyük bir hızla yukarı yüzer, misinayı ısırıp kopartır kaçarlardı. Nitekim Ömer de ikaz etmeme rağmen aynı hatayı yaptı. Onun oltasına da bir balık takıldı, çekerken bir an durup burnunu sildi. Sonra çekmeye devam ettiğinde balık zokayla birlikte gitmişti. Ucu boş oltayı hissetmeden çekmeye devam etti hatta parmakları donduğu için misina bittikten sonra hala çekermiş gibi boşlukta bir iki pandomim hareketi daha yaptı sonra şaşkın bir ifadeyle yüzüme bakarak “demir gitmiş” dedi. O anda gidenin demir değil kurşundan yapılmış, ucunda üç iğne olan, Çarpma dediğimiz bir zoka olduğunu anlatmaya boş verip derhal yeni bir olta attım önüne. Yerde duran misina yığınını da kıçaltına tekmeledim.

Hava gri-mor ve ıslak bir şekilde Karayelden üstümüze doğru bastırmaya devam ediyordu. Teferruatla kaybedecek vakit yoktu. Kürekle ancak kısa bir süre daha bu havaya dayanabilirdim. Bir süre sonra balık sürüsü akmaya devam ederek muhtemelen önce Vaniköy, sonra da Çengelköy koyuna girecekti. Bizim onu kürekle takip etmemiz mümkün değildi. Zaten Arnavutköy’den çıkıp akıntıyı geçerek buraya kadar gelebilmek için kendimi yeteri kadar zorlamıştım. Çok geçmeden yağmuru getiren rüzgar daha da şiddetlenerek teknelere çarpmaya başladı. Akıntıya karşı zor duruyorduk. Şimdi iş giderek daha da zorlaşmaya başlayacaktı. Birazdan yağmurdan göz gözü görmez hale gelecekti.
Ömer hemen yeni oltasını attı, bu arada ben bir Kofana daha çektim. Bu sefer daha dikkatli olması gerektiğini anlattım. Balık dipteydi. Kulaç sayarak oltasını belli bir derinliğe indirmesi gerekmiyordu. Mühendis kafam sürekli rakamlarla uğraştığı için Ömer’e bir kulacın yaklaşık 1.83 metre olduğunu da anlattım ama şimdi bu hesaplarla kaybedecek vakit yoktu, zoka en dibe vuruncaya kadar misinayı salıp sonra iki kulaç yukarı alıp sallaması yeterliydi. Neticede o da bir balık çekti. Soğuk arttıkça Ömer’in hevesi de kırılmaktaydı. Yağmurun ilk serpintileri düşerken oltaları hızla sarıp geri dönmek üzere sandalın burnunu Akıntıburnu’na doğru çevirdim. Üç tane büyük Kofana bu günlük yeterliydi. Ömer göğüs cebinden yassı Kanyak şişesini çıkartıp derin bir yudum çekti, şişeyi bana da uzattı. Başımı iki yana salladım. Rüzgarla birlikte kovadan dökülür gibi yağan yağmur müthiş bir uğultu yaratmıştı. Bunu bastırarak konuşmaya çalışmanın faydası yoktu.

Küçüksu Kasrı’nın tam karşısında Boğaz’ın orta yerindeydik. Biraz önce oraya kadar akıntıya karşı küreklere asılarak otuz dakikada gelebilmiştim. Geri dönüşümüz akıntının ve rüzgarın yardımıyla on beş dakikada tamamlandı. Kandilli Burnu’nun açığından büyük bir hızla akarak geçip denizin en derin (110 metre) ve akıntının en kuvvetli olduğu(10-12 km/saat), yerli balıkçıların “Kanal” dedikleri orta yolu takip ederek Kuleli’nin açıklarına kadar geldim. Sonra direk kıyıya dönüp anaforlardan ve sandalın sağa sola kırıtmasına sebep olan ayna sularından geçip koyun sakin suyuna girdim. Ev tam karşımdaydı.

