Şiddetli Lodos fırtınaları koyda büyük hasar yaratırdı. Arnavutköy Koyu Lodos Rüzgarına açık bir konumdaydı ve kuvvetli fırtınalarda dalga yüksekliği küçük sandalları batıracak gibi olurdu. Koyda demirli olan motorlar, gemiler fırtınada demir tarar birbirlerine çarpardı. Bazen de evimizin yakınında açıkta demir atmış olanlar Orkoz akıntısını bilmediklerinden rüzgara karşı kuvvetle akan ters akıntının itmesiyle karaya yaslarlardı. Tabii ki bazen de bizim eve…

Ekim ayında bu fırtınalardan birinde evin on metre açığında demirlemiş olan bir taka gece yarısı rüzgarın en şiddetli olduğu sıralarda tehlikeli bir şekilde rıhtıma yaklaşmış. Benim odam yalının deniz tarafında olmasına rağmen rüzgarın gürültüsünden hiç bir şey fark etmemiştim. Babam gelip uyandırdı. Pencereden seyretmeye başladık. Takanın güvertesinde büyük bir karışıklık görülüyordu. Motoru çalıştırmalarına rağmen tekneyi kontrol edemediler, rüzgarın şiddeti ve ters Orkoz akıntısının itmesiyle hızla kıyıya çarptılar. Rıhtımın bir bölümünü parçalayıp mataforadaki sandalımızı yamyassı ettiler. Mataforalardan biri de takanın bordasına saplandı, geniş bir delik açtı ve açılırken beraberinde rıhtımdan büyük bir kaya parçasını da kopartarak suya düştü. Birkaç dakika içinde rıhtımın bir kısmı ve sandal gitmişti. Takanın gövdesinde de oldukça büyük bir hasar oluştu. Sinir içinde bağrışmalar oldu.

Lodosun uğultusu sesleri bastırıyor, kimin ne dediği anlaşılmıyordu. Tekne güçlükle kıyıdan açıldı ve Marmara’ya doğru uzaklaştı. Sonradan izi bulundu ve yakalandı ama bize bir faydası olmadı. İlkbaharda Ayvansaray’da yeni bir sandal yaptırdık ve matafora olmadığı için zorunlu olarak ucu kıyıya bağlı üç metrelik sağlam bir sırıkla mümkün olduğu kadar açığa bağladık.

O tarihlerde Ayvansaray’lı sandal ustaları pek kıymetliydiler. Boğaz akıntıları ve dalgalarında kullanılacak sandal formunu onlar çok iyi bilirlerdi. Boğaz’da olta balıkçılığında rüzgara karşı siyada durabilmek için özel olarak dizayn edilmiş “Yarım Ayna Kıç” denilen sandallar yapılırdı.

Benim sandalımı yapan çok yaşlı bir ustaydı ve elinde düğümler olan bir sicim vardı, bütün ölçüleri bu sicime göre yapıyor ve tahtaları elindeki keserle yontarak şekil veriyordu. Başka bir motorlu alet kullanmıyordu. Kürekleri de Ortaköy’de vapur iskelesinin sokağındaki kürekçilere yaptırmıştım. O zamanlar eski Ortaköy’de kürek imalatı meşhurdu. Kürek imalatçılarında Iskarmoz da bulunurdu ama biz daha çok bu tip eksiklerimizi Perşembe Pazarından tedarik ederdik.

Rıhtımı harap eden Lodos Fırtınasından birkaç gün sonra hava sakinleşince Nilüfer Halamın oğlu Şenyu Ağabey dalarak dipte yatan mataforanın yerini buldu. Beraberinde bir iple tekrar daldı. Evin kıyısından sadece 2-3 metre açıkta olmasına rağmen dip uçurum gibi görülemez bir şekilde derinleşiyordu. İpin ucuna dört kişi birden asıldığımız halde mataforayı düştüğü uçurumdan yukarı çıkartamadık. Deniz mataforamızı geri vermek istemiyordu. Dipteki uçurum çok derin, dik ve kaya çıkıntılarıyla doluydu. Evin on metre açığında 20-25 kulaç derinliğe olta sallanırdı.

Bu uçurum kıyıdan attığımız oltalar için tehlike yaratıyordu. Oltayı kurşun dibe oturmadan gereken hızla çekemezseniz mutlaka dipteki kayalara takılıp kopuyordu. Kamış kullanmadan kıyıdan olta sallayarak balık yakalamak ustalık isteyen zor bir işti.

