Çok güzel bir gündü. 1956 yazının sonuna geliyorduk. Güneş hala sıcacık, deniz hala pırıl pırıl ve balık doluydu. Sabah erkenden midyeleri çıkartıp İzmarit için hazırladım ama o gün araya başka bir iş sıkıştırmamız gerekiyordu. Okula kaydım yapılacaktı. Nedense evde değişik bir heyecan hissediliyordu. Annemle beraber evimizden biraz ilerideki Arnavutköy İlkokulu’na gittik. Okul, Amerikan Kız Koleji’ne çıkan yokuşun köşesindeydi. Arnavutköy’ün eski, yıkık dökük, tarihi ahşap evlerinin arasında duran o bina gri renkli, modern ve ciddi görünüşlü büyük bir yapıydı. Bahçeden geçip ana binaya birkaç basamakla çıkıp büyük kapıdan içeriye girdik. Kayıt işlemleri çok uzun sürdü. Resimler, kağıtlar el değiştirdi, bir yerler imzalandı.

Sonra annem Müdür Bey’in odasına bir nezaket ziyareti yapmak istedi. Müdür Zeki bey; “Ooo Celal bey okula mı başlıyor? Artık zamanı gelmişti!” diye şakalaşarak bizi karşıladı. Babamın hatırını sordu, ne de olsa Sarrafburnu Mahallesi’nin en eski evinde oturan, mahallenin kıdemli ailelerinden biriydik. Kısa bir sohbetten sonra annem gururla benim evde daha şimdiden okumaya başladığımı söyleyince müdür yanına çağırdı, alfabeyi açtı, bir kaç sayfa ileri gitti ve bana “oku bakalım” dedi. Okudum. Ama sesimi çıkartmadım. Sadece başımı salladım. Müdür okuyamadığımı sanarak birkaç sayfa geri geldi, “burayı oku” dedi. Daha kolay bir yerdi. Bütün sayfayı hızla okudum. Gene başımı salladım. Benden ses çıkmayınca müdür yüzü kızaran anneme “heyecandandır, ben eminim, o en iyi talebemiz olacak” dedi ve dışarı çıktık. Annem hiddetle ve canımı acıtıncaya kadar elimi sıktı, “neden okumadın, evde okuyordun” dedi. Ben de “okudum” dedim. “Ama sesini hiç çıkartmadın” dedi, “yüksek sesle oku demediniz ki” dedim. Benim “Alman Kafalı” olduğum aslında o anda belgelenmişti. Annem çok gücenmişti. Sanki müdüre hava atar gibi bir duruma düşmesine içerlemiş, benim de mahsus yaptığımı düşünmüştü.

Aslında müdüre söyledikleri doğruydu. Evde aylar önce oturma odasındaki ahşap antika dolabın alt çekmecesinde resimli mecmualar bulmuştum. Resimler iki sayfada siyah beyaz ve onu takip eden iki sayfada renkliydi. O çekmece ahşap, cila ve küf karışımı bir şey kokuyordu. O dolap yıllar sonra hala annemin evindedir ve çekmeceler de hala öyle kokar. Sonraları öğrendiğime göre Sedir Ağacı olduğu için öyle güzel kokarmış. Mecmuaları eve gelen herkese okutup resimlerini takip ederek ezberliyordum. Pekos Bill artık benim hayal dünyamı dolduruyordu. Kementler yapıp onun gibi atmaya çalışıyor, Teksas’ta yaşıyormuş gibi hayaller kuruyordum. Günün birinde benim nazımı en çok çekenlerden Nuran Teyzemin kucağına oturup “şimdi ben sana okuyacağım” demişim. O da şakaya katılarak “oku bakalım” demiş. Ve ben her resim karesinin içindeki balonlarda yazanları tam olarak okumuşum. Resimlere bakarak ezberlediğimi sanmışlar. Oysa o zamanlar bilinmeyen bir şey vardı: ezberleme kabiliyetim sıfırdı. Aslında aynı günlerde gazetelerdeki resimli romanları da okumaya başlamıştım ama kimseye söylemiyordum.

Sormuyorlardı ki… Yaz mevsiminde günün en büyük eğlencesi olan balık tutmak ve denize girmekten artan bütün zamanlarımda mutlaka okuyabileceğim bir şeyler buluyordum. Eve alınan Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerindeki resimlerin, karikatürlerin, resimli ilanların yazılarını merakla okumaya çalışıyordum. Gazetenin son sayfasının tepesindeki kocaman “Ak-tü-a-li-te” yazısını bile heceleyerek çıkartmıştım ama ne anlama geldiğini bilmiyordum. Tam okula başladığım yıl ile ilgili neden aklımda kaldığını bilemediğim bir olay da kesme şeker kıtlığı idi. Çaya toz şeker koyardık, kesme şeker nedense yoktu ve evde bu konuda çok sık konuşuluyordu. Kaşığı önce çaya sokup ıslatıp sonra şeker kasesinin içine daldırıp yapışan şekerleri yalamayı çok severdim, nedense annem buna çok kızardı…

Yaz biterken okul zamanı yaklaşıyordu. Evimizin Arnavutköy tarafındaki komşu yalının rıhtımında yolu gören en uç köşeye gidip parmaklıkların üstüne oturup balık yakalarken kısa süre sonra bu rahatlığın biteceğini düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Orada oturup oltaya vuracak olan İzmaritleri beklerken yoldan geçen okul üniformalı çocukları seyredip bu işe pek de hevesli olmadığıma karar vermiştim, çünkü dikkatimi çeken önemli bir şey vardı: “Okula giden çocukların suratı hep asık oluyordu.” Ancak zil çalıp ders bittiğinde okuldan çıkınca gülmeye ve eğlenmeye başlıyorlardı. Bu işte bir numara vardı. Galiba okul sıkıcıydı…

Reklamlar