Yalının inşaatının bin sekiz yüzlerin ortasında bitirildiği tahmin ediliyordu. Evimizin Arnavutköy tarafındaki “Baş Yalı” diye tabir edilen “Makbule Atadan” yalısının kapı numarası 1, “Emin Paşa” yalısı diye bilinen bizim evin kapı numarası 3 ve Kuruçeşme tarafındaki büyükbabam Celal Gürsoy’un ikamet ettiği ve daha sonraları “Recai Paşa” yalısı diye tanınan binanın kapı numarası da 5 olarak belirlenmişti. Toplam 6 adet yalı ve bir dar aralıktan ibaret olan bu bloğun posta adresi Arnavutköy Sarrafburnu olarak geçmekteydi. (Aralık olan boşluğa sonradan bir yalı eklendi ve toplam 7 bina oldu.)

66-yali4
Resim: Sarrafburnu’ndaki altı yalı

Resimde sağ baştaki yalı Makbule Atadan, sağdan ikinci yalı bizim evimiz Emin Paşa yalısı, sağdan üçüncü ev de (dedem) Celal Gürsoy yalısı idi. En soldaki yalı İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olan ilk kadın doktorlarımızdan İffet Onur Hanıma aitti. Altında küçük bir kayıkhane görülen soldan üçüncü yalıda da Öğretmen Kıymet Hanımlar otururdu. Kıymet Teyzelerin evinin altındaki küçük bir kayıkhane hep boş dururdu ama dibini kaplamış olan midyelerin arası Yengeç ve Karides kaynardı. Yolun öbür tarafında kilisenin Kuruçeşme tarafında sonradan yapılmış olan Hakan Apartmanı vardı, Kilisenin Arnavutköy tarafında yukarı giden dar bir yol ve sonra sarı boyalı bir ev vardı. Özcan Ağabey bu evin çok eskiden okul olarak kullanıldığını söylemişti.

67-yali5

Resim: Sarrafburnu yalıların yeni hali (Yedi Yalı) (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Yalının çok eskilerden kalma bir tarihi vardı. Emin Paşa, Mehmet Ali beyin oğluymuş. Ayşe Sultan Vakfına ait olan yalı zamanında cephedeki hizmetlerinden dolayı saray tarafından kendisine bağışlanmış. Rasih Emin Arlı Paşa Radyoloji uzmanıymış. Çeşitli cephelerde görev yapmış, o zamanın cihazlarıyla çalışmaktan sağ kolu fazla radyasyon alarak çürümeye başlamış, kurtarmak için kesmek istemişler izin vermemiş ve ölümü bu sebepten çok genç yaşta olmuş. Yalı, oradaki ilk yapıymış, Sarrafburnu adı sonradan verilmiş.

 

68

Resim: Rasih Emin Paşa. Resmin altında Muhterem Hanım için yazdığı notta: “Onunla övünç duyan emmisinden emmisinin övünç kaynağı Muhterem Hanım kızıma. Rasih Emin Arlı, 4.2.1946” yazıyor.

69

Resim: Aynı fotoğrafın arkasında da şu not yazılmış: “Ne bahtiyar kağıt benden önce kızımın küçük ellerini okşayacak duru gözleri ile karşılaşacak”.

Eski evrakları ve resimleri araştırırken Emin Paşa’ya ait olan çok orijinal mektup kağıtları buldum. Avusturya-Viyana’da basılmış, Türkiye’deki temsilcisi tarafından ambalajlanmış, çok şık kutusu içinde kırmızı kurdele ile bağlanmış mektup kağıtlarını ve kutusu üzerindeki detayları aşağıda inceleyebilirsiniz:

70

7172

Resimler: Rasih Emin Paşa’nın mektup zarflarının ve kağıtlarının ambalajı

73-web74-web

Resimler: Mektup kağıtları ve kutunun arkası

75-web

Resim: Mehmet Rasih Emin Paşa’nın mektup kağıdının sol üst köşesindeki logo.

Arnavutköy tarafı olan bugünkü 1 numaralı yalının olduğu arsa binanın bahçesiymiş. Evin o tarafında artık önü kapalı olmasına rağmen renkli camları ile çok şirin bir bahçe kapısı vardı. Kuruçeşme tarafında bugünkü 5 numaralı yalının olduğu arsada ise binanın kayıkhanesi bulunuyormuş.
Bunu yıllarca önce bir kitapta bulunan 1900’lü yılların başında denizden çekilmiş olan fotoğrafta belirgin olarak görmüştüm. Hatta resimde kayıkhanemizin önünde tek direkli küçük bir tekne de görülüyordu.

