On beş yaşıma girdiğim sene sonbaharda babam beni Galatasaray Adasına götürüp Emin Hoca’ya teslim etmişti. Daha önce kendisiyle tanışmamıştım. Adaya hemen her gün yüzmeye gitmemize rağmen kürekçilerin antrenman saatinde biz eve döndüğümüz için kayıkhane önündekileri tanımıyordum. Emin Hoca babamı iyi tanıyordu ve o gün benim hakkımda da fazla konuşmadılar.

Ertesi gün antrenman için gerekli malzemelerimi alıp gittim. Güneş batmıştı, sonbaharda Boğaz’da hep olduğu gibi hava hemen serinlemiş ve suyun rengi koyu yeşil ile gri arası bir renge dönmüştü. Şansıma Kuruçeşme Koyu’nun içinde durgun ve çırpıntısız bir su vardı. Hoca beni direk olarak bir Tek Çifte’ye bindirdi. Daha sonraki senelerde yeni başlayanları hep kalabalık ekip teknelerine biraz daha tecrübeli olanlarla beraber bindirdiğini fark edecektim.

O gün Emin Hoca’nın bana dediklerini yaptım, tekneyi birinin yardımıyla iskeleye taşıdık, yavaşça suya bıraktık. Kürekleri dirseklerin üstündeki ayların içine oturtup üstündeki vidalı atkıları bağladık. Tekneye oturdum, ayaklarımı ayaklığın içine sıkıca yerleştirdim. Hoca beni yavaşça kıyıdan denize doğru iterek küreğimin iskelenin üstünden suya inmesini sağladı. Bir taraftan da sürekli konuşarak talimatlar veriyordu. Küreklerin topaçlarını ne olursa olsun bırakmamam gerektiğini ve oturakla çok öne gelmeden yarım yarım kürek çekerek tekneye ve dengeye alışmamı söyledi. Birkaç kürek çektim. Çok oynak ince bir tekneydi. Denge ancak küreklerin ikisi de sağlam suyu bulursa sağlanıyordu, yoksa futa hemen bir tarafa yatıyordu. Durunca da ancak küreklerin palalarını suyun üstüne koyup dengede durabilmek mümkündü. Fakat arka arkaya iki üç kürek çekince teknenin ulaştığı hız müthişti. Çok heyecanlıydım.

Tekne iskeleden biraz uzaklaşınca Emin Hoca bağırarak bana geri dönmemi ve biraz da Ortaköy’e doğru gitmemi söyledi. Ben de sandaldaki gibi bir küreğimi siya yapıp diğer küreğimi üstüne alarak dönme hareketine başladım. Hafif teknenin her kürek darbesine derhal reaksiyon göstermesi çok hoşuma gitmişti. Hantal ve ağır sandal manevrasından sonra bu iş çocuk oyuncağıydı. Tekneyi döndürürken kıç suyunda oluşan girdaplar da çok güzeldi. Sağ küreğimle gene kuvvetli bir darbe üstüne alıp sol küreğimle de kuvvetli bir siya bastım. Eski teknenin direnme gücünü bilemediğimden bu teknenin üstünde yapabildiğim son hareket oldu. Siyayla birlikte küreği aya bağlı tutan atkı yerinden kurtuldu. Kürek aydan dışarı çıktı ve derhal sola yatan tekneden denize düştüm. Küreği ve tekneyi yakalayıp iskeleye yüzdüm, tekrar binmek istedim. Emin Hoca izin vermedi. “Sen farkına varmazsın ama Boğaz’ın bu havasında ıslak olarak tekneye binersen hasta olur yarın gelemezsin yazık olur. Bu günlük bu kadar yeter” dedi ve beni duş almaya gönderdi.

Giyindikten sonra kayıkhanenin içinde kendi kendime biraz dolaştım. Hemen bütün futalar suya inmişti. Geriye birkaç tane hurda tekne ve birkaç rengi kararmış kürek kalmıştı. İçerisi tekne doluyken daha moral verici duruyordu. Bu haliyle pek hurda, perişan bir yerdi. Sanki yıllardır bakılmamış, ele geçen her eski hurda şey bir kenara yığılmış gibi duran karmakarışık bir kayıkhaneydi. Gene de burada bulunmak heyecan vericiydi ve buraya ait olmaya çalışacaktım. Bundan dolayı daha şimdiden gurur duyuyordum. Nedense ilk antrenman ıslak bir şekilde bitmesine rağmen moralim çok yerindeydi.

