30 Ekim 1973 tarihinde Boğaz Köprüsü’nün açılış günü iki baloncu köprünün Beylerbeyi ayaklarının altından havalanıp Ortaköy’e geçeceklerini açıklayıp medyada önemli bir yer tutmuşlardı. Balonda pervane gibi bir itici güç olmadığı için Boğaz Rüzgarları’na aykırı gelen bu rotayı nasıl tutturacaklarını merak etmiştim. Sonunda tutturamadılar. Genellikle olduğu gibi Poyraz esen rüzgarla Beylerbeyi ayaklarının kuzey tarafından yükseldiler, köprü ayaklarının üstüne kadar hızla çıktılar, sonra rüzgarla ilerleyip aynı ayağın öbür tarafına indiler. Boğazda Beylerbeyi’nden Ortaköy’e geçebilmek için onlara yardım edecek hiçbir rüzgar esmemişti bu güne kadar.

Bu olay İstanbul Boğazındaki ilk balon seyahati değildi. Eski kitaplardan öğrendiğimize göre 1844 yılında Comesqi adında bir İtalyan dünya basınında da yer bulan iki balon uçuşu gerçekleştirmişti. Birinci uçuşunda Comesqi, Haydarpaşa’dan başlayıp dört saat havada kaldıktan sonra Yalova’yı da geçip Demirci Deresine inmişti. İkinci uçuşunda Beyoğlundan kalkıp Yeşilköy civarında Safraköy’e inmiş. Üçüncü ve sonu olan uçuşunu Adile Sultanın düğünü dolayısıyla yapmış ancak indiği yer hiçbir zaman bulunamamış.

Boğaz köprüsü 1973 yılında açılır açılmaz beklenenin üstünde bir trafik akımı yaşandı. 1974 yılında köprüden on iki milyona yakın araç geçti. Bu sayı 1980 yılında yirmi sekiz milyona ulaştı. 2010 yılında ise günde geçen araç sayısı iki yüz elli bin olmuştu. İkinci köprüden de aynı sayıda araç geçmekteydi. İstanbul’un kontrolsuzca artan nüfusunu günde yarım milyon araç geçmesine rağmen bu köprüler taşıyamıyordu. Araçlar ortalama on dakikalık yolu doksan dakikada ancak geçiyorlardı. İşte ancak o zaman üçüncü bir köprü gerektiği anlaşıldı!!! Her dakika para basarak kendisini kısa sürede amorti eden bir yatırım neden bu kadar gecikir acaba?

15 Kasım 1979 Perşembe günü sabaha karşı Boğaz’ın Marmara girişinde Independenta patladığında ben annemi yeni taşıdığımız evin arka odasında uyuyordum. Bir ay önce Almanya’ya gitmek üzere “Frankfurter Germania 1869” kürek kulübü ile antrenörlük anlaşması imzalamıştım, bu arada yalı, müteahhit Güray İnangil’e verilmiş, inşaat başlamak üzereydi. Biz de bir gün sonra evlenecektik, bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Artık Almanya’dan gelecek izin kağıtlarımızı bekliyorduk. Sabaha karşı uykumun arasında bir gürültüyle yerimden fırladım. Arka odada olmama rağmen camlar patlayacakmış gibi gürültü çıkartmıştı. Ön taraftaki camlardan bir şey göremedik. Saat sabah beş buçuk gibiydi. Kısa süre sonra radyodan daha sonra da televizyondan patlamayı ve yangını öğrenmiştik.