76

Resim: Yalının 1970’lerde denizden çekilmiş bir resmi

Daha sonraki yıllarda Arnavutköy tarafında bahçe olan yere 1912 yılında saraya yakın olan bir sarraf tarafından bir yalı yapılmış. Mahallenin adı “Sarrafburnu” buradan gelmiş. Bina bir süre Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım tarafından kullanılmış. Özcan Ağabeyin babası (Trabzon eşrafından, Good Year Lastikleri Trabzon Bayii) Hasip Bey binayı harabe halinde 1944’de Reşit Katipoğlu’ndan kırk bin liraya satın alıp yirmi bin liraya restore etmiş ve eşi (Hafız) Zehra hanım ile 1945’de (Özcan Ağabey 11 yaşında iken) taşınmışlar. Yalı Arnavutköy’lüler tarafından “Makbule Atadan Yalısı” olarak tanınmaya devam edilmiş.

Makbule Atadan (1985 Selanik – 1956 Ankara) Atatürk’ün kız kardeşidir. Balkan savaşlarından sonra annesi Zübeyde Hanım ile birlikte İstanbul’a yerleşti. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra Ankara’ya gitti. Bir süre ağabeyi Mustafa Kemal ile kaldıktan sonra Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi için inşa edilen Camlı Köşk’e yerleşti.
1930’da Atatürk’ün isteğiyle Fethi Okyar’ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası’na giren Makbule Hanım, birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi. Atadan, aslen Gümülcineli bir fabrikatör olan Edirne milletvekili Mecdi Boysan ile 1935 yılında evlenmiş ve daha sonra boşandı.

Ağabeyi ile ilgili anıları Büyük Kardeşim Atatürk (1952) ve Ağabeyim Mustafa Kemal (1952) adlarıyla yayımlandı. 18 Ocak 1956 tarihinde 71 yaşındayken Camlı Köşk, Ankara’da vefat etti.

Sarrafburnu 1 Numaraya yeni yalı yapılınca evimizin bahçe girişi sadece iki bina arasında güvercinlerin yuva yaptığı bir aydınlık olarak kalmış. Kuruçeşme tarafındaki kayıkhanenin yerine de iki katlı daha küçük bir bina yapılmış. Burayı (yani 5 numaralı yalıyı) babamın babası Mühendis Celal Bey satın almış. Daha önce Kadıköy tarafında otururlarmış. Babam Papazın Çayırında futbol topu peşinde koştuklarını anlatırdı. Papazın Çayırı, günümüzde Şükrü Saraçoğlu Stadının olduğu yerdir.

Babam 3 numaradaki evin kızı Muhterem hanımla evlenip Emin Paşa yalısına yerleşmiş.

7778

Resimler: Fatma Muhterem ile Ali Sungur’un nikah resmi ve yalının rıhtımında.

Fatma Muhterem hanım, Çerkez asıllı olup Ankara’lı Mehmet Vasıf beyin kızıymış. Vasıf bey erken yaşta ölünce Arnavutköydeki yalının sahibi olan amcası Mehmet Rasih Emin Arlı Paşa tarafından evlat edinilmiş. Ben 29 Mayıs 1950 tarihinde Ortaköy’deki Şifa Yurdu Hastanesinde doğmuşum. Annem Fatma Muhterem hanım, doğumumdan birkaç gün sonra 1 Haziran’da ölünce ben bir süre 5 numaralı yalıda halamlarda kalmışım. İki yaşına geldiğimde babam tekrar evlenmiş ve benim anne diye tanıdığım ve hala öyle sevip saydığım “ANNE” dediğim Nazan Hanım eve gelmiş. (Nazan Hanım 25 Aralık 2015 tarihinde 89 yaşında, babamın ölümünden 46 yıl sonra vefat etti.)

 

79-1952-16-mayis-nikah-davetiyesi
Resim: Nazan Aydınsal ile Ali Sungur’un nikah davetiyesi

80

Resim: Nazan Gürsoy ve Ali Sungur’un nikah resmi

81-ali-sungur

Resim: Babam Ali Sungur, Annem Nazan Hanım ve ben

 

Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Emin Paşa yalısı 1950’li yıllarda bile eski ve bakılması çok zor bir yapıydı. Yapılması gereken tadilatların gerçekleşememesi yüzünden yaşlanması daha da hızlanmıştı.

Babam çok genç yaşta öldükten sonra bir süre hem maddi hem de manevi olarak kendimizi toparlayamadık. Yazın denize açık kapılar, ılık hava ve sandal keyfi kışın yerini buz gibi esen Karayel rüzgarına, her pencereden hatta tavan ve taban döşemelerinden bile içeri sızan soğuk havaya bırakıyor, evi yaşanması zor bir mekan haline getiriyordu.
Deniz tarafında biri büyük biri küçük iki oda, ortada bir sofa ve cadde üstünde ön tarafa paralel iki odadan ibaret olan orta katta yaşamaya çalışıyorduk. Deniz üstündeki ve cadde üstündeki büyük odaların cumbaları vardı. Bu cumbaların yan camlarından her iki tarafa doğru çok geniş bir görüş açısı çıkardı. Deniz tarafında pencere önünde oturduğunuz zaman bütün o muhteşem manzaraya hakim olurdunuz.