Ömer, Kuruçeşme tarafımızdaki 5 numaralı komşu yalının damadıydı. Onların rıhtımına yaklaştığımda artık yağmur her yeri kaplamış, görüş mesafesi birkaç metreye düşmüştü. Ömer’i karaya çıkarttım, arkasına bile bakmadan evden içeri daldı. Ancak “kuru bir şeyler giy ve hemen gel” diye seslendiğini duyabildim. Ben de sandalı mataforanın kancalarına bağladım. Balıkları rıhtıma attım. Kürekleri sandalın içine aldım. Parmaklıklara tutunup kıyıya zıpladım. Sandalın önce kuzey rüzgarına karşı olan baş tarafını birkaç metre yukarı çektim sonra da kıç tarafı yükselttim. Yukarıdan kovayla dökülüyormuş gibi yağan yağmurun sandalın içinde biriktirdiği suyun dışarı akması için lava deliğini açtım. Kıçaltında duran misina yığını ile sonra uğraşmaya karar verip olta sandığımı kaptığım gibi evden içeri koştum. Denizden rüzgarla havalanan tuzlu su yağmurla birlikte üstüme yapışmıştı. Islakları değiştirip kuru bir şeyler giydim, yüzüme tatlı su çarptım. Hemen rıhtım parmaklığının üstünden atlayıp komşunun camını tıkırdattım. Ömer de kuru bir şeyler giyinmiş, bardağını eline almış bezik kağıtlarını ve marközleri masanın üstüne hazırlamıştı.

1970’li yılların başındaydık. O akşam Galatasaray Adasında Dört Tek ekibinin toplanamayacağı ve antrenman yapılmayacağı artık kesindi. Bu rüzgarda denize inmeye aramızdaki en kabadayı antrenman meraklıları dahi cesaret edemezlerdi. Yavaşça kararmakta olan Boğaz’ın ürpertici görüntüsüne bakarak kuru ve sıcak bir ortamda güvende olmanın tadını çıkartarak içkilerimizi yudumladık. “Allah dışarıda kalanların yardımcısı olsun” dedim, o da umursamaz bir tavırla omzunu silkti. Ben ne demek istediğini anlamıştım. Bir yerde haklıydı. O havanın geleceğini denizciler önceden bilirlerdi. Rüzgara, yağmura dayanıklı bir tekne ve donanım yoksa şansınıza fazla güvenemezdiniz. Tabiat tavrını günlerce önceden belli etmişti. Saatli Maarif Takvimi bile fırtınaları günü gününe bilirdi. Biz ona bakarak hayatımızı düzenlerdik. Pratik bir mantık yürüterek fırtına geliyorsa başımızın çaresine bakmakla yükümlüydük. Aklımızı kullanmadığımız sürece yukarıdan yardım gelmeyecekti.

Ömer Kılıçlıoğlu, Türkiye’nin en önemli medya patronlarından biri olan Yeni Sabah gazetesinin sahibi Safa Bey’in oğlu ve yalı komşumuz Niyazi Levent beyin kızı Müge’nin kocasıydı.

Ömer’in benim amatör bir kürekçi olarak başımdan geçen olayları nasıl hafife alıp yukarıdan gelecek yardım konusunu alaya aldığını hatırladım. Örneğin Ankara’da Eymir gölünde Mayıs ayında yapılan ilkbahar yarışlarında depar yerinde hakemin start komutunu beklerken yağan karın üstümde biriktiğini anlattığım zaman nasıl şaşırdığını düşündüm. Böyle bir eziyete katlanmak için hiç bir sebep yoktu ona göre. Bu kadar akılsız bir adama yukarıdan yardım falan gelmezdi… Peki, beni buna zorlayan neydi? Bunun için bir değil birçok şey sayabilirdim ama sessiz kalarak konuyu kapatmayı tercih ettim.

Kuru ve sıcak bir yerde, yarım saat önce fırtınanın içinde üç tane Kofana yakaladığın ve birçok konuda ortalamayı tutturabildiğin bir arkadaşınla berabersen işleri anlamsız bir şekilde iddialaşmaya getirmenin anlamı yoktu. Ben de o gün için felsefeye sapmadan konuyu gece Lüks Lambası ışığında yemli Lüfer tutmanın inceliklerine getirdim. Ömer’le sohbet etmek kolaydı. Meraklı ve dikkatli bir dinleyiciydi. Doğru sorular sorar anlatmana yardımcı olurdu. Hele konu deniz ve balıksa sabaha kadar dinleyebilirdi. Ben de anlatabilirdim. Örneğin şu Lüfer meselesi önemliydi…

Reklamlar