Orkoz suyunda balık yakalamak çok vahşi ve eğlenceli bir iştir. Kuvvetli Lodos rüzgarı Boğaz’ın güneye doğru akan akıntısına karşı suyun üst kısımlarında baskın çıkınca ortadan akamayan su kendine yeni bir yol arar ve koyların içine derinden girerek sakin suları karıştırır. Bildiğiniz gibi Boğaz’ın dibinde güneyden kuzeye akan bir akıntı daha vardır.

Karadeniz’in su seviyesi Boğaz girişinde Marmara’dan yaklaşık 25 cm daha yüksektir, Boğaz’ın Marmara çıkışında bu fark 40 cm’yi bulur. Karadeniz’e akan Tuna, Don, Dinyeper, Dinyester, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya gibi güçlü ırmaklarla beslenen akıntı denizlerimizin büyük bir ekolojik kaynağı olarak hızla Marmara’ya doğru akar. Bu kadar çok nehirle beslenen Karadeniz, Türkiye’nin deniz balığı üretiminde %72’lik bir oranla farklı olarak en ön sırada yer alır.

Kuvvetli Lodos Fırtınası sonucunda yukarıdaki akıntı Karadeniz’in (binde 17’lik) az tuzlu soğuk suyunu Marmara’ya ve Ege’ye taşırken 40-45 metre aşağıda oluşan “Kanal Akıntısı” da Akdeniz’in (binde 38’lik) çok tuzlu ve sıcak suyunu kuzeye, Karadeniz’e doğru taşır. Karadeniz’den güneye akan su miktarı, dipten kuzeye doğru akmaya çalışan suyun iki katıdır. İstanbul Boğazı’nın üst akıntıyla Marmara’ya aktardığı yıllık su miktarının 360.000 m3, buna karşılık alt akıntı ile Karadeniz’e geçen yıllık su miktarının 185.000 m3 olduğu hesaplanmıştır.

Senede birkaç kez yaşanan şiddetli Lodos fırtınası sırasında su üstü akıntısı yavaşlayınca koyların içinde zorlanarak tersten gelen şiddetli ve alışılmadık “Orkoz Akıntısı” suyun altını üstüne getirir. Denizin rengi çamurlu sarımsı yeşilimsi bir renk alır. Bu bulanıklık balıkların görüş alanını daraltır ve beslenmesini zorlaştırır. Hele fırtına Torik, Kofana gibi büyük balık akını olduğu bir zamana rastlarsa kıyı balıkçıları bayram ederler. Çünkü balık aç kalmıştır ve parlayan her şeye saldırmaya başlamıştır.

Oltalar hazırlanır. 10-12 santim uzunluğundaki kurşun zokalar cıvayla parlatılır. Uçlarında ya tek büyük iğne ya da üçlü “Çarpma İğneleri” vardır. Büyükçe bir Toriği taşıyabilecek kalınlıktaki misinalarla çarpma denilen işlem başlar. Zoka dibe kadar indirilip hızla birkaç kulaç yukarı çekilip gene bırakılır. Parlayan zokaya atlayan balık mutlaka bir tarafından üçlü iğneye yakalanır. Eğer Torik çekiyorsanız dikkatli olmanız gerekir. Çünkü bu tür balıklar suyun içinde geniş daireler çizerek yukarı gelirler. Çevrenizdeki yakın sandallardan sarkıtılmış oltaların hepsini toplayıp birbirine karıştırırlar. Lüfer gibi dimdik yukarı gelip çırpınmazlar, sadece kafa vurarak ve koca gövdesini yan çevirerek yukarı çekilmeye karşı koymaya çalışırlar.

Oltacılık tarihini hatırlarsak, balıkçılar piyasaya ithal misinalar gelmeden önce at kılından yapılmış oltalar kullanılırdı. At kılından misinalar, balıkçılar tarafından özel büküm aletleri kullanarak yapılır, birbirine bağlanarak 80 kulaca kadar varabilen uzun oltalar haline getirilirdi. İstavrit, İzmarit, Çinekop gibi küçük balıklar için üç katlı, daha büyük balıklar ve Çapariler için dokuz kata kadar hatta Torik için 25 – 30 kata kadar kıl oltalar hazırlanırdı.

Neşe Mesutoğlu’nun 2012 yılında Positif Yayınları tarafından yayınlanan “İstanbul Hayalden Gerçeğe Sözden Yazıya” adlı kitabında Aydın Boysan’ın sözleri çok ilginç: “18’li oltası olan Samatya’da istediği kızı alırdı. Atkuyruğu kıllarından örülmüş oltalarla balık tutardık. Kendimiz örüyorduk oltaları. Önce 3 kıllı, sonra 3 tane 3’lü örülürdü. 3 tane 3’lü olta 9 olta olurdu. 9 olta bayağı bir servetti. 9 oltası olan adam önemli kişiydi. Kıyı veya sandaldan atardık. Bir de 18’li olta vardı. 18’li oltası olan Samatya civarında istediği kızı alırdı.”

 

35-atkili-mesine-haluk-ince1-web36-atkili-mesine-haluk-ince3-web
Resimler: At kılı misinalar ve büküm aleti. (Fotoğraflar: Haluk İnce Koleksiyonundan)

Oltalar, zokalar ve balıklar hakkında detaylı tarihi bilgiler 2006 yılında Aras Yayıncılıktan yayınlanan “Türkiye’de Balık ve Balıkçılık” adlı kitapta eski İstanbul Balıkhanesi Müdürü Karekin Deveciyan tarafından detayları ile yazılmıştı.