 Resim: Yalının rıhtımında babamla beraber

Yazın hayat çok güzeldi ama kışın hava o kadar soğuk olurdu ki ısıtabildiğimiz tek odadan dışarı çıkmak istemezdik. Yalının alt katı da arka tarafta sokaktan girişin iki yanındaki küçük odalar ile deniz tarafında ona paralel iki odadan ve denize çıkış koridorundan ibaretti. Alt katta odaların arasında ortada büyük bir taşlık vardı. Taşlığın döşemesi pırıl pırıl parlayan desenli taşlarla kaplanmıştı. Bin sekizyüzlü yılların ortalarında yapıldığı tahmin edilen yalının o tarihte nasıl bu kadar kaliteli malzemeyle yapılabildiği hep aklımı kurcalamıştır. O taşlar yüzyıl sonra bile yıkandığı zaman ayna gibi parlardı.

 

82

Resim: Yalının 1970’lerdeki resmi.

Çok sonraları ev yıkılırken ortaya çıkan sekiz metre uzunluğundaki devasa döşeme tahtalarını görünce çok şaşırmıştık. Tahtalarda hala Romanya amblemli damgalar vardı. Yalının ahşapları oradan getirtilmişti anlaşılan. Evin hiç kullanmadığımız üst katında da orta katla aynı planda bir paylaşım vardı ama senelerin yıprattığı kaplamalar ve camlar zamanla harap olmuş ve artık tamir edilemez derecede bozulmuştu.

Onun da üstündeki çatı arası ise benim ara sıra kaçtığım ve eski sandıkları açıp karıştırdığım apayrı bir dünyaydı. O sandıklarda kimden kaldığını bilemediğim bir sürü eşya ile babamın Almanya’dan getirebildiği birkaç hatıra eşyası, Almanca kitaplar ve mecmualar bulunurdu. Ortalık “eski” kokardı. Ahşabın, sararmış kağıtların ve sandıkların içinden çıkan tarifi zor değişik bir kokuydu bu. Ailenin tarihinde önemli bir Almanya bağlantısı vardı.

İnşaat Mühendisi olan dedem Celal Gürsoy önce amcamı o döndükten sonra da babamı eğitim için Almanya’ya göndermiş. Daha önceleri kendisi İstanbul Fen İşleri Müdürü olarak zamanın büyük bir Alman inşaat firması olan Wayss und Freitag ile beraber İstanbul’un Beyazıt Meydanındaki ilk umumi tuvaletleri ve oradan Sirkeci üzerinden Eminönü kıyısına kadar olan kanalizasyon kanallarını inşa etmişler. Daha sonra Yenikapı mendireğini yapmışlar. Alman mühendislerle beraber resimler çekmişler. O siyah beyaz resimlerde 1929-1935 yılları arasında Beyazıt meydanındaki mermer tuvaletler, Sirkeci meydanına kadar gelen kanalizasyon çalışmaları, Sirkeci meydanında askıya alınmış tramvay raylarının altında çalışan işçiler ve Eminönü kıyılarından denize açılan kanalizasyon boruları, Yenikapı Dalgakıranı’nın inşaatı sırasında çekilmiş görüntüler var.

83-zeynep-sultan-camii-ve-sebili-web
Resim: Zeynep Sultan Camii ve Sebili önünde kanal çalışması

84-sirkeci-1-web85-sirkeci1a-web

86-sirkeci2-web87-sirkeci3-web

Resimler: Sirkeci ve Eminönü Meydanlarında kanal çalışmalarında Alman ve Türk mühendisler, arkada 8 numara ile işaretlenmiş olan kişinin önündeki Fötr Şapkalı siyah paltolu dedem Celal Gürsoy görülüyor.

88-yenikapi1-1935-web89-yenikapi2-1935-web

Resimler: Yenikapı Dalgakıranı.

İşte bu inşaatlar sırasında dedemin arkadaş olduğu mühendislerden birinin yanına Almanya’ya gönderilen Muhittin Amcam Berlin üniversitesinde makine mühendisliği okuyup İstanbul’a dönünce sıra babama gelmiş. O da Berlin üniversitesinde makine mühendisliği okumaya başlamış ama sonrası acıklı bir hikaye haline dönüşmüş.
İkinci dünya savaşı başlamış. Berlin şiddetli bombardıman altında kalmış. Arnavutköy’deki evden Berlin’e tahta kutular içinde yiyecek malzeme gönderilmeye başlanmış. Bir süre sonra da kutular Berlin’de teslim alınmamaya başlamış. Arnavutköy’dekiler babamı öldü zannetmişler.

