Mogan gölünde yapılan antrenmanlardan birinde de çok ilginç bir kaza olmuştu. Sınavlarım dolayısıyla bana tanınan çok özel bir imkanla kamp sırasında tam üç kez sabah en erken uçakla İstanbul’a imtihana gelip öğleden sonra Ankara’ya dönüp antrenmana yetişiyordum.


Bir gün gene bu uçuş-imtihan-uçuş trafiğini tamamlayıp otele geldiğimde Dört Tek ekibini üzgün bir şekilde oturmuş tartışırken buldum. Sabah antrenmanında büyük bir balık İtalyan – Donoratico yapımı teknemize kafa atıp kocaman bir delik açıp kaçmıştı. Hemen batmışlar ve motorun yardımıyla tekneyi kıyıya çekmişler. Tamir için İstanbul’dan Cahit Ustayı getirtmek üzere harekete geçmişler. Birkaç gün Mogan kulübünün Salani marka teknesiyle çalıştık. Cahit usta iki günde tamirini bitirdi.

Ben gene bir uçuş-imtihan-uçuş trafiğinden sonra otele geldiğimde bu sefer herkesi acayip bir kasılma ve memnuniyet içinde buldum. Tekneyi batıran balığı sazların arasında yarı baygın bulmuşlar, kafasına bir kürek patlatıp öldürüp teknenin içine almışlar. Akşam kızartıp yiyecekmişiz. Hakikaten anormal büyüklükte bir Turna balığıydı. Balık herhalde tekneye çarptıktan sonra sakatlanmış ve gölün bir tarafında sazlıkların arasında yaralı bir vaziyette bulunmuştu.

Şu kafasına bir kürek patlatma işini biz Erdinç’le daha önceleri İki Çifte teknesinde çok yapmıştık. Belirli zamanlarda Mogan gölünde Alyanak denilen pullu ve karnı kırmızımsı renkte balıklar suyun üstünde öbeklenir ve yüzlercesi bir arada zıplamaya başlarlardı. Erdinç küreklerinden birini sudan çekip kucağına alır, diğerini de suya vurmak üzere çıkartıp palasını havaya dikerdi. Ben de yavaş yavaş siyayla tekneyi geri geri sürüye yaklaştırırdım. Yeterli bir yakınlığa gelince Erdinç küreği giyotin gibi keskin tarafıyla hızla suya indirirdi. Mutlaka bir kaç balığı ya öldürür ya da sersemletirdik. Hemen yanaşıp hepsini teknenin içine doldururduk. Tatlı su balığı hiç bir zaman bize deniz balığının tadını vermezdi ama balık özlemi ve onu avlamanın verdiği zevkle pek beğenmesek de yanında bol soğanlı yeşil salata, taze ekmek, devamını da helvayla zenginleştirip yerdik.

Benim için lezzet bakımından birinci balık her zaman Lüfer olmuştur. Onu Kalkan takip eder. Kılıç bir zamanlar Boğaz’da yakalanan bir balıktı sonraları çok azaldı ve küçük oldukları için yakalanmaları yasaklandı. Karadeniz’e has küçük Tekirler, Çingene Palamutu ve Uskumru daha sonraki tercihlerimdir. Bir zamanlar Kuruçeşme ve Ortaköy arasındaki kömür depolarının açığındaki kumlukta Pisi Balığı çıkardı. Çok lezzetli idi.

Çok eski tarihlerde 5-6 yaşında olduğum sıralarda Şenyu ağabeyin bizim evin kıyısındaki mağaraya daldığını ve elleriyle Istakoz çıkarttığına şahit oldum. Evimizin altında 3-4 metre derinlikte bir mağara olması beni çok heyecanlandırırdı. Daha sonraları ben de oralara dalacak yaşa geldiğimde aslında onun bir mağara olmadığını, sadece evin temelini teşkil eden büyük taş bloklardan birinin denizin derinliklerine kayması sonucunda açılan bir oyuk olduğunu anlamıştım. Onun için evimiz yandaki yalıya yaslanmış gibi hafif çarpık duruyordu. Istakozlar işte bu oyuktan çıkıyordu. Şenyu Ağabey’in o yaratıkları kıskaçlarıyla üstüme doğru sallamasından çok korkardım. Babam ve amcam onları çok güzel pişirirlerdi.

 

65a-babam-amcam
Resim: Babam Ali Sungur, Muhittin Amcam, Mediha Yengem, annem Nazan Hanım (1950’ler)

Muhittin Amcam Adapazarı Zirai Donatım Fabrikası Teknik Müdürüydü. Yazları kısa süre bize gelirlerdi. O zamanlarda babamın keyfi çok yerinde olurdu, amcamla birlikte Strauss ve Lehar’ın operetlerinden Almanca parçalar söylerlerdi. İkisinin de Almanya’da eğitim almış olmalarının dışında dikkati çekecek kadar güzel bariton sesleri vardı. Zaten evimizde klasik müzik hiç eksik olmazdı. İstanbul’da icra edilen bütün klasik müzik konserlerine ve operalara gidilirdi.

Ailemiz denizle iç içe yaşarken anlatılan bazı ilginç hikayeler de vardı. Bunlardan biri de esrarengiz bir Fok Balığı ile ilgiliydi. Yalının rıhtımında deniz seviyesinde, dalgaların inip çıktığı geniş bir basamak vardı. İlkbahar geldiğinde Arnavutköy Tramvay Yolu üstündeki küçük aktar dükkanını işleten Manol’dan kezzap alır, basamağa döker üstündeki kaygan tehlikeli yosunları temizlerdik.

Halalarımın ve babamın ayrı zamanlarda anlattığına göre çok eski zamanlarda Eylül – Ekim aylarında Lüfer Balığı akını zamanında bazı sakin gecelerde büyük bir Fok Balığı o basamağa çıkıp yatar ve oflayıp poflayarak kendine has bir nefes alma sesi çıkartırmış. Benzeri bir hikaye de Kandilli’li arkadaşlar tarafından Erdal’a aktarılmış. Rivayete göre Lüfer aylarında Kandilli Vapur İskelesinin altına gelen bir Fok Balığı varmış, nefes alıp vermesi duyulurmuş.

65b-kandilli-1970

Resim: Kandilli İskelesi eski günlerde

Fok Balığı denince kürek takımımızın duayenlerinden ve babamı en iyi hatırlayanlardan biri olan Kemal Onar Ağabeyin anlattıkları aklıma gelir. 1940’lı yılların başında Kartal-Pendik parkurunda bir kürek yarışında dümende otururken teknenin yanında bir Fok Balığının su üstüne çıktığını anlatmıştı.

Boğaz’da Fok Balığının varlığı eskiden beri konuşulurdu. Suadiye Dalyanı’nda senede 3-4 Fok’un ağlara takıldığını bir yerlerde okumuştum. Hatta ben 8-10 yaşlarındayken Galata Köprüsü’nde bir çadırda Yaşar adlı ehlileştirilmiş bir Fok Balığının gösteri yaptığı anlatılırdı. Tarihçiler daha iyi bilirler.

Doğup büyüdüğüm eski yalının da tarihi pek bilinmezdi, yıllar sonra bazı araştırma kitapları sayesinde az da olsa bilgilenmek şansını buldum.

Reklamlar