Eve geldiğimde babam “Emin Hoca seni devirinceye kadar uğraştı değil mi” dedi. “O bir şey yapmadı ben kuvvetli siya yaparken küreğim çıktı” dedim. Pencereden dürbünle olayı takip etmişlerdi. Babam gülümseyerek “ama o öyle olacağını çok iyi biliyordu. Onun niyeti seni bir kere devirip, o hassasiyeti kavramanı sağlamaktı. Böylece tekneyi artık nasıl kontrol altına alabileceğini daha kolay anlarsın. Sınırlarını bilirsin. O hep öyle yapar. Kürek kuvvet işi olduğu kadar da kuvvetini dengeli kullanma işidir” dedi. Meğer birkaç yıldır ben sandalımla adanın etrafında dolaşırken Emin Hoca babama “mahdum bey ne zaman kürek çekmeye gelecek” diye sorarmış.

Daha sonraki günlerde bir daha devrilmedim. İlk hafta Arnavutköy akıntısına girmeme izin yoktu. Gene de birkaç kez futanın burnunu akıntıya sokup anaforlarda sandalla arasındaki farkı algılamaya çalıştım. Çok heyecan vericiydi. Artık tekneye alışmıştım. İlk günkü tecrübeden sonra ayların üstündeki atkıların vidalarını yalama olduklarına ve her an tehlikeli bir durum yaratabileceklerine dikkat ederek kendimce onları ek bir telle sağlamlaştırma operasyonu yapmıştım. Emin Hoca böyle el becerilerine çok önem verirdi. Daha sonraki senelerde tornavidayı iyi kullanamayan birisiyle “tereyağı, liseyi bitirdin ama bir vidayı sıkamadın” diye alay ettiğine şahit olmuştum. Benim aylardaki atkıları kuvvetlendirmemle ilgili buluşumdan çok memnun kalmış böyle işlere yeteneğim olduğunu anlayınca da diğer teknelerle ilgili tamir ve bakımlarda beni yanına çağırmaya ve küçük detayları öğretmeye başlamıştı.

İlk haftanın sonunda Pazar sabahı büyük takımla aynı zamanda suya indim. Bir kısmı büyük ve kalabalık teknelerdi, antrenör motorunun önünde hızla gittiler ufukta kayboldular. Ben dişime uygun hızda giden bir İki Tek Dümencili buldum. Onların yarım tekne önünde kalmaya çalışarak kıyıdan Emirgan’a, oradan karşıya Kanlıca’ya kadar gittik ve döndük. O gün hep yanlarında gittiğim teknedeki hamlacı yılsonunda Maraton yarışında beraber kürek çekerek birinci olacağımız “Baba” Turgut Aksoy’muş. Şenyu Ağabey’in hep tavsiye ettiği gibi Akıntıburnu ile Kandilli arasındaki anaforlu sulardan kurtulup sağlam kanal akıntısının içine girip, düşük tempoda, tekneyi akıntıya karşı yavaş ilerleten ama dayanıklılığı arttırıcı ve Kanlıca açıklarına kadar süren yorucu antrenman günlerime daha çok vardı. Sonraki günlerde çıktığım antrenmanlarda genç Dört Tekleri, İki Çifteleri kovalamaya başladım. Artık tempoyu ve suya verdiğim gücü ayarlayarak uzun süre enerjimi tüketmeden ekonomik kürek çekmeyi öğrenmiştim. Bir yarışa girip iki bin metreyi bitirince nasıl tükenildiğini anlamama daha birkaç ay vardı.

Bu konuda çok şanslıydım, Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi kürekçilerden biri olan Ahmet Yavaşoğlu benim antrenörüm olmuştu.

Kürek sporunun bana verdiği en önemli tecrübe, fiziksel gücümün sınırlarını bilmek ve enerjimi zamana ve şartlara uygun olarak kontrol altında tutabilmektir. Türkiye’deki küçük kürekçi camiasında bir yarışta ikinci olmak yarışı kaybetmek anlamına geliyordu. “İkincilik kazanmak” diye bir kavram yoktu. Bütün kulüpler ve kürekçiler çok fazla iddialıydılar. Gerçek bir kürekçi olabilmek için mutlaka birinci olmak gerekiyordu.

Hani bazı çevrelerde “yarışa katılmak önemlidir” gibi bir görüş vardır ya işte o bizde geçerli değildi. Biz sadece kazanmak için çalışır, onun için yarışırdık. Zaten bunun olimpik bir deyim olduğunu iddia edenlerin sözünün geçersizliği sonunda Olimpiyat Komitesi’nin yarışlara katılmak isteyenlere barajlar koyarak sadece çok başarılı olanların olimpiyatlara katılmasını garanti altına almasıyla ortaya çıktı. Yani artık günümüzde her isteyen sırf katılmış olmak şerefi için olimpiyatlara katılamıyordu.

Böylece amatörlük kavramı da ruhunu teslim etmiş oldu.

Reklamlar