1985 yılında Frankfurt’ta iş ortaklığı yaptığımız İspanyol aile Alvarez’ler “yaz tatilini hep birlikte İspanya’da geçirelim, sizi Almanların Hollandalıların bilmedikleri tenha bir yere götürelim” dediler. Saflığımızdan kabul ettik.


İki araba çoluk çocuk iki gün yol yapıp İspanya’ya gittik. Vardığımız yer Barcelona’nın güneyinde Akdeniz kıyısında hakikaten tenha bir köşeydi. Hatta in cin top oynuyordu diyebiliriz.

Tabii bizim gibi zengin şehirliler gelip kumsala yayılıncaya kadar! Bu rolü farkına varmadan çok iyi oynamıştık.

Alman plakalı arabalarımızla pansiyondan bozma otelin önüne büyük bir havayla yanaştık. Rafael bana “eşyalarını yukarı taşıdıktan sonra kumsal için getirdiklerimi taşımama yardım eder misin” dedi. Ben de bavullarımızı odamıza taşıdıktan sonra yardıma indim.

Rafael’in arabasının bagajından önce büyük bir plaj şemsiyesi çıktı. Sonra katlanan koltuklar ve bir minik masa geldi. En sonunda da ağır bir buz kutusunu zar zor kumsala taşıdık. Mari ve Emel biraz sonra çocuklarla beraber yanımıza geldiler. Onların iki kızı vardı. Gül ile beraber doğal olarak hemen denize koştular. Almanya’da okulla birlikte havuzlarda yüzme dersi aldıkları için korkacak bir şey yoktu. Mari büyük havalarla koltuklardan birine kuruldu. Bize de oturmamızı söyledi. Rafael de merasimle buz kutusunu açtı. İçinden bir şişe şampanya ve soğuk bardaklar çıkarttı.

Koskoca kumsalda çok zibidi bir şekilde tek başımıza bir parti başlattık zannederken arkamızı dönüp baktığımızda bir de ne görelim. Köyün bütün kadınları yolun kenarındaki alçak duvarın üstüne oturmuş, ayaklarını sallayıp alay ederek bizi seyrediyorlar ve dedikodu yapıyorlar. Birden bire “tıpkı bizim oralardaki gibi” diye düşündüm. Bir tek ellerinde kabak çekirdeği eksikti. Onlara göre biz tam zengin, görgüsüz şehirli havasındaydık.

Mari, Madrit’li olmakla övünür, kendisini yüksek sosyeteden sayar ve Rafael’in köyden gelen biri olduğunu anlatır hatta konuşması ile bile alay ederdi. Şimdi onun egosunu tatmin etmek için kumların üzerinde şampanya içerken hepimiz o beğenmediği köylülerin (!) alay konusu olmuştuk.

Bu sahili Rafael’in dediği gibi sadece Almanlar değil daha İspanyollar bile keşfetmemişti. Her sabah erken saatte sahil boyunca koşuyordum, deniz ve kumsal çok temizdi, gerçekten de medeniyet henüz buraları kirletememişti.

Kaldığımız otel öyle salaştı ki üst katta duşta fazla kalırsanız alt kata sular akıyordu. Yemeklerde de çok problem yaşıyorduk. Oteli işleten adam ve karısı mutfakta bütün gün uğraşıp sofraya garip ürünler getiriyorlardı.

Bir gün akşam yemeğinde tepsi içinde parçalanmış balıklar gelince ağzımızın tadı kaçtı. Karı koca mutfağa girip fırında tepsiyle balığı güzel pişirmişler de sonra börek keser gibi parçalamaya kalkmışlar. Adamcağız aslında çiftçi olduğunu, denizden, balıktan hiç anlamadığını itiraf edince Emel’le birlikte işe el atmak zorunda kaldık.

Ertesi sabah kasabanın balıkçılarının olduğu yere gittik. Barbunyalar, Kalamarlar ve Karidesler aldık. Mutfaktaki kadınlara onları istediğimiz gibi hazırlattık. Akşam yemekten önce Karides Kokteyli için babamın reçetesiyle bir sos hazırladım. Bir de muhteşem Kalamar Salatası yaptım. Ona da özel bir sos ayarladım. Yemekten sonra tabaklarda bir tane bile Barbunya kalmamıştı.