 

104-independenta-faciasi-kasim-1979

Resim: Indipendenta Yangını

Olay bizim Emel’le evlendiğimiz gün olan 16 Kasım’dan bir gün önce cereyan etmişti. Düğünde herkes birbirine Kızkulesi’nin açıklarında alev alev yanan tankeri ve patlama olduğunda nerede olduğunu anlatıyordu. 43 kişinin öldüğü kazanın yangını hatırladığınız gibi günlerce devam etmişti.
Bizden biraz uzakta olan ama yankıları çok duyulmuş bir gemi kazası da 1963 yılında Baltalimanı’nda cereyan etmişti. 1950’li yılların şampiyon kürekçisi Can Öge’nin oturduğu Necipbey Bağı bölgesindeki yalıya Rus Şilebi Arhangelsk çarpmış ve üç kişinin ölümüne sebep olmuştu. Can Ağabey, bir kısmı yıkılan yalının enkazı arasında madalyalarının, kupalarının, resimlerinin durduğu dolabın Boğaz’ın sularına gömüldüğünü anlatmıştı.
Unutulmayan bir tarih olan 20 Temmuz 1969 Pazar günü Neil Armstrong aydaki ilk adımını attığında biz antrenmandan sonra sık sık gittiğimiz yerde, yani Bebek iskelesinin arkasındaki muhallebicideydik. O gün antrenmandan sonra gezinerek Bebeğe kadar yürümüş ve midemizde kalan boş yerleri doldurmaya çalışıyorduk. O sene ilk defa Türk Milli Kürek takımı bir Avrupa Şampiyonasına katılacaktı, onun için bütün takım iddialı ve heyecanlıydı. Henüz Türkiye Şampiyonasında başımıza geleceklerden haberimiz yoktu… Ay’a ayak basma olayını pastanedeki radyodan dinledik. Sonra nedense dışarı çıkıp aya baktık. Çok aptalcaydı ama orada bir değişiklik olmadığı kesindi. En azından biz bir şey görmemiştik!

 

105a-arnavutkoy-sirtlarinda-elektrik-hatti-web
Resim: Arnavutköy sırtlarında yüksek gerilim hattını taşıyan elektrik direği. (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Yaşadığım ilginç bir olay da Vaniköy ile Arnavutköy arasına çekilen yüksek gerilim hattı inşaatı ile ilgilidir. Önce Vaniköy ve Arnavutköy sırtlarına yüksek pilonlar inşa edildi. Sonra defalarca boğaz trafiği durdurularak kabloların geçirilmesine çalışıldı. Birkaç kez başarısız olduğu söylendi ama sonunda bu gün gördüğünüz kalın elektrik kabloları boğazın iki yakasını bir araya getirip ülke çapındaki enterkonnekte şebekeye bağlandı.
Tarih kitaplarından öğrendiğime göre Anadolu Yakasına ilk elektrik 14 Kasım 1914 tarihinde verilmiş. Bağlantı İstanbul’da elektrik işletme işi Ganz Elektrik Şirketi tarafından Silahtarağa Santralı üzerinden yapılmış. 1926 yılından sonra Arnavutköy’den Vaniköy’e deniz altından döşenen kablo ile elektrik verilmeye başlanmış. Şirket 1939 yılında İETT Genel Müdürlüğüne devredilmiş.

 

105b-akintiburnu
Resim: 1950’li yıllarda Arnavutköy Akıntıburnu’nda elinde kırmızı ve yeşil bayraklar olan bir nöbetçi durur, Arnavutköy İskelesi’nden kalkan vapurlara yol verirdi. Çapa resmi olan ışıklı tabela da o noktadan denizin altından elektrik hattının geçtiğini ve demir atılmaması gerektiğini ifade ederdi.

Yaşadıklarım arasında depremlerin anıları da unutulacak gibi değil. Sonradan çok konuşulduğu için aklımda kalmış, o zaman üç yaşındaydım. Kış günüydü. Salamander denilen pik döküm orijinal bir kömür sobamız vardı. Üstünde kabartma bir canavar resmi vardı. İşte Salamander, o resimdeki canavardı. Zamanımızda antikacılarda çok sık rastlayabilirsiniz. Salamander, deniz tarafındaki büyük salonu tek başına ısıtırdı. Zelzele başladığında kısa bir şaşkınlık süresinden sonra babam beni kucağına alıp salon kapısının çerçevesinin altına getirdi. Hep birlikte sarsıntı geçinceye kadar orada durduk. Hiç bitmeyecek gibiydi. (Kayıtlara büyüklüğü 7.2 olan 18.03.1953 Yenice-Gönen depremi olarak geçmiş).

