İstanbul’un iki hakim rüzgarı Poyraz ve Lodos, insanları çok etkileyen birbirine zıt hava basıncı ve sıcaklıklarını beraberlerinde getirirlerdi. Lodos havalarda şehrin iç kısımları yapış yapış rutubetli ve baş ağrıtan bir basınçla yaşanmaz bir hal alırdı. Güneyden esen Lodos, Boğaz’ın ortasındaki akıntıya da karşı koyar ve akışını engelleyerek suyun seviyesini yükseltirdi.

Normal olarak rıhtımın sudan on santim yüksekte duran basamağı o günlerde su altında kalırdı. Kuvvetli ve sürekli olarak kuzeyden esen Poyraz rüzgarı ise akıntıyı hızlandırır ve su seviyesinin düşmesine sebep olurdu. Kıyıda yosunlar ve midyelerin bir karışlık kısmı su üstünde kalır ve hemen sararırlardı.

Yazın Lodosun yapışkan estiği günlerde şehirden eve döndüğümde üstümdekileri yırtar gibi çıkartır kolay bir şeyler giyip doğru rıhtıma inerdim. Bu anlattıklarım kürek çektiğim senelerden aklımda kalmış. Onun için sandalı mataforadan indirip o güneşin altında balığa çıkarken mutlaka uzun kollu ince pamuklu bir şeyler giyerdim. Güneş insanın enerjisini alırdı. Yarış sporuyla uğraşanlara yazın güneşte yatıp yanmak, denizde uzun süre kalmak yasaktı.

O günlerde sandalı genellikle İzmarit’e çıkmak için kullanırdım. Kıyıdan toplanan birkaç midyeyi açıp, bir tahta parçasının üstüne yayıp küçük parçalara ayırırdım. İki iğneli İzmarit oltasıyla avlanırdım. Galatasaray Adasının arkasında Ortaköy tarafında büyük dubalara bağlı duran römorkörler vardı. Boğaz’da onları ara sıra arkalarında birkaç mavnayı akıntıya karşı zar zor çekerken görürdünüz. Genellikle orada kıpırdamadan bağlı dururlardı. Sandalla arkalarına saklanır rüzgarın kuytusuna kaçar büyük demir zincirlerinin halkalarına bağlanırdım.

Sandalınızı bir yere bağlamak istediğinizde akıntı, dalga ve rüzgar tesiriyle sürüklenir, iki elinizle ipe düğüm atacak vaktiniz olmayabilir, mutlaka balıkçı düğümlerinden en çok kullanılan birkaç tanesini çalışmış olmanız gerekirdi.

Ben o bakımdan şanslıydım. Şenyu Ağabey sayesinde en gerekli düğümleri gözüm kapalı atabilirdim. Bu küçük ama önemli tecrübe birikimi yıllar sonra Frankfurt’ta motor ehliyeti imtihanında işime yaramıştı.
Kuruçeşme’deki o büyük dubaların çapaları ve zincirleri 5-6 kulaç dipte İzmaritlerin en sevdiği ve yuvalandığı yerler olurdu. Büyük İzmaritler Lodos havada su bulanınca acıkır ve kokusunu alabildikleri anda karşılarına çıkan midyelere saldırırlardı.

Arnavutköy Koyu’nda özellikle tatil günlerinde birçok sandal balığa çıkar, koyda demirli duran takaların arkalarına bağlanır, zincir şeklinde birbirine bağlı sekiz – on tekne midye ile İzmarit bekler veya tembel tembel İstavrit Çaparisi sallarlardı. Bazı takaların asabi kaptanları sandalların bağlanmasını istemez, “demir tarıyor” diye bahane ederek sandallara bağırırlardı. Daha sakin, ehli-keyif olan kaptanlar da mürettebat ile birlikte olta sallayıp denizin, güneşin, balığın keyfini çıkartırlardı. Hele arkada bağlı duran sandallarda bikinili bayanlar olunca hiç itiraz eden kaptana rastlamadım…

154

Resim: Arnavutköy Koyunda demirli duran bir Kosterin ardına bağlanmış sandallar.

