Yalının arka tarafındaki sokaktan geçen bir yoğurtçu vardı. Sırtına attığı uzun bir sırığın iki tarafına geniş tepsiler asılıydı. Tepsilerin içinde kaymaklı yoğurt taşırdı. Yoğurtların üstünde tülbent geriliydi ve tepsilerin üstünü de tahta bir kapak ile kapatırdı. Hem bağırır hem de çıngırak çalardı. Kapının önünde tepsileri yere koyar benim aşağıya indirdiğim tabağın içine yoğurt doldururdu. Bunun için önce tabağımı elinde tuttuğu terazinin bir kefesine koyar, diğer kefeye de onu dengeleyecek, darasını alacak kadar küçük ağırlıklar koyardı. Bunun için gramlarını harcamaz küçük çakıl taşları kullanırdı. Daha sonra büyük ve yassı kaşığı ile yoğurdu ustalıkla tabağın çapı kadar keser ve taşırıp dökmeden ustalıkla tabağın içine aktarır ve işte o zaman gramlarını kullanarak yoğurdu tartardı. Şanslı günümdeysem bana da bir parça kaymak verirdi.

Bir de ekmekçi vardı. O da eşeğinin sırtına iki tane tahta dolap asar, içine ekmekleri doldurup mahalleyi dolaşırdı. Her gün evin zilini çalar mis gibi kokan ekmekleri aşağıya indirdiğim bez torbanın içine koyardı. Ekmekçi para almazdı. Kapının iç tarafında duvara çiviyle çakılmış turuncu renkli bir karton vardı. Her seferinde verdiği ekmek kadar çizgi çizerdi. Hafta sonunda çizgileri sayar parasını alırdı.

Ekmekçi gibi kapının arkasındaki kağıda çizik atan bir başka satıcı da sütçümüzdü. O da eşekle dolaşır, büyük güğümlerden küçüklere, sonra daha küçüklere, sonra yarım kiloluk teneke kaplara en son da 250 gramlık kaplara sütü boşaltarak sanki bir kimya laboratuvarındaymış gibi sütü sokağın ortasında istediğimiz ölçüde tartar ve uzattığımız kabın içine boşaltırdı.

Mahallede dolaşan bir de salatacı vardı. Kuruçeşme tepelerindeki muhteşem deniz manzaralı gecekondusunda oturur, etrafındaki toprağa ektiği yeşil salata, soğan, dereotu, maydanoz ve kırmızı turpları eşeğinin sırtına yükler, kapı kapı dolaşır satardı, sonradan o işi bıraktı, balıkçı oldu.

Başarılı sokak esnaflarımızdan biri de dondurmacıydı. Yazın el arabasını iterek sokaklarda dolaşır ve tadını unutamadığım güzellikte şeftalili, vişneli ve çilekli dondurma satardı. Kaymaklının tadı bile sanki başka türlüydü…

Kapıdan geçerken kaçırmadığımız bir tad da seyyar camekanlı arabasında Poğaça satan biriydi. Enfesti… Eski Arnavutköy’lülerin iyi bildiği Jonker Pastahanesi’ni de unutmamak lazım. Üzümlü kekleri ve vişneli dondurması meşhurdu. Çarşıya bir şeyler almaya gönderdiklerinde mutlaka orada harcayabileceğim kadar bozuk para da verirlerdi. Jonker’e uğramadan eve döndüğümü hatırlamam. Jonker’in herkesin bilmediği bir nefis ürünü daha vardı. Un kurabiyesi. Tadını unutamam. Bir emektar esnaf da gazetecimizdi. Ona Kont derdik, gerçek adı mı değil mi bilmiyorum. Sırtında büyük bir tomar gazete köy içinden Sarrafburnu’na kadar gelir, evlere gazeteleri dağıtırdı.

Reklamlar