Tekin’le balığa çıkmak hem çok güzeldi hem de umulmadık olaylara gebeydi, çünkü kendine has tatlı sakarlıkları vardı. Onlar yazın Şişlideki evlerini kapatır Küçükyalı’daki yalılarına giderlerdi. Eski devlet adamlarından ve Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Memduh Şevket Esendal’ın torunuydu. Küçük bir yelkenlisi (Şarpi’si), bir de küçük botu vardı. Genellikle yelkenle uğraşır, ancak kolay çapari işi olunca botla İstavrite çıkmasını bilirdi. Boğaz’da balıkçılık tecrübesi yoktu.

Ilık bir sonbahar gecesi benim küçük sandalımla Arnavutköy’de Lüfere çıktık. Yıllar öncesinden beri alışmış olduğumuz gibi Galatasaray Adası’nın açığında eski kömür depolarının önüne kadar giden dibi kumluk olan bölgede diğer sandallarla beraber oltalarımızı attık ve beklemeye başladık.

Kumluk bölgede zehirli Trakonya yakalanması ihtimali vardı. Trakonya çekerse bacağının arasına almadan yere atıp postalıyla üstüne basmasını, balığın ensesindeki dikenin çok zehirli olduğunu anlatıyordum. O zehirin panzehirinin balığın kendi bağırsağı olduğunu duymuştum. Denemedim aslını bilmiyorum ama kesin olan, Trakonya’nın zehirinin sol elden veya sol koldan vurursa kalp krizine sebep olacak kadar kuvvetli olduğu idi. “Balığı sudan dışarıya çıkarttığında lüks ışığında sarımtırak parlıyorsa bu Trakonya’dır, gümüş rengi parlıyorsa Lüfer’dir” diye bilgi vermeye çalışıyordum. Aslında biz Trakonya yakaladığımızda kafasına sandaldaki basamak tahtası ile vurup hemen öldürürdük. Arnavutköy’lü balıkçılar ölüsünde bile zehir tehlikesi olduğunu anlatırlardı. Mahallemizdeki Rum arkadaşlarımız Trakonya’nın beyaz eti ile İskorpit balığınınkine benzer çok güzel balık çorbası yapıldığını söylerlerdi.

O gece Tekin’e bir taraftan bunları anlatırken bir taraftan da Lüfer’i çektiğinde bu sefer yere düşürmeden bacaklarının arasına sıkıştırıp dişlerine parmağını kaptırmadan zokayı nasıl çıkartacağını tarif ediyordum. Bir tane çekmeye başladı. Çok heyecanlanmıştı. Balığı içeri aldı. Trakonya değildi, kocaman bir Lüfer’di. Ağzını açmış ısıracak bir şey arayarak deli gibi çırpınıyordu. Balığın güzelliğine aldandı. Acıdı. Bacaklarının arasına tam sıkıştıramadı. Balıkta can havliyle pantolonunun tam önünden fermuarın altından dişlerini geçirdi. Bizimki bir nara atarak korku içinde ayağa fırladı. Çevre sandaldakiler gülmekten denize döküleceklerdi neredeyse. Bir doksan boyunda bir adam, bacakları açık, arasından bir balık sarkıyor. Balığın dişlerini Tekin’in pantolonundan sökene kadar bütün misinalar birbirine karıştı. Rezil olduk. Kahkahalar uzun süre dinmedi. Sonunda yeni oltalar açtık ve balık yakalamaya devam ettik.

Daha sonra yakaladıklarını artık acımadan sımsıkı yakalayıp zokayı kurtarmasını öğrenmişti ama çevredeki sandallar her balık çektiğimizde “dikkat et ısırır” diye dalga geçtiler. O gece çok balık yakaladık. Deniz çok cömertti. Yaşamı arkadaşlarla paylaşmak çok güzeldi. O günlerin kıymetini çok sonraları, uzaklara gittiğim zaman anladım.

Reklamlar