Torik sülalesi de aynı Lüfer gibi küçükten büyüğe farklı isimlerle adlandırılır. En küçükleri Palamut Vonozu (12-16 cm) ve büyüdükçe Kestane Palamudu (16-22 cm), Çingene Palamudu (22-28 cm), Palamut (28-35 cm), Zindandelen (35-40 cm), Torik (40-45 cm), Sivri (45-55 cm) ve bundan sonrası artık izine pek rastlanmayan Altıparmak (55-65 cm) ve 65 cm’den büyüğü Piçuta olarak tanınır.

1957’de Galatasaray Denizcilik Şubesi’nin Bebek’ten Kuruçeşme’deki kömür adasına taşınmaya başladığı sene Torik akını bir daha hiç rastlamadığımız kadar büyük olmuştu. Yalılardaki bütün gençler kıyıdan atılan Yünlü ve Çarpma adı verilen zokalarla balıkları yakalamaya başladılar.

37-yunlu-kiyidan4

Resim: Yünlü Zoka örnekleri (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Bir gün babam kıyıda attığı çarpma ile sabah erkenden birkaç Torik yakalayıp bırakmış işe gitmişti. Arnavutköy tarafındaki komşularımız Özcan, Tuncay ve Günay kardeşler oltayı her salladıklarında dolu çekiyorlardı. Kısa süre sonra rıhtım çırpınan Torik’lerle doldu. Torik ölmeden kısa bir süre önce midesindekileri kusar. Rıhtımda çırpınan Torikler midelerindeki yarı yenmiş İstavritleri kusmaya başlamışlardı. O koku günlerce yıkanmasına rağmen rıhtımdan gitmedi. Balık yakalamaya ve ayıklamaya alışık olduğum halde bu bana bile fazla gelmişti.
Torik ve Palamut aslında genellikle Kanal tabir edilen Boğaz akıntısının orta yerine kadar açılarak yakalanırdı. Kürekle Kanal’da durmak mümkün olmadığı için bizim gibi motorsuz sandalı olanlar akıntının kenar izleri olan anaforlardan ve ayna sularından Kanal’a girip tekrar çıkarak çapari sallardı.

Toriğin bir özelliği de kafası sudan çıktığı anda kıpırdamadan durmasıdır. Biz de bu huyundan istifade ederek balığı başı suyun üstüne gelene kadar çeker sonra eğilip ya zokanın ucundan yakalayıp ya da bir kakıç (kanca) yardımıyla içeri çekerdik. Kakıç’ı 60-70 cm boyunda bir sopanın ucuna sivri uçlu bir kanca takarak yapardık.
O durgun ve sakin Boğaz suyu bazen inanılmaz bir maceraya dönüşürdü. Arnavutköy koyu kuvvetli Lodos estiğinde benimki gibi kürekli küçük sandallar için tehlikeli olurdu.

Bir sonbahar sabahında böyle vahşi bir havada üniversiteden sınıf arkadaşım Tekin’le beraber Galatasaray Adası ile Kuruçeşme kıyıları arasındaki sığ suya sıkışan bir Kofana sürüsünü imha etmekte olan motorların arasına daldık. Motorlardan ara sıra naralar geliyordu. Birinin Torik yakaladığını anlıyorduk. “Derya Kuzusu” diye bağırıyorlardı.

Biz dokuz tane Kofana yakaladık. Benim oltama takılan son balık sanki yan tarafından yakalanmış ve zorlanarak gelen bir Kofana hissini uyandırdı. Balık sandalın altında geniş daireler çizerek yukarı gelirken bunun Kofana değil büyük bir Torik olduğunu anladım. Misinanın kalınlığı balığı sudan yukarı çekmeye yeterli değildi. Kancamız da yoktu. Balığın başını sudan kurtarıncaya kadar dikkatle çektim. Sonra kollarımla suyun içine uzanıp balığı kucaklayıp içeri attım. Tabii misinayı tutamadığım için balık küçücük sandalın içinde bir silkelendi, Faraş Tahtaları’nın üstünde başaltına kaydı döndü bir kuyruk daha vurdu kıçaltına kaydı. Ortada ne kadar misina varsa hepsini dolaştırdı, kullanılmaz bir hale soktu. Islanmış, rüzgardan sersemlemiş ve yorulmuştuk. Etraftaki balıkçıların kıskanç bakışlarına karşılık küçücük sandalımızla sanki bir yarış kazanmış gibi kasılarak eve döndük.

Kofanaları paylaştık. Toriği ne yapacağımızı düşünüyorduk. Balık tam benim kolumun uzunluğundaydı. Zil çaldı. Kuruçeşme camisinin müezzini geldi. Çok eski yıllardan beri senenin belirli zamanlarında babamı ziyarete gelir, “aile nüfusunda değişiklik var mı?” diye sorar, doğanların ölenlerin isimlerini alıp evine gider hatim indirirdi. Babam öldükten sonra “siz bana emanetsiniz” diye kendiliğinden gelmeye devam etmişti. Bir kahvemizi içip isimleri not etmiş gitmek üzereydi, ani bir kararla Toriği ona verdim. Lakerda yapmış, yıllarca ballandırarak bütün mahalleye anlatmıştı.

Ne güzel günlerdi…

Günümüzde bazı marketlerde Lakerda diye başka balıklardan yapılmış ürünleri satıyorlar, bilmeyenler de para verip alıyor. Orijinalinin tadını (yanında Kırmızı Soğan ile) bir bilseler…

Reklamlar