Sisin Boğaz’a girişi senede ancak birkaç kez rastlanan muhteşem bir manzaradır. Karadeniz’den Boğaz’a doğru yaklaştığı zaman denizin üzerinden sinsice yaklaşan bulutlar önce ufku yok eder. Tecrübeli gözler bunu fark eder ve fenerin sis düdüğü kulakları sağır edecek gibi çalmaya başlar. Sanki beyaz yüksek bir duvar hızla Karadeniz’den Boğaz’a yaklaşır gibidir. Kısa süre sonra sis Boğaz’ın girişine kadar gelir ama yatay bir huninin üstünde birikirmiş gibi bir türlü yolu bulup içeri giremez. Arkadan gelen bulutların baskısıyla seviyesi ve yoğunluğu artar. O zaman sis bulutları yükselir ve karşı kıyının tepeleri bile görünmez olur. Belli bir yüksekliğe geldikten sonra yolu bulur hızla içeriye doğru uçmaya başlar.

Boğaz’ın bütün kıvrımlarına gelindiğinde hep aynı şey yaşanır. Önce bir duralama, arkadan gelen bulutların birikmesi ve yükselmesi, sonra bu basınçla yolu bulan sisin hızla bir sonraki viraja kadar denizin üstünü kaplamasıyla gelişen müthiş bir doğa olayı ortaya çıkar.
Fener’in insanın içini titreten sis düdüğünü de unutamam. Bana hep kitaplarda okuduğum sisli okyanusları ve o denizlerde dolaşan gemileri, tekneleri düşündürür, ürpertir. Bu tür kitapların yazarları arasında Clive Cussler’ın hayatımdaki yeri başkadır.

Boğaz’da sisle ilgili çok ilginç bir anım da Ankara gemisiyle ilgilidir. Tekin’in babası Suat Kaptan (Esendal), o eski meşhur Ankara gemisinin süvarisiydi. Gemi yaz aylarında İngiliz Swan şirketine kiralanır ve Akdeniz turları atardı.
Bir keresinde Dolmabahçe’den kalkıp yavaş yavaş Karadeniz’e kadar çıkıp Boğaziçi’nin güzelliğini turistlere gösterip sonra dönüp aylarca sürecek olan uzun Akdeniz yolculuğuna çıkacaktı.

128-ankara-gemisi

Resim: Ankara Gemisi

Sabah Tekin ile beraber geminin geçme saatine doğru benim sandalı mataforadan indirip Kuleli’nin önlerinde Kanal’a kadar açılıp güneyden, Marmara tarafından gelecek olan geminin yoluna çıktık beklemeye başladık. Sis kuzeyden Karadeniz tarafından gelmeye başlamıştı. Akıntıyla akarak geminin çok yakınımızdan geçmesini bekledik, geçerken el salladık, Suat Kaptan da bize düdük çalarak selam verdi.
Karadeniz’e doğru geminin arkasından baktığımızda sis Akıntıburnu ile Kandilli Burnu arasına sıkışmış yükseliyordu. Gemi duvar gibi sisin içine girdi ve yavaşça kayboldu. Dehşet verici bir manzaraydı. Ürperdik. Göz gözü görmeden Boğaz’dan geçebilmek ancak radarla mümkündü ve herhalde çok tehlikeliydi.
Biz hızla eve döndük, sandalı mataforaya çekip üst kata çıktık, sıcak kahvelerimizi içip sessiz bir saygıyla sisi seyrettik.

Yaz sonunda Suat Kaptan eve döndüğünde o anı hatırlattığımızda gülerek bize kaptan köşkünün yüksekliğinde sis olmadığını, teknolojinin yardımı ile yukarıdan çok rahat idare ederek gemiyi Karadeniz’e kadar götürdüğünü anlatmıştı. Pusula ile yön tayin ederek dünyayı dolaşan gemiler artık çok eskilerde kalmıştı.

