Frankfurt’ta antrenör olarak işe başladığım 1980 Ocak ayında Germania Kayıkhanesinin en yaşlı kürekçilerden biri olan Herr Rumpler bir gün bana özel olarak şöyle demişti: “Siz Türkler ve biz Almanlar eski dostuz. Beraber savaştık. Burada bir yardıma ihtiyacın olursa bize söyle, gençlere söyleme, onlar anlamaz. Biz ihtiyarlar ekibi olarak sana her yardımı yaparız”. Herr Rumpler’in bu sözleri o sıralarda benim insanlığa karşı kaybetmeye başladığım inancımı yenilemişti. Dünyada hala karşılıksız olarak iyilik yapmak isteyen birileri var mıydı? Hele Almanya’da…


Frankfurter Germania, 1869 yılında kurulmuş Almanya’nın en eski kürek kulüplerinden biriydi. Merkezi Frankfurt’ta olan Dresdner Bank’ın yönetim kurulu üyesi Herr Schreiber o zamanlar kulübün de başkanıydı ve doğal olarak büyük bir otoritesi vardı.

Bilirsiniz Almanlar yaşamın her yönüyle kitabına uygun bir bürokrasi içinde olmasına dikkat gösterirler. Günün birinde o ihtiyarlardan biri yanıma geldi ve “Herr Gürsoy sizin nehirde motor kullanma ehliyetiniz var mı?” diye sordu. Nereden olabilirdi ki? Boğaz’da yıllarca motor kullandım ama ehliyet soran olmadı. Bunun üzerine derhal beni bir ehliyet kursuna yazdırdılar. Offenbach Kürek Kulübü’nün idari binasında Almancamın izin verdiği kadar kursları takip ettim. Aslında bize anlatılanları çok iyi anlıyordum. Hatta denizci düğümleri konusunda kursa katılan gençlere tatbiki dersler bile veriyordum. Çocuklar su, dalga, akıntı konularında çok bilgisizdiler. Bazıları o kadar acemiydiler ki kalın iple düğüm atarken parmaklarını arada unutup ipi çekip sonra aptal bir suratla “şimdi ben ne yaptım” diye bir moraran parmaklarına bir de bana bakıyorlardı. Sonunda bir yazılı ve bir de tatbiki sınav yapılacağı açıklandı.

Sınav günü kayıkhanenin üst katındaki sAlonda toplandık. Kağıtları dağıttılar. Yazabildiğim kadarıyla soruların hepsini cevapladım. İkinci saatin başında tatbiki sınava hazırlanmak için hepimizi aşağıya nehir kıyısına indirdiler. Bir süre bekledikten sonra adımın anons edildiğini duydum. “Eyvah, sınıfta kaldım” diye düşünerek sınav kurulunun yanına gittim. “Biz sizin yazdıklarınızı tam çözemedik. İşi bildiğinizi anladık ama bir de sözlü sınav yapmak istiyoruz” dediler. Bu aslında yönetmeliğe aykırı bir durumdu ama benden vazgeçmek de istememişlerdi anlaşılan. Almanya’daki hayatım boyunca bu tür özel durumlarla çok sık karşılaştım. Akdeniz ırkının işlek zekası ile başa çıkmak için çok uğraşmaları gerekmişti… Neticede sözlü sınavda el kol işaretleri ve vücut dili yardımıyla soruları tam olarak cevapladım. Sıra tatbikata gelmişti.

Ahşap maun bir Chris-Craft tekne kıyıda bizi bekliyordu. Türkiye’deki antrenörlük hayatım boyunca banyo küveti gibi plastik bir tekneyi zor görebilmiş ve buna dahi dua etmiş biri olarak bu klasik şaheseri görünce nefesim kesildi.

Tek göbekten vites ve gaz kolu, 56 Chevrolet gibi bir direksiyon, deri koltuklar, kırmızı yeşil sancak iskele lambaları, havalı kornası ile pırıl pırıl cilalı maun bir antika tekneydi.

