Rekabet kelimesi geçince yarışçılıkla geçen gençlik yıllarımın şuur altına kazıdığı korkulu bir anıyı aktarmak istiyorum. Konu “rakipleri küçümsemek” olarak da kısaca özetlenebilir. 1969 yılında Erdinç ile bir yıl önce kurduğumuz İki Çifte ekibimizin keyfini sürüyorduk. Geçen sezon bütün yarışları kazanmış, adeta parkurlarda karşımıza çıkacak rakip bırakmamıştık. Sezonun ilk yarışı için Mayıs ayında Ankara Mogan gölünde startta yerimizi aldık. Kendimize çok fazla güveniyorduk ve fazla bir heyecanımız yoktu.

Seneler sonra Almanya’da katıldığım antrenör kursunda bize bu heyecanın aslında gerekli olduğunu öğretmişlerdi. Hiç heyecansız olarak girilen bir yarışta adrenalin salgısı yeterli seviyede olmadığından konsantrasyon ve performans düşüşü gözlenmekteydi. Bu bilimsel olguyu o yıllarda bize anlatan olmamıştı ama yedi uzun dakika süren acı bir tecrübeyle öğrenecektik.

133-1968-2x-celal-gursoy-erdinc-karaer

Resim: Erdinç-Celal İki Çiftesi (Mogan Gölünde “havayı ısırırken”)

Karşımızdaki tek ekip kolayca geçeceğimizi düşündüğümüz Ortadoğu Teknik Üniversitesi ekibiydi. Kendimizden o kadar emindik ki değişik çoraplar, şapkalar falan giyip işin biraz da şov tarafına kaçmıştık. Kulüpte bizi bu havanın tehlikeleri hakkında uyaracak kimse yoktu. Biz sanki birer ilahtık!… Aslında Emin Hoca durumu farkındaydı. Bıyık altından gülerek ve cezamızı kimin keseceğini bekleyerek bizi izliyordu.

Yarış başladı, ilk 500 metre geçildiğinde iki tekne geride kalmıştık. Ortadoğu ekibi müthiş bir tempoyla aradaki farkı koruyarak 1000 metreye kadar geldi. Bizde ilahlık falan kalmamıştı. Dönüp arkamıza bakmaktan utanç duymaya başlamıştık. Üçüncü 500 metrede inanılmaz bir güç harcadık. Kürek tarihinde üçüncü beş yüz metrenin bu kadar iyi geçildiği bir yarış olmamıştır her halde… Teknede hiç konuşmuyorduk. Çok bozulmuştuk. Bu utancı temizlememiz lazımdı. Ben bir ara “acaba İstanbul’dan başka nerede yaşayabilirim?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bacaklarım yanıyordu, kürekleri tutan parmaklarıma kramp girmişti. Son 500 metreye kafa kafaya girdik ve ancak son metrelerde yarışı kopartıp birinci olduk. ODTÜ ekibi Altan (Üstünel) ve Turgut (İmir) iyi iş çıkartmışlardı doğrusu.

Uzun süre teknede yarı baygın durduktan sonra tekneyi zar zor kıyıdaki gürültü kıyamet olan yere doğru döndürdük. İskeleyi tam olarak göremiyordum. Gözlerimin önünde parlak noktalar uçuşuyordu. Parmaklarıma kramp girmişti. Kendiliğinden kapanıp yumruk haline gelen parmaklarımı açabilmek için bacaklarıma dayayıp geriye doğru esneterek avucumu açmaya çalışıyordum. Kıyıya yaklaştığımızda küreklerimizden tutup bizi iskeleye yanaştırdılar. Zorla ayağa kalktık ve madalya töreni için yan yana durup Federasyon Başkanı’nı bekledik. Yıllar sonra baktığımızda o an çekilen resimlerde nefes almak için havayı ısırmakta olduğumuz bellidir.

134-1968-2x-celal-gursoy-erdinc-karaer-fed-bask-eftal-nogan

Resim: Madalyaları Federasyon Başkanı Efdal Nogan’dan alırken.

Sezon bittikten sonra sonbaharda adada kayıkhanenin önünde balık yakalayıp kendimize ziyafet çekerken Erdinç şarabı fazla kaçırmış olacak ki bir itirafta bulundu. “O yarışta acaba başka bir köye taşınabilir miyim diye düşündüm biliyor musun?” dedi. “Hiç anlatma, ben köy değil İstanbul’dan bile vazgeçmiştim, iyi kurtardık” dedim ve o anda çok fazla konuşmuş olmaktan utanarak konuyu kapattık…

Bu durumun tamamen rakibi küçümsemekten ortaya çıktığını kimsenin bize anlatmasına gerek olmadı. Gururumuzdan kendi aramızda da bir daha konuşmadık ama bundan sonraki yarışlarda aynı hata hiç tekrarlanmadı. Dersimizi iyi almıştık.

Dersimi iyi aldığım bir olay da Üniversitede okurken başımdan geçmişti.

Reklamlar