 

129-pusula1 130-pusula2 131-pusula3
Resimler: Gemilerdeki eski Pusula örnekleri (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Biz sandalda deniz seviyesinde sise gömülür ve dehşete kapılırken o 30 metre yukarıda etrafı pırıl pırıl güneş altında görüyormuş. Boğaz köprüsünden geçerken fark etmişsinizdir, 65 metre aşağıda deniz seviyesinde sisten göz gözü görmezken bazen yukarıda trafik güneş altında devam eder. Tabiatın oyunları ve düşünce sınırımızı aşan gücü insanı hep şaşırtır.

Beşiktaş motor iskelesinin sol tarafında kalan, o zamanlar Özel Işık Üniversitesi olan binada ders araları bazen çok uzun olurdu. Hemen Tekin ile beraber otobüse binip bizim eve gidip aceleyle sandalı suya indirip Arnavutköy iskelesinin yanındaki bakkaldan ton balığı, ekmek ve peynir alıp sandalda mükemmel bir öğle yemeği keyfi yapardık. Akıntıyla eve doğru akıp, sandalı mataforaya çekip gene okula döner, boş vaktimizi diğer arkadaşlar gibi kahvede sigara dumanı arasında geçirmediğimiz için mutlu olurduk.

Sınıfta Celal Çınar adında bir arkadaşımız vardı. Bir kış günü bizi Bakırköy’e balığa çağırdı. Onun sandalı ve Seagull motoru ile Marmara’ya açıldık. Çapari ile yüklü miktarda İstavrit yakaladık. Güneyden gelen kara bulutları görünce hemen oltaları toplayıp kaçmaya başladık ama bulutlar o kadar hızlı geldiler ki sandalı mendireğe sokup bağlayana kadar ilk damlalar düşmeye başlamıştı bile.

Bir hafta sonra Tekin Bakırköy’e gidip Çınar’la birlikte sandalı Arnavutköy’e, bizim rıhtıma getirmek istedi. Motorun gücü rüzgara ve akıntıya karşı yeterli olmadığı bölgelerde kürekle de yardım ederek zahmetli bir şekilde geldiler. Onlar Ortaköy’e geldiklerinde kar tipisi de başlamıştı. Kat kat giyinmiş olmalarına rağmen elleri ve yüzleri donmuştu. Isınmaları biraz uzun sürmüştü. O motorla Boğaz’da her yere gittik, Göksu Deresi’ne de girdik. Bir gün yağmurda derenin üstünden geçen köprünün altına sığınıp sağanağın geçmesini beklemiştik.

Arnavutköy’lü balıkçılardan öğrendiğime göre kışın gök gürlerse arkasından kar yağarmış. Bunun kesinlikle doğru çıktığını gördüm. Gözlemlerim sonunda bu enteresan doğa olayının oluşumuna ben de biraz eklemeler yaptım. Örneğin gök gürlemesi düzgün kuzey rüzgarının estiği zamanlarda olmuyordu, mutlaka Lodos havanın batıdan kuzeye dönmesi sırasında gerçekleşiyordu. Hatta bazen gök gürlemesinin ardından hava bir süre batıda takılıp dolu yağdırdığı da oluyordu. Daha sonra rüzgar yönünü belirleyip Karayel’e dönünce kaçınılmaz olarak kar yağışı geliyordu. Güney rüzgarı da hiçbir zaman doğudan kuzeye dönmüyordu, hep batıdan dönüyordu.

Özellikle Boğaz’da yaşamaya alışanlar rüzgarın iki temel yönü olduğunu bilirler. Hava kuzey doğudan eserse “Poyraz”, güney batıdan eserse “Lodos” denir. Halk genellikle basite kaçarak kuzeyden esene Poyraz (Boreas), güneyden esene de Lodos der ama aslında iş bu kadar basit değildir. Mesela Rumeli Fenerini yıkan rüzgar Poyraz değil “Gündoğusu” denilen, ender esen ama bir kere esti mi uzun süreli olan ve Karadeniz’de dalgayı çok kabartan bir rüzgardı. Nitekim o yıl yaşadığımız felaket de Azak denizi yönünden geldiği ifade edilen rüzgarın yükselttiği dalgalarla başlamıştı. Dalganın yükselebilmesi için rüzgarın denizin üstünde uzun mesafe kat etmesi gerekir. O gün de dalga yeterli büyüme mesafesini bulmuş ve mendireğe çarptığı andaki yüksekliği 6.5 metreye ulaşmıştı ve 4.5 metrelik mendireğin üstünden aşıp içerideki motorları bile batırmıştı.