Masadakilerin yüzündeki memnuniyet ifadelerini gören otel müdürü “bütün sezon burada kalın, yemekleri siz denetleyin otel size bedava” dedi. Günün birinde işsiz kalırsak İspanya’da işimiz hazırdı artık…
Ortağım Rafael balık tutmaya heveslenip duruyordu. Çarşıdaki balıkçılarla konuştum, yemli olarak İzmarite benzer bir balık yakalandığını söylediler fakat denizde nedense hiç sandal görülmüyordu. Ben gene de oltaları hazırladım. Otelin meraklı ve çok hevesli garsonunu da yanımıza alıp plastik botla denize açıldık.

Doğal olarak kürekte ben oturuyordum. Hiç plastik botta kürek çektiniz mi? Çok aptal bir iştir. Çizgi filmlerdeki gibidir. Hele bizim gibi profesyoneller için oldukça aşağılayıcıdır diyebilirim. Neyse, su dümdüzdü. Kıyıdan biraz açıldık. Oltaları salladık. Gerçekten çok balık vardı. Ege kıyılarında çıkan Sarpa benzeri kolay yakalanan bir balıktı. Boyuna atıp çekmeye başladık. Küçük bir kovamız vardı.

Balıklar kovayı doldurunca etrafa bir göz attım. Akıntıyla kıyıdan epeyi uzaklaşmıştık. Rüzgar da çıkmış deniz dalgalanmıştı. Açıktan kıyıya doğru büyük ölü dalgalar gelmeye başlamıştı. “Artık dönelim sonra zor olacak” dedim. Oltaları topladık. Keyfimiz yerindeydi. Birazdan başımıza geleceklerden haberimiz yoktu. Başladım kıyıya doğru kürek çekmeye. Açık denizde sanki olduğumuz yerde duruyormuş gibiydik. Sonra dalgalar yükselmeye başladı, kıyıya yaklaştığımızı anladık. Kıyı dümdüz kum olduğu için tam olarak uzaklığı anlaşılmıyordu ve şimdi ürkütücü şekilde yükselerek beyaz beyaz kırılan, köpürerek kıyıya saldıran dalgalar gözükmeye başlamıştı. Biz de o dalgaların üstünden geçip kıyıya gitmek zorundaydık.

Yaklaştıkça dalgalar daha da yükselmeye başladı ve işin kötüsü biraz ileride tepelerinin vahşice sesler çıkartarak köpürerek kırıldığını görüyorduk. Sonunda kaçınılmaz olarak o son noktaya geldik. Büyük bir dalga bizi alıp ileriye sürükledi ve bundan sonra gelen dalga o üstü köpüren hızlılardan biri olacaktı. Garsonla Rafael kıyıya doğru baktıkları için arkalarında yükselen ve köpüren vahşi dev dalgayı görmediler. Tam iki dalga arasındaki çukurun dibindeydik. Görüntü dehşet vericiydi. Gürültünün içinde “sıkı tutunun” diyemeden yükselen, vahşi bir sertlikle köpüren ve hızlanan su kütlesi bir tokat gibi bize çarptı ve altımızdan botu uçurdu, biz de hep birlikte suya düştük. Refleks olarak ayaklarımız yere değince ayağa kalktık. Meğerse su sadece belimize kadar geliyormuş.

Bot bir tokatta altımızdan sıyrılıp kıyıya kadar adeta uçarak gitmişti. Onların suratındaki şaşkınlık görülmeye değerdi. Kıyıdan alkışlar ve kahkaha sesleri geliyordu. Ellerimizde balık oltaları yarı belimize kadar suyun içinde aptal aptal bize ne oldu diye duruyorduk. İçi balık dolu kovamız da suya düşmüştü. Balıklar yarı baygın kaçışmaya çalışıyorlardı. Hemen ellerimizle toplayıp tekrar kovaya doldurmaya başladık. Durumu merak eden ve elbiseyle suya giren bir köylü kadın eteklerini toplayıp yanımıza kadar yürüdü İspanyolca bir şeyler söyledi. Rafael’le garson gülmekten suya düştüler. “Böyle balık yakalandığını bilmiyordum, ben de yakalayabilir miyim” demiş.

Kıyıya çıktığımızda çocukların ve hanımların maskarası olduk ama en azından yakaladığımız balıklar vardı. Komik bir tecrübeyle neden gün boyunca denizde kimsenin olmadığını anlamış olduk. Meğerse profesyonel balıkçılar gece açılıp, güneş doğarken Akdeniz’in azgın dalgalarına bulaşmadan dönerlermiş.

Reklamlar