O soğuk karlı günlerin nostaljisi de farklı olurdu. Evdeki eski Salamander sobanın yerine alınan Auer marka kömür sobası buz gibi esen Karayel Rüzgarına karşı ısıtmanın dışında üstünde kestane pişirilen, balık ızgara yapılan, çaydanlıkta su ısıtılan çok işlevli bir enerji kaynağıydı. O soba sayesinde bizim evde her gün mangal yapılırdı diyebiliriz.

Sobanın üstünde Lüfer’den Şişkebap’a kadar her şeyi yapabilirdiniz. Kokusu kesinlikle içeri girmezdi. Duman, baca tarafından kuvvetle içeri çekilir ve sadece sobanın dışına damlayan yağlar kokardı. Usta bir ızgaracı olarak o yağları damlatmamayı başarmak gerekliydi.

Lüfer bazen kendini tehlikeye atma pahasına kıyıya yaklaşır, yosunların arasına saklanan İzmaritlerin peşine düşerdi. Babamın sandalı mataforadan indirip, birkaç kürek açılıp orada Lüfer yakaladığı çok olmuştur. Yakaladıklarını sandalda ayıklayıp deniz suyu ile temizler kıyıya atardı, ben de yukarıya taşırdım, annem sobanın ateşini ayarlar, balıkları üstüne dizerdi. Çıkan kokuyu bu gün bile hayalimde duyar ve yutkunurum.

Bazı ehli keyif balıkçılar gece Lüfere çıkarken sandala bir de küçük mangal alır, yakaladıkları balıkları kızartır, bir taraftan olta sallarken bir taraftan da nefis balık eşliğinde demlenirlerdi. Zaten sonbaharda Boğaz’a yolunuz düşerse bu kokunun hemen her evden sokaklara yayıldığını fark edersiniz. Lüfer o tarihlerde uygun fiyatlı, herkesin yiyebileceği bir balıktı. Neslinin tükenmesi gibi bir endişemiz de yoktu.

Unutulması imkansız olan nefis bir koku da sabahları sobanın üstünde kızartılan ekmeklerin kokusuydu. Anneannemlerde ve halamlarda da aynı kokuyu hatırlıyorum. Yalıda yaşamak arkadaşlarıma enteresan gelirdi, garip sorular sorarlardı. Örneğin apartmanda oturan arkadaşlarım bana hep “evde rutubet var mı” diye sorarlardı. Deniz kıyısında olmamıza ve ıslak deniz rüzgarını içeriye sızdıran izolasyonsuz camlarımıza rağmen evde hiç rutubet olmazdı. Tuzluğun içine rutubetlenmesin diye pirinç koymayı apartmana taşındığımız zaman öğrendim. Duvara astığımız çirozlarımız bile kupkuru dururdu.

Frigider marka buzdolabımız gelmeden önce mutfakta bir teldolap vardı. Reçeller, zeytinler, peynirler, sucuklar orada dururdu. Bizim evde fazla sinek de olmazdı ama gene de bu tür yiyecekler teldolaba konurdu. Evde rahatsız edici olan en önemli mahluklar farelerdi. Evin boş olan kısımlarında nereden geldiğini anlamadığımız yaratıklardan mutlaka her yıl birkaç tane yakalardık.

Bir de büyük bir su küpümüz vardı. Mutfakta sağlam ahşap bir ayaklığın üstünde dururdu. Altında musluğu vardı. Sucu, at arabasıyla getirdiği damacanayla suyu omzunda taşıyarak orta kata çıkartır küpün içine boşaltırdı. Boşaltırken filtre yapması için küpün ağzına iki kat tülbent gerilirdi. Su orada yaz kış aynı sıcaklıkta dururdu.
Mutfakta günümüzdeki elektrikli aletlerin hiç biri yoktu ama annemin yaptığı börekler, pilakiler yakın çevremizde çok meşhurdu. Hemen her hafta sonu Arnavutköy’de oturan babamın Galatasaray Lisesinden en yakın arkadaşı “Amcaoğlu” diye çağırdığı Faruk amcalar bize gelirlerdi.