1950’li yılların efsane kürekçisi ve aynı zamanda tecrübeli bir dalgıç olan Galatasaraylı Can Öge bizim yalının açığında 45-50 metreden defalarca Istakoz çıkarttığını anlatmıştı. Kanal’a çıkıldığında ağır kurşunla dip ancak altmış, yetmiş kulaçta bulunabilirdi. Bazı yerlerde misinamızın boyu dibi bulmaya yetmezdi, Kanal’ın ortası yüz metreden daha derindi.

Ertesi sene Sonbaharda tekrar gelen bir Lodos fırtınası bana babamla ilgili hatırladığım en zor günlerden birini yaşattı.

O gün öğleden sonra başlayan fırtına akşama doğru giderek sertleşmişti. Mataforamız olmadığı için rıhtıma bağlı üç metrelik bir direğe bağlı duran sandalımız zor durumdaydı. Yüksek dalgalar yüzünden sandalın arka ipi kopmuş, kıçı kıyıya vurmaya başlamıştı. Gece olurken sandal su alıp battı ve tehlikeli bir şekilde kıyıya çarpmaya başladı. Babam karanlıkta suya girdi, bir eliyle kıyıya tutunup bir eliyle de tamamen batık durumdaki sandalın bir tarafına ip bağlamaya çalıştı. Boynunda ve alnında damarlar şişmişti. Alçalıp yükselen dalgalar yüzünden ipi bağlamak mümkün olmuyordu. Mayomu giyip ben de denize atladım, bir elimle sandala tutunup dalgalarla beraber yükselip alçalırken bir elimle de ipi sağlam bir tarafına bağlamaya çalıştım. Sonunda başardım ve kıyıya çıktım. Babamın kalbi kötüleşti, annemden destek alıp yukarı çıktılar, ben rıhtımın girişinde yere çöküp yuttuğum suları çıkarttım. Ayağa kalkacak halim kalmamıştı. Titreye titreye yukarı çıkıp kuru bir şeyler giyip yattım. Ne kadar yorgan bulduysam üstüme çektim. Gene de titremem geçmedi.

Bütün gece rüzgarın pencereleri kıracakmış gibi sallamasını ve ahşap evin her tarafından gelen gıcırtıları dinleyerek uyumaya çalıştım. Sabah kalktığımızda sandal yoktu. Kopuk ipler bizimle alay eder gibi parmaklıklardan sarkıyordu. Çok üzülmüştüm. Doğanın gücünü yeni tanımaya başlıyordum. Yıllar sonra Rumelifeneri Balıkçı Barınağı İnşaatında çalışırken sadece bir tek dalganın bir mendireği nasıl çökerttiğine şahit olacaktım. Doğaya isyan etmek yerine bilinçli olarak karşı koyabilmek için mühendis olmam gerekecekmiş anlaşılan. Sandalımızı çalıp götüren fırtına bir gün daha sürdü. Sonra deniz sanki hiçbir şey olmamış gibi sakinleşti.

Üçüncü gün öğlen vakti Kuruçeşme tarafımızdaki Petrol Ofisi depolarından biri geldi. “Bizim motorların arasında suya gömülü duran bir sandal var sizinki olabilir” dedi. Bu sefer deniz bize acımış ve sandalımızı geri getirmişti. O fırtına boyunca koyun içini akıntıyla birlikte dolaşmış sonunda rüzgara karşı deli gibi akan Orkoz suları onu geri getirip Petrol Ofis’in kıyısında yan yana bağlı duran motorların arasına sıkıştırmıştı.
O fırtınada sol tarafımızdaki Hafız Hanımların oturduğu “Baş Yalı “dediğimiz veya Arnavutköy’lüler arasında “Makbule Atadan Yalısı” diye bilinen bir numaralı yalının sandalı da yok olmuştu. Onlar bizim kadar şanslı çıkmadılar. Sandalları geri dönmedi. Hafız Hanım, Özcan, Günay ve Tuncay kardeşlerin annesiydi. Karadeniz kökenli bir aileydiler. Ara sıra oradaki tarlalarından çuvalla fındık getirtir mahalleye dağıtırlardı. Kardeşlerden en küçüğü Günay, önce 1960’lı yıllarda Galatasaray’da daha sonraları Fenerbahçe’de kürek çekti. Ortanca kardeş Tuncay bu sporla uğraşmadı. O futbol aşığıydı. Kuruçeşme takımının kalesinde kendini yerden yere atar mükemmel kurtarışlar yapardı.

