Tek başıma ilk kez Palamut Çaparisine çıktığımda 17 yaşındaydım. Babamın öldüğünün ertesi yılıydı (1967). Sonbahar günü hava oldukça sert Poyraz’dı. Balıkçı motorları Kanal’da hızla akan suya karşı ağır yolda giderek çapariyle Palamut yakalamaktaydı. Ben de evdeki hazır çaparilerden birkaç tanesini ve gerekli diğer malzemeyi sandala atıp kör bir cesaretle küreklere asılıp Akıntıburnu’ndan girerek Kanal’a açıldım. İki yıldır Türkiye Kürek Birincisi olmanın verdiği bir güven vardı, küreklere asılmaktan korkmuyordum ama birazdan başıma gelecek olanların küreğe asılmakla çözülemeyeceğini öğrenecektim.

Oltayı salladım. Büyük bir hızla akmaya başladım. Kulelinin açıklarındayken büyük bir ağırlık oltaya takıldı. İlk defa Palamut çaparisi yaptığım için çektiğimin ne olduğunu bilemiyordum. O güne kadar kullandığım en büyük çapari Uskumru içindi. Lüfer, Kofana ve Torik de yakalamıştım ama tek tek. Sonunda oltayı içeri alabildim. Orta büyüklükte iki Palamut gelmişti. Oltanın ağırlığı parmaklarımı kesmişti. Bu arada adanın açığına kadar akmıştım. Çapariyi düzgünce sandalın içine uzatıp küreğe oturdum. Hızla kıyıya doğru girip akıntıdan kurtuldum ve Akıntıburnu’na kadar sağlam bir tempoyla çekip tekrar akıntıya daldım. Çapariyi sallamaya başladım.

Sandalın akıntı ve rüzgarla akması sırasında dikkat edilmesi gereken en önemli şey oltanın sandalın altında kalmamasıydı. Onun için rüzgarın yönüne ve akıntının akışına göre sandalın durumunu belirlemek, oltanın hep açıkta kalmasını sağlamak gerekiyordu. Kanalda olta sallarken normalden biraz daha ağır kurşun kullanılır çünkü altınızda iki farklı yönde akıntı vardır. Kurşun dibe doğru yola koyulduğunda önce Karadeniz akıntısıyla Marmara’ya doğru akar sonra belli bir derinliğe gelince Akdeniz akıntısı ile geri döner ve Karadeniz’ doğru akarak oltada büyük bir yay oluşturur. Kurşun dibe vurduğunda birkaç kulaç çekilerek oltanın kalaması (boşluğu) alınır, diklenmesi sağlanır.

Bu sefer adanın açıklarına kadar akmama rağmen takılan bir şey olmadı. Marmara tarafından bir tanker ikaz düdüğü çalarak bize doğru gelmeye başladı. Motorlar hemen sağa sola doğru açılıp yolu açtılar. Ben tek başıma ortada kaldım. Çapariyi dibe takılmasın diye birkaç kulaç yukarı alıp bir halka oluşturdum ve Iskarmoz’a bağlayıp suda olduğu gibi bıraktım ve küreklere oturup geminin önünden Kuruçeşme Koyu’na doğru kaçmaya çalıştım. Gemiyi kurtarabilecek kadar gittiğimi görünce misinayı Iskarmoz’dan çıkarttım. Dibe takılmış gibiydi. Kopartmamaya dikkat ederek yoklayarak biraz çekmeyi denedim. Hafifçe gelmeye başladı. Dibe takılmamıştı ama on iğneli çapari sanki tamamen dolmuş gibi ağırdı. Çekmeye çalışırken misina parmağımı daha da çok kesiyordu. Akıntı da beni Ortaköy’ün açığına tekrar geminin yoluna doğru atmaya başlamıştı. Geri dönebileceğim mesafeyi aşmaya ve çok uzaklaşmaya başlamıştım. Bir taraftan da gemi çok yaklaşmıştı. Ucu balık dolu olduğu için oltayı da bırakamıyordum. Acısını henüz hissetmesem de parmaklarım kanamaya başlamıştı. Daha hızlı çekmem de mümkün değildi. Bir karar vermek gerekiyordu.

Ne olursa olsun balıkları terk edemedim. Yavaş yavaş oltayı çekmeye devam ettim. Misina parmaklarımı giderek daha derin kesmeye başlamıştı. Akıntının beni nereye attığına artık bakmamaya çalışarak balıkları içeri almaya konsantre oldum. Gemi korkutacak kadar çok yakınımdan geçti ama neyse ki dalgası çok büyük değildi. Kanal’daki motor trafiğini görünce biraz yol kesmişti. Sonunda sekiz iri Palamut’u sandala aldım. Bir tanesi aykırı yakalandığı için yan yan gelmiş ve çekilmeyi onun için daha da çok zorlaştırmıştı. Oltayı sarmadan yerde bıraktım. Misina parmaklarımı çok derin yarmıştı. Ellerimi denize sokup tuzlu suyla yıkayıp kanı durdurdum. Küreklere oturdum. Kabataş Lisesi’nin önünden akıntıyı zar zor kazıyarak Ortaköy’e, oradan Kuruçeşme Koyu’na ve nihayet eve gelebildim.

Bu arada bir taraftan kürek çekerken bir taraftan da çok eski günlerde babamın öğrettiği ufak tefek şeylerin biraz önceki zor anlarda bana nasıl yardımcı olduğunu düşündüm. Bir kere o “problem” lafını kullanmazdı. “Meseleleri öncelik sırasına göre düşünmek, parçalara ayırmak, küçültmek ve teker teker çözmek gerekir” derdi. “Hepsini birden düşünürsen meseleyi suni olarak büyütür, kendini boş yere korkutur gözünün önünde duran çözümleri görmeyebilirsin” diye nasihat eder, genel kavramların dışında sandal ve balıkçılık konusunda da küçük ipuçları verirdi. Ekipman her zaman bakımlı, kullanılmaya ve hatta zorlanmaya hazır durumda olmalıydı. Denizin şakası yoktu. Bu sayede problem yaratacak zor bir durumdan sadece elimdeki olta kesikleri ile sağlam çıkmıştım. Şansım vardı ki Iskarmoz kırılmadı, kürekleri taktığımız Kayışlar kopmadı. Basit sandalımızda Perşembe Pazarı’ndan alınmış en kaliteli malzemeden yapılmış Şimşir Ağacı’ndan Iskarmoz ile kalın köseleden şeritler halinde kesilmiş Kayışlar kullanırdık.

Yıllar sonra Galatasaray kürek takımından ekip arkadaşım Erdal Günsel’in olta kesikleri için verdiği bir reçete var, keşke onu önceden öğrenseydim. Bu ev tipi tarife göre: 1 ölçü gliserin, 1 ölçü limon suyu, 1/3 ölçü etil alkol veya kolonya iyice karıştırıldıktan sonra avuca dökülerek eller ovuşturulur. Basit ve etkin bir çözüm gibi gözüküyor.

Ancak balık yakalamak hep bu kadar zor değildi. Hele bir Zargana yakalama metodu vardı ki, bundan kolay bir şey düşünemezsiniz.

Reklamlar