Boreas, Yunan mitolojisi’nde kuzeydoğudan esen ve Trakya’da oturduğu varsayılan Poyraz’ın kişileştirilmiş adıdır. Şafak tanrıçası Eos ve Astraios’un çocuğudur. Soğuk esen Poyraz, tüm Kuzey Ege başta olmak üzere özellikle Çanakkale ve İstanbul Boğazlarında en fazla etkili olan rüzgâr olduğu için mitolojide en önemli rüzgâr tanrısıdır. Bir başka anlatıma göre Yunan mitolojisinde İstanbul Boğazında mağarası olup kuzeyden esen rüzgârı soğutan tanrıdır. Şiddetli poyrazı soğutarak oluşturduğu bu rüzgâra daha sonraları Bora denmiştir. Bora kelimesi batıda İzlanda’ya kadar kullanılan bir terimdir. Ancak yer yer yönü kuzey, kuzeybatı olarak değişir.

Boğaz’daki balıkçılar arasında tabir edilen “rüzgar yakın esiyor” lafı da bunun tam tersi bir havayı ifade eder. Boğaz’da rüzgarlar çok şiddetle birbirinin tam tersi istikametlerden yani güneyden Keşişleme veya kuzeyden Karayel’den esebilir, bu rüzgarlar su üstünde yeterli büyüme mesafesi bulamadıkları için iki kıyı arasında büyük dalga yapamazlar ama şiddeti ve soğukluğu insanı dondurur.

132-ruzgar-gulu

Resim: Yönlere göre Rüzgarlar

Boğaz içinde tehlikeli olan bir de meşhur “Batı Kaçağı” vardır. Batıdan hiç bir zaman sürekli ve sakin bir rüzgar esmez. Hava bir güneye döner, bir kuzeye döner bir türlü ne tarafta karar kılacağı belli olmaz. Sonra durur ve gökyüzü mor bir renk alır. O kadar farklı bir renktir ki elinize bir fırça alıp resmini yapsanız kimse size inanmaz. İşte o zaman balıkçılar oltaları, ağları toplayıp kıyıya dönerler. Havanın bir yerden patlayacağı bellidir. Basınç yükselir, insanlar bunu baş ağrısı ve tansiyon oynamasıyla birlikte hissederler. Sonunda hava güneyden esmeye başlayıp kuzeye dönmek isterken dönemez ve birden bire batıda takılıp bütün şiddetiyle patlar. O rüzgara karşı koymak zordur. Güneyden esmeye başladığı için mutlaka yağmur bulutlarını da toplamıştır. Havadaki ani ısı değişimi yüzünden çok iri dolu yağar ve zarar verir.

Kuruçeşme’deki kömür deposunun vinçleri Batı Kaçağı’nda devrilmişti. Başka bir tarihte de ceviz büyüklüğünde dolu yağmıştı, arabaların üstünde suçiçeği çıkartmış gibi çukurluklar oluşturup büyük zarar vermişti.

Mehmet Solmaz’ın “Tarih Boyunca Asya’nın Kapısı Her Yönüyle Üsküdar” kitabında verilen bilgiye göre 1689 yılı Haziran ayında kopan büyük bir fırtınanın Üsküdar ve Boğazda bütün kayıkları batırdığı, beş yüz kişinin boğulmasına sebep olduğu yazılıdır.