 

32-chris-craft233-chris-craft

Resimler: Frankfurt’takinin aynı model klasik Chris Craft tekne ve direksiyondaki kumanda paneli

Altı ehliyet öğrencisi genç antrenörlerle birlikte deri koltuklara kurulduk, ihtiyar kaptan başındaki havalı şapkasıyla pek kasılıyordu. Motoru çalıştırdı. Ses beklediğim gibiydi. V8 motorlar derinden bir gürlemeyle gürül gürül çalıştılar. Nehrin ortasına doğru açıldık. “Kim başlayacak” diye soruldu. Diğerleri gerçekten acemi oldukları için çekimser davrandılar, ben hemen gönüllü oldum. Böyle bir motoru kullanmak her zaman insana nasip olmazdı. Direksiyona geçtim. Motorun müthiş zevk veren vahşi bir gücü vardı.
Yapılması gereken manevralar, şamandıraya ip bağlamak, suya düşen birisini temsil eden plastik mankeni kurtarmak ve iskeleye tek manevrada yanaşmak gibi işler bitince kaptan bana “sen hangi millettensin, nereden geldin?” diye sordu. “İstanbul” dedim. “Bosphorus’da mı kürek çektiniz” diye hayretle sordu. “Hem de defalarca batarak” diye cevapladım. Kaptan gözlerini kısarak çok uzaklara bakmaya çalışır gibi yaptı. “Gençliğimde gemilerde tayfa olarak çalışmıştım boğazlardan birkaç kez geçtik çok akıntılıydı, rüzgarla beraber 10-12 mil akardı” dedi. Eski günlerini hatırlamıştı.

İhtiyar kaptan daha sonraları katıldığımız yarışlarda hep federasyonun parkur düzenleme ve motor işlerinden sorumlu kişisi olarak karşıma çıktı. Parkurlar, akıntılar ve o gün ki rüzgar hakkında bana tüyolar verdi. Ne de olsa “açık deniz tecrübesi” gibi paylaştığımız bir ortak noktamız oluşmuştu.

Bu muhteşem klasik tekneler Amerika ve Avrupa’da uzun yıllar nehirlerde, göllere yarış takip motoru olarak kullanıldılar. Daha sonraları katamaran tipinde, dalga yapmayan takip tekneleri yapıldı.

 

34-sunullah-saat
Resim: Kürek Şubesine katkılarımdan dolayı ödül aldığım gece soldan; ben, Sunullah Üner, Jerfi Fıratlı, Emir Turgan, Ali Ruhi Alemdar.

Galatasaray Denizcilik Şubesinin başında Sunullah Üner ve Kürek Şubesinin başında da Ali Ruhi Alemdar’ın olduğu seneydi, Galatasaray Adasında oturuyorduk, aniden Başkan Selahattin Beyazıt, Yönetim Kurulu üyelerini Kalamış’a çağırdı. Gene o meşhur Lodos Fırtınalarından birini yaşamaktaydık. Bu havada, bu trafikte nasıl yetişiriz diye endişelenirken ben onları kürek şubesinin takip motoru ile Kalamış’a götürmeyi teklif ettim. Motor eski bir 25 beygirlik Johnson’du ama tekne Alp Yalman Bey’in kürek şubesine yeni hediye etmiş olduğu çok güvendiğim fiberglas bir tekneydi. Önce havaya, dalgalara bakıp ürktüler ama sonra denizi, dalgayı, akıntıyı iyi tanıdığımı düşünerek kabul ettiler.

Muşambalar, kapüşonlar bulundu, onları motorun içine yere oturttum, adadan çıkıp Çengelköy’e doğru yarım yol gazladım, Kanal’daki tehlikeli bölgeyi geçip dalgalar biraz küçülünce ağır yolla maceralı, biraz sallantılı ama çok zevkli bir yolculukla Kalamış’a vardık. Herkes hayretle “bu havada denizden mi geldiniz?” diye meraklandı.

Asıl karanlıkta bastıktan sonra yapılan dönüş daha heyecanlı oldu. Artık onlar da işin tadını almışlardı, tekne dalgalarla inip çıkarken Luna Parktaki çocuklar gibi eğlendiler. Böylece yıllarca unutulmayan bir hikaye doğdu.

Reklamlar