Babam etrafı tarafından saygıyla dinlenen, fikri sorulan, kültürlü, üç yabancı dil bilen bilge bir adamdı. Birçok konuda derin bilgi sahibiydi. Arkadaşlarına her türlü yardım eder, karşılık da beklemezdi. Ben 16 yaşındayken ölmesini kabul edememiş, kızmış ve bunu hayatın bana yaptığı bir haksızlık olarak görmüştüm.
Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu olan Arthur Ashe’nin ders alınması gereken bir sözü vardır: Ashe’ye genç yaşta kan nakli sırasında AIDS hastalığı bulaşır. Kendisine gelen hayran mektuplarından biri “kendine -neden ben- diye soruyor musun?” gibi bir soru yöneltir. Ashe cevap olarak kısaca: “İlk zenci olarak Wimbledon’u kazandığımda “Neden Ben” diye sormadım ki şimdi sorayım” der.

Babam 16 Ocak’ta öldüğünde Lise 2. Sınıftaydım. O güne kadar Işık Lisesi gibi iddialı bir okulda hep teşekküre geçerek ilerleyen ben, Şubat tatiline altı dersten kırık alarak girdim. İkinci yarıyıl başladığında derslere konsantre olamıyordum. Etrafımda akan hayata bakıp her gün kendi kendime “neden ben?” diye soruyordum. Haftada üç kez Beyoğlu Hasnun Galip Sokaktaki Galatasaray Kulübünün Spor Salonunda yapılan antrenmanlara gidiyordum. Kürekçiler, yüzücüler ve sutopu takımı beraber çalışıyordu. Antrenmanlarda da pek isteksiz bir görüntüm vardı. Arkadaşlarım sürekli olarak ekip kurmaktan, şampiyon olmaktan bahsediyorlardı. Anlaşılan yaz geldiğinde okuldaki derslerden kurtulamazsam benim bir ekibin içinde yer almam kolay olmayacaktı. Benim bu isteksiz ve moralsiz halimi anlayan antrenörüm Yılmaz Özüak bir gün “ben babanı tanırdım, hayatta olsaydı senin şampiyon olmanı isterdi” dedi.

Bu konu beni üzüntümü unutup ileriye dönük olarak düşünmeye ve bir plan yapmaya itti. Şampiyon bir kürekçi olmak çok cazip bir fikirdi ama önce derslerden kurtulmam ve yaz tatiline okul baskısı olmadan girmeliydim. Bütün kırık notlarımı düzelttim, o yaz 16 yaşında olmama rağmen büyük takımın Sekiz Tek ekibi içinde yer alarak Türkiye Şampiyonu oldum. Bir daha da “neden ben?” demedim.

137-isik-lisesi

Resim: Işık Lisesi 1966-67 mezunlarından bir gurup

1966-1967 döneminde Işık Lisesinden mezun oldum. Dört yıl sonra da tesadüfen aynı isimdeki üniversiteyi, Işık Mühendisliği bitirdim. Yakınlarım benimle “ışık” hızıyla okuduğum şeklinde espri yaparlardı. Bu hızla okuma faslı bitip iş hayatı başlayınca elime geçen paraları üst üste koyup yalıyı biraz tamir etmeye çalışarak 78-79 terör yıllarına kadar geldik ve bilinmeyen bir şekilde karşımıza Almanya çıktı. Yalı, müteahhit Güray İnangil ile kat karşılığı anlaşılarak gerçeğine uygun olarak yeniden inşa edildi. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen hala rüyalarımda odaları, eski merdivenleri, rıhtımı, ahşap kokan tavan arasını ve ikinci kattan denizi, hatta türkuaz renkli şeffaf suyun dibini görürüm.

Eski günlerde yaşadıklarımızın iyi tarafları akılda kalır, kötü günler unutulur derler. Yalının kış hali yaşantımızın kötü tarafıydı ve unutabileceğimi sanmıyorum. O soğuk, aylarca bitmez, kuzeyden esen rüzgar evin içindeki perdeleri oynatırdı. Her yağmurda çatı akar, her fırtınada camlar kırılır, her Lodos’ta baca tüter v.s. Yazın sürülen sefa sonbaharla birlikte biterdi. Tuvaletin, mutfağın, suların soğukluğunu unutamam. Yatak çarşafı ıslak gibi soğuk olur, uzun süre vücudumun ısısıyla ılınmasını bekler öyle uykuya dalabilirdim. Gençliğin verdiği moral ve enerji sayesinde hayat devam etmekteydi. Okulun monotonluğuna ek olarak spor devreye girmese benim yaşantım ne olurdu düşünemiyorum.

Arnavutköy’deki yalının üst katında oturulmazdı. Orası eski eşyalar, sandıklar, ipek paravanlar, avizeler, yerde büyük tepsiler içinde kristal bardaklar, sürahilerle dolu müze deposu gibi ama bakımsız bir yerdi.

Reklamlar