Bazen de adanın Arnavutköy tarafındaki büyük gemilerin yanaştığı dubanın zincirlerine bağlanırdım. Oraya arabalı vapurlar ve diğer büyük ada seferi yapan vapurlar gelirdi. Onlar mazot depolarını doldururken etrafa yayılan koku balık, midye ve yosunlarla karışırdı. İşte bu benim unutmadığım Lodos kokusudur. O vapurların arasında Fenerbahçe ve Paşabahçe adında iki tanesi vardı, resmini çerçeveletip duvarıma asmak isterim. O kadar zarif ve alımlıydılar ki…

Bazen tam gaz verip ince burunlarıyla suyu yararak ve köpüklü dalgalar bırakarak Karadeniz’e doğru giderlerdi. Boğaz’daki herkes onlara hayrandı. Öğrendiğime göre Paşabahçe’yi hurdaya ayırmışlar, Fenerbahçe’yi de Rahmi Koç kurtarmış, müzesine almış. Biraz daha küçük olan şehir hatları vapurlarında kaptan köşkünün yanında özel bir numara olurdu. Halas, Sütlüce, Büyükdere, Kalender gibi isimleri o numarayla birlikte anılırdı. Her birinin dış görünüşü, kamara lombozları, kaptan köşkünün ahşap süsleri farklıydı ve onları çok uzaklardan adı ve numarasıyla tanırdık. Bu işe Vaniköy’deki yalıda büyükbabam sayesinde alışmıştım. Bana hepsinin özelliklerini ezberletmişti. Beyaz bir kağıt buldu mu hemen çarık gibi ortası eğik Sütlüce’yi veya vakur duruşlu ve en hızlıları olan 71 Halas’ı çizerdim. Sabahları Eminönü’nde köprüden kalkan 67 Kalender, Sarıyer’e kadar gider ve genellikle turistleri gezdirmek için ideal bir gösteri aracı olurdu.

Deniz aşkı bizim günlük hayatımıza da işlemişti. Deniz ile ilgili olan her yazıyı, kitabı okur, bir film geldi mi kaçırmazdık. Erdal ile hafızamızı zorlayınca iki önemli filmi hatırladık. Jacques Cousteau’nun 1956 yapımı Sessiz Dünya filmini Yeni Melek Sinemasında, Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz adlı kitabından 1958 yılında beyaz perdeye uyarlanan ve Spencer Tracy’nin oynadığı filmi Site Sinemasında izlemiştik. Site Sinemasında o yıllarda Suarede (Akşam Seansında) filmden önce İlham Gencer piyano çalardı. Bilet bulmak zor olurdu. İstanbul o zamanlar daha bir sanatseverdi sanki… Günümüzde yaşıtlarımın televizyonlarda hayranlıkla seyrettiği belgeselleri kaç genç arkadaşım izliyordur acaba?

O sıralarda aslında benim hayatım deniz, sandal, balık, rıhtımın kıyısında denizin içindeki yaratıklar ve onun çevresindekilerdi. Kıyıdaki çocukların en sevdiği meşgalelerden biri gemilere, motorlara yüzerek yaklaşmak, el sallamak “kaptan amca düdük çal” diye bağırmaktı. Bazen çalarlardı. Arnavutköy İskelesi’ne yanaşan gemilere tırmanıp denize atlamak da yasak ama zevkli bir işti.

Yağmurlu havalarda denize girmek de Boğaz kıyısında oturanlara özel bir lükstü. Denemeyen nasıl bir zevk olduğunu hayal bile edemez. Olağanüstüdür.

155-arnavutkoy-iskelesi-web 156-arnavutkoy3-web 157-arnavutkoy1-web

Resimler: Arnavutköy Vapur İskelesinde eski ve yeni tabelalar. Fotoğraflar 06.02.2008 tarihinde Erdal Günsel tarafından çekildi.

Arnavutköy İskelesi’nin önünden kazıklı yol geçmeden önce ve bina Denizcilik İşletmesine aitken çok şık bir tabelası vardı. Daha sonra o güzel tabelalar bütün diğer Boğaz İskeleleri’nde olduğu gibi kayboldu.
Arnavutköy koyunda yaşayan kıyı çocukları arasında en sevilen eğlencelerden biri de bütün Boğaziçi kıyılarında olduğu gibi sandal batırmaktı.

Reklamlar