1969 yılıydı. Erdinç’le İki Çifte antrenmanı yaptığımız bir akşamüstü denizin düzgün bir bölümünü bulmaya çalışarak Kandilli’deki Kıbrıslı Yalısının rıhtımının önüne gelmiştik. Teknenin kıçını rıhtıma değecek kadar yaklaştırıp depar çalışması yapıyor, Boğaz’ın ortasındaki bozuk sulara gelince geri dönüp gene rıhtıma yaklaşıyorduk. Yalının sol yan tarafında Erguvanların arasında çok yüksek dev Ihlamur Ağaçlarının altında bakımsız bir bahçe vardı. Binanın yan cephesi Sarmaşıklar ve Hanımelleri ile kaplanmıştı.

 

161c-kibrisli-yalisi

Resim: Kıbrıslı Yalısının eski görünümü

Bizim yanaştığımız rıhtımın biraz gerisindeki çardağın altında bir bey elinde bardakla oturmuş bizi seyrediyordu. Biz Kandilli iskelesinden kalkan şehir hatları vapurunun dalgasını beklerken rıhtıma doğru yaklaştı. “Size bir bardak portakal suyu ikram edebilir miyim” dedi. Teklifi ikiletmeden adeta kıyıya zıpladık. Tekneyi ters çevirip rıhtıma koyduk. Üstü cam kaplı, boyaları dökülmüş, eskiden çok şık olduğu belli olan bir ferforje masanın etrafına yerleştik. “Portakal suyunun içine bir fırt Cin koyalım mı” dedi. Biz de hayatımızda ilk defa duymuş gibi yapıp “o da nedir, sonra çarpmasın” diye soğuk espriler yaptık. Bir zamanlar her Boğaz çocuğu gibi kısaca kürek sporunu denemiş. “Çok zor bir spor, ben devam edemedim, şimdi sizleri izlerken de hiç bana göre olmadığını daha iyi anlıyorum” demişti. Kim olduğunu ne yazık ki bilmiyorum. Şık giyimli ince uzun kibar bir beydi. Akşamüstü, bahçesinde Boğaz’a karşı tek başına oturup Cin Tonik içen bir adam için çok klas giyinmişti. Eski bir İstanbul Efendisi olduğu her halinden belliydi. Biz, kıtlıktan çıkmış gibi hızla giden ikinci bardaktan sonra daha fazla cin gibi olmadan tekneye bindik, alkolün verdiği enerjiyle fırtına gibi adaya döndük. Neşemiz yerindeydi. Sular bozuk olduğu için diğer tekneler yeterli antrenman yapamamışlardı. Onların suratları asıktı. Bizim neden bu kadar keyifli olduğumuzu anlamadılar. Biz de anlatmadık.

Bu antrenmanlar sırasında ara sıra Kandilli İskelesi’nin yanındaki çekek yerine yanaşıp kahveden çay ısmarlamak veya Kanlıca İskelesi’nin yanındaki kahveye yanaşıp şekerli yoğurt yemek gibi lükslerimiz vardı. Sular bazen antrenman yapmaya hiç izin vermezdi. O zamanlar Göksu Deresi’ne girip kısa mesafeli ataklar çalışırdık.

 

162-goksu-web

Resim: Günümüzde Göksu deresi (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Derede o zamanlar çok az sayıda balıkçı teknesi bulunurdu. Sandal ve motor trafiği hiç olmazdı. Arada dinlenme molası verip Anadoluhisarı Kürek Kulübü’nün iskelesine tekneyi çekip emektar Behlül’le sohbet etmeye gider çayını içerdik.

Bazı günler antrenmanın dozajını kaçırıp Beykozu geçip Umuryeri denilen donanmanın demirlediği burnu da geçip neredeyse Karadenize açılacak kadar ileri giderdik. Her ne kadar dönüş yolu akıntının yardımıyla biraz daha kolay olsa da antrenman o kadar uzun sürerdi ki KuruçeşmeYe dönüp, Galatasaray Adasındaki iskeleye çıktığımızda bir süre yerde oturup dolaşımın düzelmesini, belimizin ve oturma yerlerimizin (!) ağrısının geçmesini beklemek zorunda kalırdık.

Dönüş yolunda olabilecek en ideal olay bizim hızımıza uygun bir tanker veya şileple kapışmaktı. O zaman yarışçı genlerimiz harekete geçer, yükselen adrenalinle birlikte adanın açığına kadar yarış temposunda gelirdik.

Bir seferinde Panama bandıralı bir geminin kaptanı megafonla bize tempo verip İngilizce olarak “şu anda on iki mille gidiyoruz” diye seslenmişti. Herhalde eski kürekçilerden biriydi. Adanın açığında tempoyu düşürdüğümüzde tayfalar bizi alkışlamışlardı. Ne garip. Bu kadarcık bir alkış bile iyi gelmiş adaya çok neşeli dönmemizi sağlamıştı. Bu halimizi bir tek Emin Hoca anlardı. “Gene bir şileple yarıştınız galiba” diye fazla yorum yapmadan bizi uzaktan takip ettiğini ifade ederdi. Ona göre biz hala yaramazlık yapma potansiyeli olan çocuklardık. Her an bir tekne daha parçalayacağımızdan korkardı ve haklıydı…

Bir keresinde de etrafımızı Yunuslar sarmıştı. Önce bayağı korkmuştuk. En küçük bir darbede kırılabilecek ve dengesi bozulacak ince bir kontrplak teknede olunca insan kendini o koca hayvanların yanında emniyette hissetmiyor. Etrafımızda yavaş yavaş su üstüne çıkıp yan yan sırıtarak bize ilgiyle bakıp sonra birdenbire dalarak bir süre bizimle geldiler ve aniden yok oldular.

İki Çifte’de yaşadığım buna benzer değişik bir olay da Avusturya’da 1969 Avrupa Kürek Şampiyonası’nın yapıldığı Wörther See’de Erdinç’le antrenman yaparken başımıza geldi. Çalışmamız için bize ayrılan parkuru her zaman olduğu gibi merakımızdan terk edip gölün yasak olan başka taraflarına gittik. Birden bire kendimizi bir Kuğu sürüsünün içinde bulduk. Küreğimizle hayvanlara çarpmamaya dikkat ederek kürek çekmeye devam etmek istedik ama sürü bize çok kızmıştı. Ben Kazların tıslayarak insanlara saldırdığını görmüştüm ama Kuğular hakkında hiç bilgim yoktu. Aynı şekilde bir sürü Kuğu hiç korkmadan organize bir şekilde üstümüze saldırdı. Artık kibarlık edecek halimiz yoktu, hızla birkaç kürek alıp kaçtık. Birkaç tanesi hızını alamayıp uçarak takip etmeye yeltendi ama o kendini sudan kurtarıncaya kadar biz sürat rekoru kırarak uzaklaşıyorduk.

Daha sonra gölün etrafında kıyıdan yürüyerek gezerken o civarda suyun içinde kazıkların üstüne kurulmuş köpek kulübesi gibi birçok yapı gördük. Kuğuların sığınaklarıymış. İnsanlar oralarda doğaya saygı göstermeyi ve onu desteklemeyi bir görev biliyorlardı. Galiba yapacak işleri olmadığı için böyle fuzuli işlerle vakit geçiriyorlardı!!! Bunun gibi işler için eğitim mi gerekliydi, para mı, doğaya saygı mı yoksa kanunları sert bir şekilde uygulamak mı bir türlü anlayamamışımdır?

Reklamlar