Kürekçilik yıllarımızda bizi çok üşüten bir rüzgar da güneydoğudan eden “Keşişleme” rüzgarıydı. İnsan güneyden sıcak rüzgar eser gibi düşünür ama Arnavutköy’lü balıkçılar bu rüzgar için “Uludağ’ın kar soğuklarını taşır” diye sevmezlerdi. Aslında Uludağ’ın eski bir adı da Keşiş Dağı’dır ve rüzgarın adı buradan gelmiştir. Böylece İstanbul’a has bir rüzgar adı, tüm denizlerimizde kullanılmaya başlanmıştır. Keşişleme esti mi canımız antrenmana çıkmak istemezdi. Daha sandalla Kuruçeşme’den Ada’ya geçerken bile ellerimiz yüzümüz buz keserdi ama hiçbir zaman havanın soğuk olduğunu bahane edip antrenmana çıkmadığımız bir gün olmadı.

Bu direnci Frankfurt’ta antrenörlük yaptığım sporculara öğretinceye kadar çok zorlandım. Lükse ve rahata çok alıştıkları için yağmur bile yağsa antrenmana çıkmak istemezlerdi. Sonunda onları öyle bir noktaya getirdim ki kar yağdığı ve su yükselip akıntı şiddetlendiği, nehirde buz parçaları yüzdüğü zamanlarda bile suya indik.
Kışın en zor günlerinde Frankfurt Main Nehri’ndeki bu zor antrenmanlardan birinde Frankfurter Rundschau gazetesi fotoğrafçısı resmimizi çekmiş, ertesi gün gazetede “acımazsız Türk antrenör, kar yağarken Germania teknelerine antrenman yaptırdı” diye resimli bir haber yazmıştı. Sene sonunda gençler Almanya Şampiyonası’nda madalya kazanınca “kar yağarken, nehirde buzlar yüzerken tekneleri suya indiren acımasız Türk’ün yetiştirdiği sporcular madalya kazanıp Alman Milli Takımı’na seçildiler” diye haber yapmışlardı. Her iki resim de Başkanımız Herr Schreiber’ın Dresdner Bank’ın otuz beşinci katındaki muhteşem manzaralı köşe ofisinin duvarında asılıydı.

Boğaz’ın kıyısındaki yalılarda yaşayanların alışık oldukları bir metot vardı. Yüzmeyi yeni öğrenenler akıntıyla kayıp gitmesin diye beline ip bağlanıp kendi başına su üstünde duruncaya kadar birkaç gün iple çalıştırılırdı. Benim de iple denize girdiğim bir gün suda oynarken kıyıya dönüp baktığımda ne gördüm dersiniz? Babam ipin ucunu parmaklığa bağlamış ve bütün kangalı suya atmış, oturmuş komşumuz Recai Paşa’yla tavla oynuyor. Bana baktıkları bile yok. “Nasıl olsa yüzüyor” diye dönüp gitmişler.

Boğaz çocukları olarak su altında da su üstünde de antrenmanlıydık. Bizim kıyıda büyüyen gençlerden halamın oğlu Şenyu ağabey ve komşu yalıdaki Tuncay ve Günay kardeşlerin Galatasaray Adası’na kadar yüzdüklerini, adaya çıkıp eğlendiklerini sonra tekrar yüzerek geri geldiklerini hatırlarım. Önemli bir olay değildi. Denizden korkmamayı öğrenmiştik. Sudaki en büyük eğlencelerimizden biri de lastikle oynamaktı. Eski bir kamyon lastiğinin şambriyeli şişirilir ve hepimizin eğlencesi olurdu.

Denize çeşitli şekillerde atlamak da bir gösteriş oyunuydu. Rıhtımın yüksekliği yetmeyince parmaklıkların üstüne tırmanıp suya atlardık. Bunu abartanlar da olurdu. Örneğin sağ taraftaki komşumuz Recai Ergüder Paşa’nın oğlu Üstün Ağabey bazen evin ikinci katının balkonundan denize atlardı. Onu gören baş yalıdaki Tuncay’la Günay’da ikinci katın balkonundan çeşitli figürler yaparak atlamaya çalışırlar yalılar arasında rekabet yaratırlardı.

Reklamlar