Tuncay ve Günay bir ara gençliğin çok rağbet ettiği bir diskotek işlettiler. “Yalı Diskotek” birkaç yıl sonra yerini Şölen Restorana bırakmıştı. Bebeğin meşhur balık meyhanesinin tecrübeli ahçısı patronluğa soyunmuş ve kendi gücüyle mesleğine burada devam etmeye karar vermişti. Bu küçücük olay bile bizim için bir mutluluk oldu. Çünkü ustanın Rum işi Yaprak Ciğer, Midye Dolma, Kalamar Tava, Paçanga, Palamut Köftesi, Uskumru Dolması gibi bulunması zor marifetleri vardı. Rıhtımdan yan tarafa uzanıp siparişi seslenmek yeterliydi. Kıskanılacak bir konfordu…

Kardeşlerin en büyüğü olan Özcan Ağabey, Enise Hanımla evlendi. Hasip ve Feray adında iki çocukları oldu. İkisini de zamanı gelince kürek sporunun içine çekip gurur duyarak Türkiye şampiyonu ve milli sporcu yaptım. Feray Kalaycıoğlu, karşı komşumuz Nilgün Kurtoğlu (Mumcuoğlu) ile birlikte Türkiye’nin ilk milli bayan kürekçisi oldu.

29-1957-1-temmuz-unal-yaman-madalyasini-alirken

Resim: 1 Temmuz 1957 Kabotaj Bayramı Yarışını kazanan Ünal Yaman ödülünü alırken

Kürek konusunda Arnavutköy’ün en önemli ismi şüphesiz baş yalının arka tarafındaki Yaman Apartmanında oturan Ünal Abladır. Çok uzun yıllar boyunca Galatasaray Kürek takımına sayısız kupalar, madalyalar ve sporcular kazandıran Ünal (Gürkem) Yaman’ın kızı Funda ve Damadı Yalçın Kaya da kulübün şampiyon kürekçileri arasındadır.

30-1979-feray-kalaycioglu-funda-gurkem-2

Resim: 1979 yılından bir gazete kupürü. Feray Kalaycıoğlu ve Funda Gürkem (Kaya) İki Çifte yarışını kazandıktan sonra.

Lodos fırtınalarında Marmara’dan kabararak gelen dalgalar Kandilli Burnu’na kadar Boğaz’ı kaplardı, Kandilliden sonra Boğaz’ın kıvrımları arasında kırılarak küçülürlerdi. O dalgalar küçük tekneler için tehlikeli boyutta olduğundan balık tutmak da imkansız hale gelirdi.

1960’lı yılların ikinci yarısında bir sene Şenyu Ağabey içten takma çok kuvvetli motoru olan 5-6 metrelik sağlam bir balıkçı teknesi almıştı. Lodos fırtınasının en şiddetli zamanlarında beni de alıp Kanal’a çıkıp dalgalara karşı motoru gazlar, teknenin şaha kalkarmış gibi yükselip düşerek denizle mücadele etmesinden büyük keyif alırdı. Gerçekten de çok heyecanlı ve zevkliydi, unutamadığım bir anıdır.

31-senyu-tekne-web

Resim: Lodos fırtınasında Boğaz’da dalgalar (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Komşumuz Tuncay Ağabeyin Evinrude marka 25 beygir dıştan takma motoru vardı. O zamanlar Boğazda dıştan takma motor çok az bulunurdu. Balıkçıların tercihi olan Seagull da çok dayanıklı bir deniz motoru markası idi. Daha sonra uzak doğu markaları ithal edildi.

Galatasaray Kulübü’nün tekne takip motoru olarak yıllarca 25 beygir Johnson motorunu kullandık, çok sık bozulur, Mehmet Ayata tamir edemezse Perşembe Pazarına tamire giderdi. Ben de antrenörlük yıllarımda Alp Yalman beyin Kürek Şubesi’ne hediye ettiği bir plastik tekne sayesinde her gün su alarak batan eski bir ahşap tekneden kurtulmuş, 20 beygirlik yeni Evinrud motoru yıllarca kullanmıştım.

Babam öldükten birkaç yıl sonra Ayvansaray’da yeni bir sandal yaptırdım. Hazır olunca Arnavutköy’lü Derya ile Demir’in babası Raif (Sakaryalı) Amca’nın kıçtan takma motoru olan sandalı ile çekerek eve getirdik ama ben daha önce epeyi uğraşarak Perşembe pazarındaki hurdacılardan iki yeni matafora edindim. Rıhtımın kırık yerine beton döküp mataforaları da bilyeli çelik yataklar içine oturtarak döner bir mekanizma yarattım. Böylece kötü havalarda ve özellikle de kışın mataforaları döndürerek sandalı rıhtımın içine almaya başladım. Artık Lodos Fırtınalarından korkmamıza gerek kalmamıştı.

Sandalların arkasına takılan motorlar o zamanlar çok değerli idi. Daha gelişmişi de zaten piyasada yoktu.
Bu konuda Almanya’ya gidince yaşadığım bir kültür şokunu sizinle paylaşmak isterim.

Reklamlar