Almanya’dan döndükten sonra bizi hayal kırıklığına uğratan, doğası giderek bozulan şehrin kalabalığından kaçıp Rumeli Fenerine gidip limana tepeden bakan kahvede Emel ve çocuklarla oturup eski günleri anmayı çok severdim. Onlara inşaatın safhalarını, dinamitle kayaları nereden attığımızı, nerede beton döktüğümüzü, dalgıcın suya dalıp üstü numaralanmış kayaları itina ile mendireğin dibine nasıl yerleştirdiğini, doğum günümde “Dayı”nın nereden bana bir kova dolusu katırtırnağı topladığını, konkasörde taş kıran çocuğun nerede çalıştığını anlatırdım.

 

126-rumelifeneri1-web
Resim: Günümüzde Rumelifeneri Balıkçı Barınağı

Rumelifenerinde ilkbaharda bazen denizde zıplayan Yunusları görürdük. Eskiden balıkçılar ağlarına takılan, sakatlanan ve kurtulması mümkün olmayan Yunusları öldürüp yağını çıkartmak için büyük kazanlarda kaynatırlardı. O kötü koku hala burnumdadır. Yunus, benim çok sevdiğim, değer verdiğim ve Boğaz’da gördükçe çok mutlu olduğum bir balıktır. Varlıkları bana Boğaziçi’nde hala denizin temiz olduğu hissini uyandırır.

Benim gördüklerim, Boğaz’da yaşayan ve Kavaklarda sık görülen üç çeşit Yunus’un en büyükleri (3.5 metreye yakın) olan Afallina’larmış. Orta boy (2-3 metre) olan Tırtak’lar Mart ayında yavrulamak için Karadeniz’e geçip, Eylül’de geri dönerlermiş. Boğaz’ın en küçük (en çok 1.7 metre) olan Mutur Yunusları da burunsuz ve yuvarlak kafalı olup, sırt yüzgeçleri üçgen şeklinde olurmuş.

Rumelifeneri hakkında anlatacak çok anı var. Taşocağının 30 metre yükseklikteki sırtına çıkıp en uca kadar yürüyüp yere oturup ayaklarımı uçurumdan aşağıya sarkıtıp ahçıya özel olarak öğle yemeği niyetine hazırlattığım balıklı ekmeğimi yerdim. Orada unutulmayan en büyük olay mendireği yerle bir eden fırtınaydı.
Rumelifeneri Balıkçı Barınağı inşaatında 1977 yılında son metrelere yaklaşmıştık. Sayılı fırtınalardan birinin geldiğini bildiğimiz için inşaat makinelerini ve vinçleri mendireğin dibine kadar geri çekmiştik. Denizle iç içe iş yaparken meteoroloji bültenleri bizim için büyük önem taşırdı. Bu arada Saatli Maarif Takvimi’nde belirtilen sayılı fırtınaların da artı eksi birkaç gün farkla gerçekleştiğini fark etmiştik.

127-saatli-maarif

Resim: Saatli Maarif Takvimi

Yılbaşı gecesi Tekinle birlikte arkadaşımız Ahmet Baykal’ın Emirgan Tokmakburnu’ndaki muhteşem manzaralı evindeyken telefon çaldı. Arayan arkadaşımız Hayri idi. Mesajı çok kısaydı: “Mendirek yıkılıyor”… Hemen yola çıktık, vakit gece yarısına yaklaşıyordu. Rumelifeneri Köyü’nün Muhtarı manyetolu telefonla Faik Bey’i aramış ve haber vermiş. Gittiğimizde mendireğin uç kısımları yok olmuştu. Liman içinde kıyıda durduk ve çaresizlik içinde dalgaların vura vura on tonluk beton blokları nasıl parçalayarak limanın içine attığını seyrettik. Dalga mendireğe vurduğu anda ayağımızın altında yer sallanıyordu.

Mendirek o fırtınada büyük hasar gördü. Yüz yılda bir esen rüzgarı hesaplayamayan Ankara’daki yetkililer yeniden hesaplar yaparak inşaata kaldığı yerden devam etmesi için Faik Bey’e görev verdiler.
İnşaat sürdükçe geçen seneler içinde periyodik olarak ilginç bir olay yaşanıyordu. Bulgaristan’dan kaçak Amerikan Sigarası getiren motorlar Boğaz’a girerken yakalanıyor, sigaralara el konuyordu, ancak bazı kaçakçılar yakalanacaklarını anlayınca malları denize atıp kaçıyorlardı. Ertesi gün mendireğin üstünde bir sigara şenliği yaşanıyordu. Denizden akıntı ve rüzgarla yüzerek gelip kayalara çarpan karton kutular içindeki binlerce sigara paketi köylüler tarafından toplanıp güneşe serilerek kurutuluyordu. Sorduğumuzda “tadı biraz tuzlu da olsa bedava Amerikan Sigarası işte” diyerek sigaralarını neşeyle tüttürüyorlardı. Hayatımda hiç sigara içmediğim için onların keyiflerini anlamadan seyrediyordum. Bu olayda benim anlayamadığım bir şey vardı. Nasıl olup ta Bulgaristan gibi baskı altında yönetilen bir ülke binlerce kutu Amerikan Sigarasını bulup bizim sınırlarımızdan geçirmeye kalkışıyordu. Bunu düşünürken aklıma tatsız bir Bulgaristan görüntüsü takıldı.

Avrupa’daki yarışlara Milli Takım Otobüsü ile giderken bir kere Bulgaristan’da yol üstünde renksiz, ışıksız, grinin tonlarından oluşan bir görüntüdeki mola yerinde durup karnımızı doyurmak istedik. Şoförümüz (Rahmetli) eski Fenerbahçeli kürekçi Yıldıray mutfağa girip kısıtlı Bulgarcasıyla sipariş vermeye çalıştı. Önümüze gelen tabaktaki yağ içinde yüzen etlere dokunmaya korktuk, patatesleri yedik ve keyifsiz bir şekilde otururken yan masada bizi seyredip kendi aralarında bir şeyler konuşan adamlardan biri gelip Türkçe olarak “eğer yemeyecekseniz tabaklarınızı ve ekmekleri alabilir miyiz?” diye sordu. Çok şaşırdık ve hemen masada ne varsa onlara verdik. Çok açmış gibi ekmekleri yemeğin suyuna batırarak yemeğe başladılar, az sonra lokantanın sahibi hışımla gelip adamların önünden tabakları çekti, Bulgarca kaba bir şekilde bağırdı, adamlar da bize teşekkür edip lokantadan çıktılar. Çok üzülmüş ve utanmıştık. Böyle bir ülkede Amerikan Sigarası kaçakçılığı nasıl olabilirdi? İşte; benim yıllar sonra Rumelifenerinde düşünüp de bir türlü cevabını bulamadığım soru buydu. Memleketimizin bolluğunu, hürriyetin tadını o seyahatlerde daha iyi anlardık.

Karadeniz’in Boğaz girişindeki muhteşem manzarası her seferinde başka güzel olurdu. Rüzgarın, güneşin, bulutların durumuna göre Boğaz’ın girişinin rengi de değişirdi. Karadeniz’in açıklarından gelen hava o yükseklikten net olarak görülürdü ama bir sis olayı vardı ki, yazıya dökmesi çok zor.

Reklamlar