Sarsıntı sırasında sobanın arkasındaki boru yerinden çıktı ve kıvılcımlar muşambanın üstüne düşmeye başladı. Aynı anda odanın tavanına yakın olarak uzayıp giden birbirine ekli borular da birbirlerinden ayrılmaya ve tavana bağlı oldukları tellerde sallanmaya başladılar. Korku filmi gibiydi. Sarsıntı biter bitmez babam elleri yana yana boruları takmaya başladı, oda duman içinde kalmıştı. Radyoyu açıp neler olduğunu anlamaya çalışmışlardı. Beni yatırdıktan sonra korku içinde alçak sesle konuşmalarını işitip daha da huzursuz olduğumu hatırlıyorum. Depremin ardından gelen sarsıntılarla ahşap bina bütün gece çıtırdayıp durmuştu.

Çok eski tarihlerde İstanbul’u sarsan depremler de olmuş, örneğin Mehmet Solmaz’ın Üsküdar kitabında belirtilenleri aşağıda sıraladım:
18 Aralık 1037 yılında yedi büyüklüğünde bir deprem olmuş ve artçıları 135 gün sürerek çok miktarda can ve mal kaybına sebep olmuş.

Aynı kitapta yazdığına göre bundan daha eski zamanda gerçekleşen bir deprem de 14 Eylül 1509’da Topkapı Sarayı ve Yedikule’nin duvarlarını yıkmış, büyük can kaybına sebep olmuş, padişah (2. Beyazıd) sarayı terk edip Edirne’ye gitmek zorunda kalmış. Halk arasında bu deprem “Küçük Felaket” olarak hatırlanırmış.

12 Temmuz 1689 tarihinde olan ve üç gün aralıklarla süren depremde birçok evin yıkıldığı, şehirde kıtlık başladığı belirtilmiştir.

26 Ekim 1740 tarihinde sekiz büyüklüğünde kırk gün süren bir deprem olmuş.

Şahit olduklarım arasında 1967 yılında olan deprem de vardı. Kürek milli takım adayları Sapanca’ya kampa gitmişlerdi. Ben liseyi bitirmiş üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. O günlerde olan depremde sporcuların kaldığı otel bir kat toprağın içine girmiş ve onlar üst kata çıkıp pencereden toprağa atlayıp kaçmaya çalıştıklarını anlatmışlardı. Toprakta geniş yarıklar oluşmuş ve içine düşme tehlikesi atlatmışlar. (Kayıtlara büyüklüğü 6.8 olan 22.07.1967 Sakarya depremi olarak geçmiş). Deprem başladığı sırada ben Kuruçeşme’de, Galatasaray Adasındaydım. Lokantada tenteleri tutan demirlerin sallanmasıyla bir anormallik olduğunu fark ettik, yerdeki fayansların çizgileri dalgalar çiziyordu. “Acaba ada batar mı?” diye düşünmüştük.

1999 depreminde Teşvikiye’de Kalıpçı Sokak’taki Nil Apartmanı’nın altıncı katındaydık. Sallantıdan kütüphanedeki kitaplar raflarıyla beraber salonun ortasına kadar uçtular. (Kayıtlara büyüklüğü 7.5 olan 17.08.1999 Marmara depremi olarak geçmiş). Bütün odalardan yere düşen eşyaların ve kırılan camların sesleri geliyordu. Kızlara seslenip panik halinde hep birlikte üstümüze bir şey düşmeyeceğini düşünebildiğimiz bir yerde toplandık. Daha sonra dışarı çıkıp korkarak merdivenlerden altı kat inip Hüsrev Gerede Caddesi’ndeki otoparkta toplandık. Bütün mahalle oradaydı.

Reklamlar