Babam çok az anlatırdı o günleri. Öğrenci olarak evleri paylaştıkları yahudi arkadaşları toplanıp götürülmüş. Geri gelen olmamış. Gidenlere ait eşyaları uzun süre emanet olarak saklamışlar. Her an onları da toplamaya gelecekler diye korku içinde yaşamışlar. Her alarm çaldığında binanın bodrum katına inerlermiş. Bir gün uçakların bıraktığı bombalardan biri yandaki binaya isabet etmiş. Binanın damından girip bütün katları delip geçerek bodruma kadar inmiş ve orada patlamış. O görüntüyü bize anlatmak istemedi ama unutamadığı çok belliydi. O günden sonra artık bodruma da inmemeye başlamışlar. Karlı buz gibi havalarda sirenler çaldığında patlamasın diye camları açıp battaniyeye sarılıp yatağın içine oturup beklerlermiş.

Bir süre sonra İstanbul’dan gelen paketler artık gelmemeye başlamış. “Beni unuttular” diye üzülmüş. Açlıktan gözleri görmemeye başlamış. Bir Alman arkadaşının yardımıyla toparlanmış. Günün birinde bütün yabancı talebeleri toplayıp bir trene doldurmuşlar. Arkadaşlarından birinin fotoğraf makinesi varmış. Tren sık sık durdurulup aranıyormuş. Her seferinde makineyi istasyonun aksi tarafındaki camın dışına asarak yakalanmadan kuzeydeki limanlardan birine kadar gitmişler.

90-drottningholm-web
Resim: Babamın mektupları arasında kartpostalı olan Drottningholm Gemisi

91-gemi

Resim: Gemi Savaş günlerinde (http://www.salship.se/claesson/prisoners.php)

Oradan Swedish-American Line Şirketine ait olan ve o yıllarda yardım gemisi olarak kullanılan SS Drottningholm adlı beyaz büyük bir gemiye bindirilmişler. 15 Mart 1945’de Göteborg’dan kalkıp Liverpool’a uğrayıp devam etmişler. Geminin üzerinde bombalanmamak için dikkati çekecek şekilde işaretler varmış. Bu sayede denizaltılar tarafından torpillenmeden Cebelitarık’tan Akdeniz’e girip bütün limanlara uğrayarak İstanbul’a gelmişler. Yabancı kaynaklardan yaptığım araştırmalarımdan bulabildiğim kadarıyla gemide 80’i Berlin’den getirtilen toplam 325 Türk bulunmaktaymış. Bu sefer, harbin bitmesinden önce yapılabilmiş son kurtarma harekatı olmuş.

Hatırımda kalan babamın eski anlatılarından anlaşıldığına göre, aynı yıllarda aynı okulda okuyan ve eğitimini harp dolayısıyla yarım bırakarak dönüş yapan Galatasaray Spor Kulübünün kürekçi, antrenör ve idarecilerinden Nevin Hassan ile beraber döndükleri anlaşılmaktadır.

Babam, şehrin silüetini görünce nasıl ağladıklarını sadece bir kere arkadaşlarına anlatmıştı. Ben yan taraftaki odamda oturmuş kulak kesilmiş onları dinliyordum. O günden sonra babama başka bir gözle bakmaya başlamıştım. Yaşamaktan vazgeçmemişti.

İstanbul’a döndüğünde Bebek’teki Galatasaray Kürek Kayıkhanesine gittiğinde arkadaşları hayalet görmüş gibi olmuşlar. Kutlamalar yapılmış falan ama o günlerden pek bahsetmek istemediğine göre herhalde unutmaya çalışıyordu. Bu anıları anlatırken kalkıp camı açıp soğuk Boğaz havasını içine çeker sakinleşmeye çalışırdı.
Harbi görmemiş olan insanlara yaşananları nasıl anlatabilirsiniz? Yıllar sonra Erich Maria Remarque’in kitaplarını okuyunca babamın hatırlamak istemediklerini görür gibi olmuştum.

92-ali-sungur-karikatur-web

Resim: Babam, 1933-1934 yıllarında Galatasaray Kürek takımında yer almış. 1934 Denizcilik Yıllığı’nda ağzında sigara ile karikatürü vardı.

Resmin altında “Ölürüm vazgeçmem” yazıyordu. Öyle de oldu. Çok erken yaşta, 1966 yılında, 51 yaşında akciğer kanserinden vefat etti. Ağzının tadını, keyfini iyi bilen bir insandı. Masası hep zengin, sevdikleri ve arkadaşlarıyla dolu olurdu…

Reklamlar