Ben 14 Ocak 1980’de işe başladığımda Frankfurter Germania 1869 kulübü 110 yaşındaydı. Formaları, logoları ilk günkü renk ve dizaynında idi. Spora başlayan gençlere kulüp tarihi öğretiliyordu. Bana ilk iş olarak kulübün tarihini anlatan bir kitap verildi.

Almanya’da yaşadığımız 15 yıl, bize kültür şokları yaşatan bir hayat dilimi oldu. Bu kitabın konusuyla yakın ilgisi yok ama yaşadıklarımın küçük bir kısmını ilginizi çekeceğini düşünerek aşağıda kısaca özetledim:

***Gece 11’den sonra ve tatil günleri evlerde gürültü çıkartan aletler kullanılmıyor. Buna mutfaktaki mikserden, saç kurutma makinesine kadar her gürültülü alet dahil. Hele matkap, elektrik süpürgesi gibi yüksek sesli aletler kesinlikle kullanılmıyor. Bununla ilgili yazılı bir kanun yok ama toplum ve yakın çevre buna izin vermiyor.

***Pazar günleri balkona çamaşır asmak hoş karşılanmıyor. Site veya apartman yönetiminde bazen yazılı olarak yer alıyor. Bilmeyenler komşular tarafından uyarılıyor. Balkona veya çatıya televizyon anteni kurmak için yerel idareden izin almak zorundasınız.

***Trafikte bir aracın arkasına geçip uzunları yakıp söndürerek işaret vermek veya korna çalmak ancak çok acil bir durumda mümkün. Sadece sol sinyalinizi yakıp yol istemek yeterli. Öndeki araba hemen yol verip “Tanrı yardımcın olsun” diye arkandan dua ediyor. Çünkü belli ki acil bir durumunuz var…

***Önünüzdeki araba size bir şekilde yol vermiş ise geçtikten sonra bir el işareti ile teşekkür etmek gerekiyor. Bu hiçbir yerde yazılı değil ama yapmazsanız arkanızdakiler sizin hangi dağdan indiğinizi düşünüyor!

***Yoldaki yaya geçidine ayak bastığınız andan itibaren devletin güvencesi altındasınız. Size bu çizgilerin üstünde çarpan her araba suçlu sayılıyor ve sigortası yüklü bir tazminat ödüyor. Ayrıca yaya çizgisi olsun olmasın yola çıkan 7 yaş altı ve 70 yaş üstü herkese yol vermek zorundasınız. Hem de kornaya basmadan!!! Bu kanunlarda da yazıyor.

***Noterlik hizmetini avukatlar veriyor. Şirket kurmak için gerekli evrakları verdikten sonra bekleme süresi sadece on beş dakika, ancak istediğiniz her yerde bir işletme açmanız mümkün değil. Çevredeki benzer işletmelerin varlığını tehlikeye atmayacak, gereksiz rekabet yaratmayacak adresleri Yerel İdare ve Ticaret Odası size öneriyor, ancak oralarda iş açabiliyorsunuz. Örneğin bir hastanenin karşısındaki sokakta on tane eczane açmak onlar için Temel Fıkrası gibi bir şey.

***Orada yaşadığım on beş sene içinde sokaklarda başıboş gezen bir tane kedi köpek görmedim.

***Sadece bir kez elektrik kesildi, bir kez de su kesintisi oldu, her ikisinde de çok önceden haber verildi ve özür dilendi.

Frankfurt’ta yaşadığımız on beş uzun yıl içinde görebildiğimiz kadarıyla insanların günlük problemleri bizimkilerden çok farklıydı. Eğitim, sağlık, işsizlik gibi sorunları yoktu. Sosyal Devlet bu konuları çözmüştü. Halk yakın çevresindeki yaşama itina göstererek daha iyi yaşamaya çalışıyordu. En çok da basit selamlaşma faslında şaşırıyordum. Birisine “nasılsın” diye sorduğumda hep “çok iyiyim” diye cevap alıyordum. Ülkemizde böyle bir cevapla zor karşılaşırsınız.

Antrenör olarak da birçok kültür şoku yaşadım. Çalışmakta olan sistemin mükemmelliğini gördükçe “ben hayatım boyunca bir yarışta Alman’ları geçememiştim, eğer geçseymişim gerçekten çok ayıp olacakmış” diye düşündüğümü hatırlıyorum. “Olimpiyatlarda Kürek” adlı kitabımda Almanya’daki günlerimin iyi taraflarını biraz anlattım.

Frankfurt’tan aklımda kalan en baskın his Arnavutköy’e, evime duyduğum özlem olmuştur. Kahverengi çamurlu, bol kimyasal artıklı pelte gibi akan Main Nehri’nde antrenör motorumla bir aşağı, bir yukarı tekneleri takip ederken Boğaz’ın lacivert sularını, kuzeyden esen tertemiz havayı, denizin üstünden gelen yağmur kokusunu nasıl özlediğimi anlatmaya kelimeler yetmez.

Reklamlar