Faruk Kalabay, o zamanların meşhur gurmelerindendi. Büyük otellerin ahçılarını tanır, Sirkeci’deki İstanbul Lokantası’nın dönerini, Karaköy’deki Liman Lokantasının içi kaşarlı bonfilesini etrafındakilere hep o tattırırdı. Özellikle o yıllarda adı geçen iki lokantanın da ahçıları koyu Galatasaraylıydı. Faruk amca beni oralara götürür sonra garsona beni gösterip “yanımda Galatasaraylı bir sporcu var” diye içeriye mesaj yollardı.

Ahçılar da hem porsiyonu ona göre düzenler hem de Faruk amcayı selamlamaya dışarı gelirlerdi. Bundan pek hoşlanırdı. Bir taraftan yemeğini yerken bir taraftan da bana “bonfilenin bile iyi ve kötü tarafları vardır, ahçıyı tanımazsan paranla rezil olursun” diye nasihat çekerdi. Faruk amca, tanımadığı bir lokantaya giderse yemeğin sonunu beklemez, garsona bahşişi yerine oturur oturmaz verirdi. Böylece kaliteli hizmeti garantiye aldığını söylerdi. Aslında o kadar itina ile seçerek özel yemekler ısmarlardı ki garsonun ona özel ilgi göstermemesi mümkün değildi.

 

111-ali-sungur-hilton-ekibi-web

Resim: Soldan: Faruk amcanın ağabeyi Adnan Kalabay, İnge (Adnan amcanın arkadaşı), Emel Kalabay (Faruk amcanın eşi), İbrahim Ayral, Annem Nazan hanım, Sevim Ayral (İbrahim amcanın eşi), Faruk Kalabay, Babam Ali Sungur, Şeref Cenger. Hilton Otelinin terasında. (1950’li yıllar)

Faruk Kalabay, evlerde hanımların yaptıkları her yemek için mutlaka bir yorum yapardı. O, bir yemeğe “güzel olmuş” dedi mi evin hanımı pek sevinir mutlu olurdu.
Faruk Amcalar ve babamlar o yılların önemli sosyal faaliyetleri olan balolara da giderlerdi. Aşağıda o yıllarda çekilmiş resimleri ekledim:

112-1955-19-subat-demokrat-parti-balosu
Resim: 1955 19 Şubat Demokrat Parti Balosu, Taksim Belediye Gazinosu

 

113-1957-yilbasi-balosu

Resim: 1957 31 Aralık Yılbaşı Balosu, Hilton

 

114-1958-yilbasi-balosu

Resim: 1958 Yılbaşı Balosu, Hilton
Yıllar sonra Galatasaray Kulübünde yöneticiliğimizi yapacak olan Şeref (Cenger) ağabeylerin Mecidiyeköy’de in cin top oynayan geniş bir arazinin ortasında bahçe içinde bir evleri vardı. O zamanlar orası dağ başı sayılırdı. Günümüzde Şişli’deki Cevahir Alışveriş Merkezinin yerinde eskiden belediye otobüslerinin garajı vardı. Daha önceki zamanlarda da orası Tramvayların manevra yaptıkları son durak ve depoydu. Taksim Şişli Tramvayları oradan geri dönerlerdi. Ondan sonra da medeniyet yoktu. Yol bile topraktı ve genişliği ancak bir araba geçebilecek kadardı. İleride sadece boş araziler, bahçe içinde tek tük evler bulunurdu. Bu günkü İstanbulluların bir zamanlar Mecidiyeköy’de dut bahçeleri olduğuna inanmaları biraz zor olabilir. Günümüzde nedense dut mevsimi o kadar çabuk geçiyor ki, bazı seneler tadamadan bitip gittiği oluyor.

Reklamlar