Üniversitede, dersinde sıkılmadığımız çok az hocamız vardı ama en sıkıcısı kesinlikle jeolojiydi. Profesör, yanında asık suratlı bir bayan asistanla derse girer, asistan sınıfın içinde sessiz sessiz dolaşıp sıkıntıdan patlayanların uyumasına engel olmaya çalışırdı. Tayfun’la uyumamanın yolunu bulmuştuk. En arka sırada oturur ders boyunca Amiral Battı oynardık.

Sinsi asistan o gün bizi yakaladı. Ceza olarak en ön sıraya getirdi, orada oturan birkaç ezberciyi de kaldırıp en arkaya gönderdi. Biz de zorunlu olarak hocanın anlattığı konuyu dinledik hatta büyük bir özveri göstererek defterimize bu konuyla ilgili notlar bile aldık. Gene de hocanın monoton anlatımından uyuya kalmamak için aldığımız notların arasına balık resimleri çizip Tayfun’a veriyordum, o da ne balığı çizdiğimi tahmin ediyordu.

Işık Mühendislik’te sene sonunda sınavlar yaklaşırken daha çok önem verdiğimiz yapı statiği, betonarme gibi derslerle uğraştık sonunda kaçınılmaz olarak jeoloji imtihanı saati geldi. Sınava girdik. Dört soru vardı. Sorulardan biri taş tanıma sorusuydu. Herkesin masasının üstünde bir taş duruyordu. Onu tanımlayıp jeolojik geçmişini yazacaktık. Sorulara bakınca hayatın gerçekten de tesadüfler üzerine kurulu olduğunu bir kez daha gördüm.

İlk iki soruda Amiral Battı oynadığımız gün yakalanıp ön sırada oturarak balık resimleri çizerek dersi dinlemek zorunda kaldığımız konular sorulmuştu. Üçüncü soru hakkında hiçbir fikrim yoktu ama son soru olan taşı tanımıştım. Oturup ballandıra ballandıra bildiğim bütün jeoloji terimlerini kullanarak bir destan yazdım.

Ertesi hafta sonuçlar açıklanacaktı. Derse girdik. Profesör elinde bir kağıtla kürsüden kalktı, sınıfın önüne geldi ve benim numaramı söyledi. Ayağa kalktım. İki soruyu doğru yazıp geçer notu almışım ama bir haftadır asistanıyla birlikte bütün bildikleri kitapları araştırmışlar benim sınav kağıdında tanımını yazmış olduğum Fizülin’li Kalker adında bir taş bulamamışlar. Bu adı nereden bulduğumu benden duymak istediğini söyledi.

Asistanı olan hanımefendi de yanında durmuş kollarını kavuşturmuş dik dik bana bakıyordu. Hocanın en çok şaşırdığı nokta aslında taş hakkında yazdığım diğer her şeyin doğru olmasıydı, sadece bu adı hayatında duymamıştı. Uydurduğum isme yakın bir şey mırıldandı ben hemen kaptım. “Aslında onu yazmak istemiştim ama Latincesini yazmaya özendim, onun için anlaşılamadı” dedim. Hoca gösterdiğim çabadan etkilenmiş gibi yaptı.

Yalan söyleyemesem de artık bu kadarını kıvırmak gerekiyordu. Bir ilke imza atmıştım. Sınıf yıkılıyordu. Taşın adı daha şimdiden slogan olmuştu. Arka sıralardan iyi duyamayanlar öne gelip “neymiş adı” diye soruyorlardı. Neticede o dersten kurtulmuştum. “Fizülin’li Kalker” lafı günlerce orijinal küfürler de dahil olmak üzere her kılığa girdi.

İşin enteresanı bu adı bir yerden duyduğuma o kadar emindim ki… Ama hoca bile literatürde bulamadıysa üzerinde fazla durmanın yararı yoktu. Hafızamın kurbanı olmuştum.

Reklamlar