1968 yılı, Ağustos ayında bir gün (kayıtlara 13 Ağustos 1968 Salı günü olarak geçmiş), Tekin’lerin Küçükyalı’daki evlerine gitmiştim. Deniz kıyısında büyük bir bahçe içinde dedesi Memduh Şevket Esendal’dan kalmış bizim Arnavutköy’deki yalı kadar olmasa bile gene de oldukça eski ve bakımsız bir evdi.

Sabahtan Şarpi’nin eksiklerini tamamladık, suya indirdik ve biraz yelkenle gezdik. Öğlene doğru hava tamamen durunca yelkenleri indirip Şarpi’yi kıyıdan biraz açığa atılmış olan şamandıraya bağladık ve sandalla Çamlığa kadar kürek çektik. Tembel tembel denize girdik, tekrar yalıya döndük, Fatma Ablanın yaptığı nefis köfte, pilav, çoban salatası ve karpuzdan oluşan yemeği adeta çiğnemeden yuttuk. Yemekten sonra yalının arkasındaki bahçede ağaçlardan erik ve kiraz topladık.

Cennet gibi bir ülkede bolluk içinde yaşadığımızı farkında değildik. Yıllar sonra Almanya’da on beş yıl yaşamak zorunda kalınca her şeyi ithal ederek beslenen bir ülkede bazı doğal gerçekleri fark ederek ders alacaktık.

Küçükyalı’da öğleden sonra evin önündeki şezlonglarda uyuklarken ufukta bir karaltının hızla üstümüze doğru geldiğini fark ettik. Arnavutköy’lü balıkçılardan “havanın batıdan kaçak yapması” diye felaket hikayeleri dinlemiştim. Havanın gelişi bu anlatılanlara çok uyuyordu.

Kumsaldan denize doğru yürüyüp Şarpi’yi kıyıya çektik. Sandalı da şamandıraya daha sağlam bağladık. Gökyüzünde oluşan atraksiyonu ağzımız bir karış açık seyrettik. Hava insafsız bir şekilde patladı. Rüzgar yavaş yavaş artmadı, bir tokat gibi geldi. Hakikaten bu tarihte sayılı görülen büyüklükte bir batı kaçağıydı. Koyu gri bir fonda patlıcan moru bulutlar kovadan boşalırmış gibi yağmur bıraktılar. Rüzgar o kadar şiddetliydi ki yağmur taneleri çarptığı yeri acıtıyordu. Dalgalar hızla yükseldiler ve Şarpi’yi yakalayıp denize geri çektiler, iplerini kopartıp kontrolsuz bıraktılar. Sandal da şamandıra ve çapasıyla birlikte yerinden söküldü Şarpi’yle birlikte kıyıya vurmaya başladı. Kıyıya vurup geri giden bir dalga tekneleri birkaç metre geri sürüklüyor, yeni gelen dalga da büyük bir enerjiyle tekneleri yükseltip hızla kumluğun üstüne fırlatıyordu. Yarı belimize kadar suya girip dalgalarla düşe kalka iplerini kesip kıyıya daha yükseğe taşımaya çalıştık. Cennet gibi görüntü birden bire bir cehenneme dönüşmüştü.

Fırtına kırk beş dakikada bitti. Hava kısa bir süre sonra tamamen durdu ve güneş tekrar hiçbir şey olmamış gibi çıktı, etrafı kurutmaya başladı. Fırtınadan geriye batmış, parçalanmış bir sürü sandal ve yelkenli kalmıştı. Güzel başlayan gün sürpriz bir şekilde felaketle bitmişti.

Akşamüstü antrenmanına yetişmek için Küçükyalı Tren İstasyonu’ndan trene binip şehre döndüm. Haydarpaşa’dan vapura binip Eminönü İskelesi’ne çıktım. Oradan 22 numaralı Eminönü – Sarıyer Otobüsü’ne binip Boğaz’a doğru yola çıkınca fırtınanın bu yakayı çok kötü vurduğunu fark ettim. Yollarda yıkılmış ağaçlar, kırılmış camlar ve sökülüp uçmuş reklam tabelaları vardı. Ortaköy’de Lido’nun kavşağını dönüp Boğaz gözüktüğünde bütün otobüs yolcularıyla birlikte büyük bir şok yaşadık. Şoför de gözlerine inanamamış ve olayı daha iyi görebilmek için otobüsü durdurmuştu.

