Babamın damak tadı çevresinde çok meşhurdu. Onun elleriyle yaptığı Tarama, Çiroz, Istakoz Salatası, Karides Kokteyli, Alman Patates Salatası gibi çok farklı marifetleri vardı. Arkadaşları sık sık evimize gelirler babamın sofrasına misafir olurlardı. Genellikle yaz aylarında neredeyse her gün rıhtımda sofra kurulur annem merdivenlerden defalarca inip çıkarak sofrayı düzende tutmaya çalışırdı.

 

94-nazan
Resim: Nazan Hanım ve Gül, Pirden’in 1. Yaş Gününde.

Onların sayesinde denizden çıkan yenebilecek her şeyin tadını çıkartmasını öğrenmiştim ama yıllar sonra Gül doğduğunda kötü bir sürprizle karşılaştık.

Almanya’da yaşayıp, Boğaz’ı özlediğimiz yıllardı. Türkiye’de yaptığımız tatillerden birinde yalının rıhtımında eski günleri hatırlayarak balık tutmaya kalkıştım. Henüz İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, Boğaz’dan kazıklı yolu geçirmemişti. Ailecek rıhtımda oturduk, ben de birkaç tane küçük midye ayıklayıp onlarla İzmarit yakalamaya başladım. Bir kovaya su doldurdum. Yakaladığım İzmaritleri kovaya koyuyordum. Büyük kızım Gül de onlarla oynuyordu. 3-4 yaşındaydı. Biraz sonra balıklar ölmeye başladılar. Gül onlara yaşasınlar diye ekmek yedirmeye su içirmeye çalıştı. Sonunda hepsi öldü.

O anda bunun neticelerini düşünememiş, işi hafife alıp gülmüştük. Çocuk o kadar üzüldü ki yıllarca balık yemedi. Sonunda Almanya’da dondurulmuş pane balıkları börek diye yedirmeye başladık. Daha sonraları Frankfurt’ta keşfettiğimiz, Karadeniz Balığı ithal eden bir Portekizli Balık Toptancısı’ndan aldığımız Kıraçaların çıtır kuyruklarını yiyerek yarı oyun yarı ciddi balığa ısındı.

Şimdi balık dendi mi onun da küçük kızım Pirden’in de gözleri ışıldar. İkisinin de favori balığı Karadeniz’de çıkan küçük Tekir balığıdır. İstanbul’da yaşadığımız yıllarda her Cumartesi günü Rumelikavağı’ndaki pazara giderken yol üstündeki balıkçıdan mutlaka o küçük Tekirlerden alırdık. Biz pazardan alışverişimizi yaparken balıkçımız da Tekirlerimizi ayıklar hazırlardı.

Kızlarımın balık ve diğer deniz mahsullerini sevmeleri ve tad almaları beni mutlu ediyor. Son yıllarda düşünüyorum da hayattaki en büyük başarım Emel’le beraber yetiştirdiğimiz iki kızımdır. Hayat görüşleri, ortama uyum sağlamaları, sosyal ilişkileri, hayata pozitif bakışlarını takip ediyor, anneleri ile birlikte gurur duyuyor ve mutlu oluyoruz.

 

95-kizlar-web
Resim: Pirden, Celal, Emel, Gül

Almanya’dan döndüğümüzde, İstanbul’da yaşadığımız yıllarda hemen her hafta sonu Boğaz’a giderdik. Rumelikavağı’na girerken sağdaki küçük mendireğin içinde bağlı duran bir tekne lokanta vardı. Nefis Kalamar Tava ve Midye Tava yapardı. Hafta sonunda hava nasıl olursa olsun mutlaka ailecek uğrardık.
Bir de Rumelikavağı’ndan yukarı çıkarken keskin virajın deniz tarafında muhteşem Boğaz manzaralı bir çay bahçesi – lokanta vardı. Balık Halinde yeri olan eski bir balıkçı tarafından birkaç yıl işletildi. O gün mutfakta ne balık varsa çekinmeden ondan ısmarlar, hiç pişman olmazdık.

 

96-celebi-cocuklar-web
Resim: önde: Güzide Çelebi, Celal Çelebi, arkada: Faruk, Esin, Emel, Neslipir, Gevher.

Rumelikavağı’ndan alınan balıklar kayınpederim tarafından da hevesle beklenir ve “Damat balık getirdi” diyerek evde bir bayram havası yaşanırdı. Bazı günlerde de kayınpederim (21. Kuşak Mevlana Torunu) Celal Çelebi’nin canı balık çeker, bana “bu mevsimde ne balık var?” diye konuyu açardı, ben de hemen Balıkpazarı’na gitmek üzere hazırlanırken Çelebi kayınvalideye seslenir: “Güzide, damadın canı balık çekmiş” derdi. İşte o zaman akşam evde muazzam bir balık partisi yapılacağı anlaşılır ve telefonlar çalışmaya başlardı.

