Unutamadığım basit tatlardan biri de küçüklüğümden kalmadır. İlkokul üçüncü sınıftaydım. Kızamık hastalığını atlattıktan sonra ilk olarak ateşim düştüğünde bir sabah kendimi iyi ve acıkmış hissettim. Annem kızarmış ekmeğin üstüne tereyağ, beyaz peynir ve çilek reçeli sürüp getirdi. Sadece tadını değil kokusunu bile hala hatırlarım. Çilek tabii ki Arnavutköy çileğiydi, unutmak mümkün mü?

İstanbul’un herkesin hemfikir olduğu lezzet noktalarından biri de Beyoğlu’ndaki İnci Pastahanesi’ydi. 2000’li yılların başında büyük bir paket Profiterol yaptırıp Antalya’daki özlem çeken dostlarımıza götürmek istemiştim. Paket yapmadan önce nereye götüreceğimi sordular. “Antalya” deyince “olmaz veremeyiz” dediler. “Yolda ısıyı kontrol edemezsiniz ve bozulur” diye vermemekte inat ediyorlardı. Onları buz kutusunda kuru buz koruması altında bozulmadan götüreceğime ikna ettim de ancak paketlediler. Yaptığı işe, sattığı ürüne saygısı olan insanlardı. Başarılı olmaları ve kalitede süreklilik sağlamaları da bu konuda bir numara olmalarını sağlamıştı. Böyle esnafa saygı duyulur.

Saygı duyduğum bir başka işinin ehli kişi de Vefa Bozası’nın sahibi son jenerasyondan Sadık Vefa’dır. Sadık, en küçük detaya kadar bizzat işi takip eden, titiz olmakla kalmayıp bu tarihi ürünü çağdaş bir pazarlama mantığı ile insanların beğenisine sunan ender rastlanan bir kişidir.

Anılarımın arasında İstanbul’la ilgili çok lezzet noktası vardır. Onlardan biri olan Faruk amca sayesinde tanıdığım Karaköy’de Postane Sokağı’nın sonundaki salaş balıkçı hala o kadar güzel Trança şiş yapıyor mudur acaba? (Daha doğrusu Trança diye bir balık hala var mı acaba?) Faruk amca 1960’lı yıllarda Karaköy’deki Türk Ticaret Bankası’nın Müdürüydü. Bir gün beni öğlen yemeğine çağırdı. Karaköy Postane Sokağı’nın köşesindeki Mabel’den fıstıklı helva alıp paket yaptırıp ceketinin cebine koydu, çok şaşırmıştım. Galatasaray Lisesinden Lord lakaplı gurme banka müdürü Faruk Kalabay helvayı cebine koyup beni nereye yemeğe götürecekti acaba? Sokağın dibindeki perişan görüntülü bir balıkçı lokantasına gittik. Hala o güzellikte yapılanını bulamadığım bir balık çorbasının ardından şişte Karides ve Kağıtta Levrek yedik. Yemekten sonra da cebindeki helvaları çıkarttı masaya yaydı, onları da masadaki diğer kişilerle paylaşarak yedik. Karaköy’deki büyük firmaların patronları da aynı şekilde davranıyorlardı. Ağzının tadını bilen herkes oradaydı anlaşılan. Trança Şiş’i de mükemmel yaptıklarını daha sonraki gidişlerimde keşfettim.

Reklamlar