 

101-komur-depolari

Resim: Kuruçeşme ve Kömür Deposu’ndaki vinçler, sol kenarda set üstünde doğduğum yer: Şifa Yurdu Hastanesi.

Kömür Depolarındaki devasa dinozor görüntüsündeki beş vinçten ikisi devrilmiş yan yatıyordu. İnanılmaz bir görüntüydü. Hangi güç bu hasarı verebilirdi? Anlaşılır gibi değildi. Kuruçeşme Durağı’nda otobüsten inip motorla adaya geçtim. Orada da durum pek hoş değildi. Kayıkhanenin çatısının bir bölümü çökmüş altındaki teknelere zarar vermişti. Bizim İki Çifte teknemiz en alt sıralarda durduğu için kurtulmuştu.

Erdinç’le tekneyi indirdik ve yağmur sularıyla çamur rengine dönen Boğaz’da yukarı (kuzeye) doğru kürek çekmeye başladık. Bizim evin önünden geçerken baktım, pencereler yerinde duruyordu ama çatının aktığı ve suların orta kata kadar geldiği kesindi. Bir tarafta güneş gökyüzüne fırtına zamanlarında olan tipik yeşilimsi bir renk vurdurarak batmaya doğru giderken diğer ufukta da koyu gri bulutlar yeni bir kurban arar gibi hızla bir yerlere doğru uzaklaşıyorlardı. Yeniköy açıklarına geldiğimizde yalıların çoğunun camlarında ve çatılarında hasar olduğunu gördük.

Ancak ortada doğal olmayan ve çok rahatsız edici bir durum vardı. Boğaz’ın suyu alışılmadık şekilde durgun ve dalgasızdı. Bu aşırı sakinlik ikimizi de ürpertmişti. Suyu hiç bu kadar cansız görmemiştik. Denizde hayat durmuş gibiydi. Akıntı yavaşlamıştı. Hep görmeye alışık olduğumuz anaforlar ve ayna suları yok olmuştu. “Bilim kurgu filmlerdeki gibi” diye düşünmüştüm. Sanki suyun yoğunluğu artmış, pelte gibi olmuştu. Boğaz’dan geçmek isteyen tankerler, şilepler, takalar fırtına dolayısıyla İstanbul Boğazı’nın kuzey ve güney girişlerinde bekletilmişti.
Bir süre sonra onlar geçmeye başlayınca Boğaz’ın alışılmamış sakin görüntüsü yok oldu. Hayat normale dönmüştü. Kanlıca açıklarında Marmara’ya doğru giden bir şilep yakaladık. Hızı bize çok uygundu, adanın açığına kadar yarışarak geldik. Biraz sonra ciğerlerimiz patlamak üzereyken bıraktık. Ada’ya doğru döndük. Tekrar ortaya çıkan ayna sularından ve anaforlardan geçip akıntıdan kurtulup adaya döndük.

İyi biten bir antrenman sonrasında moraller sanki yarış kazanılmış gibi yüksek olurdu. Keyfimizin yerinde olduğu zamanlarda yaptığımız gibi yüzme havuzunun içine saklanmış bizi bekleyen kıraçalardan iki kepçe yakalayıp Cahit Usta’nın külüstür tavasının içinde kendimize bir ziyafet hazırladık. Diğer ekipler de antrenmandan dönmeye başlamışlardı. Dümenciyi sandalla Kuruçeşme’ye gönderip fırından ekmek, manavdan da yeşil salata ve taze soğan aldırdık. Beş gün sonra Kartal’da İstanbul Şampiyonası vardı. Biz şampiyonadan bir gün önce yaptığımız bir antrenmanda Kandilli’de karaya çıkıp tekneyi parçalayacağımızı bilmiyorduk. Bu tekne kazaları da bir başka kitabın konusu olabilecek kadar çoktu.

 

102-1968-ada

Resim: Galatasaray Adası 1968

Boğaz’daki fırtınalar, bu fırtınalara bağlı değişken ve kuvvetli akıntılar mutlaka kıyıdaki yaşantıyı unutulmaz biçimde etkilemiştir ama yıllar sonra bile heyecanla anlatılan bir buz akını vardı ki herkes kendi hatırladıkları ile süsleyerek, biraz da abartarak anlatır durur…

Reklamlar