Gerçekten de akşam çekirdek aile, kardeşler, damatlar, torunlar, torun çocukları ile (en az 20 kişi) masada sabırsızlıkla gelecek olan balıkları bekler, emektar Bedriye (Badi) mutfakta tavalarla uğraşırken iş bölümü ile salatalar ve diğer mezeler hazırlanır, sofra kurulur özellikle yemekten sonrası için özel olarak unutulmamış olan Fıstıklı Tahin Helva da masadaki yerini alırdı.

 

97-cekirdek-aile
Resim: Pirdenin nikahından: en önde oturanlar soldan: Bedriye (Badi), Neşet Çelebi, kucaktaki Nil Demiröz, Leyle Çelebi, kucaktaki kızı Defne. Arkada oturanlar, soldan: Güzin Tümer (Cicim), Derya Aydın, kucağındaki kızı Zeynep, Osman Bayru, Pirden’in eşi Can Aydın, Güzide Çelebi, Pirden Aydın (Gürsoy), Gül Gürsoy. Ayaktakiler soldan: Zerrin Çelebi, Faruk Çelebi, Yasemin Paçalıoğlu, Azra Kumcuoğlu, Canan Sayar, Mehmet Kumcuoğlu, kucağında kızı Mina, Gevher Çelebi, Esin Bayru, Oktan Aydın, Gülsüm Aydın, Neslipir Sayar, Yusuf Genç, Yusuf Aydın, Emel Gürsoy, Esra Demiröz, Prof. Ahmet Güner Sayar.

 

98-pirden-nikah-grup

Resim: Pirden’in nikahında bizi yalnız bırakmayan kürekçi arkadaşlarım soldan: Osman Güneri, Yunus Yılmaz, Nilgün Mumcuoğlu, Barbaros Mumcuoğlu, Mehmet Oktar, Ahmet Şenkal, Faruk Algür, ben, Pirden (Gürsoy) Aydın, Can Aydın, Ahmet Moralıoğlu, Aytuğ Moralıoğlu, Emir Turgan, Recep Akıcı, Yalçın Kaya, öndekiler: Rengin Taşcı, Yüksel Taşcı, Canan Sayar.

Çelebi’lerin evi bayram günleri el öpenlerle dolar taşardı. Çok dikkatimi çeken önemli bir konu da dünyanın her tarafından gelen Mevlana aşıklarının kayınpederimi ziyaret edip onunla konuşmak istemeleriydi. Sadece çocukluk günlerini bile anlatsa hayranlık ve saygıyla onu dinlerlerdi.

Celaleddin Çelebi’nin üstlendiği büyük bir görev de uluslararası konferanslarda laik Türkiye’yi ve Mevlana’nın felsefesinin modern dünyadaki yerini anlatmak için gösterdiği çabaydı. İleri yaşına rağmen büyük bir enerjiyle sahneye çıkar dinleyenleri kendisine bağlardı. Topluma hitap etmesini çok iyi bilirdi. Birçok kalabalık toplantılarda onunla beraber bulundum. Esprilerle, Mesnevi’den bir an içinde bulup çıkarttığı hikayelerle karşısındakilere ders verdiğini çok gördüm. Bunu uluslararası toplantılarda da yapardı. 6 lisan biliyordu.

İspanya’daki bir konferansından sonra Frankfurt’a bize gelip biraz dinlenmek istemişti. O konferansta söylediklerini tercüme eden kişi bir cümleyi iyi çevirememiş. Müdahale edip düzeltmiş. Salon bu bilgi yüksekliğini fark edince ayağa kalkarak alkışlamaya başlamış. “İyi ama siz İspanyolca bilmiyorsunuz ki” demiştim. “Gene de tercümanın söylediklerinin yetersiz olduğunu anlamıştım” dedi.

Konuya hakim olunca yabancı bir lisanda bile hakkınızda konuşulanları anlayabiliyordunuz demek ki… Biz de Arnavutköyde geçen gençliğimizde, deniz kıyısından akıntıya, suyun rengine, rüzgara, bulutlara bakıp doğanın bize ne demek istediğini anlamaya başlamıştık. Deniz’in içinde o kadar çok çeşit canlı vardı ki, onların ne demek istediklerini anlamak ancak yıllar geçtikçe mümkün olacaktı ama daha küçük yaşımda bile hangi mevsimde avlanacakları, hangi rüzgarda denizin kaç kulaç derininde olacakları, ne zaman Marmara’ya, ne zaman Karadeniz’e gideceklerini öğrenmeye başlamıştım.

Reklamlar