O günlerde Kuruçeşme tarafımızdaki 5 numaralı yalının sahipleri olan Niyazi Amca ile Şükran Teyze’nin büyük kızları İlknur evlenmişti. Eşi Okan Gezer bir süre Filibe Konsolosu olarak görev yaptı. Okan Ağabey 1964 Tokyo Olimpiyatı sırasında Tokyo’da konsoloslukta görevliydi, tesadüfen 1972 Olimpiyatında da Münih Konsolosu olacaktı ve o yaz Olimpiyat Köyündeki odalarımıza isimlerimizin yazıldığını kayıkhanede düzenlenen küçük bir merasimde bizlere gururla anlatmıştı. Olimpiyat Köyünde odalarımız ayrıldığı halde neden Münih’e gidemediğimizi detayları ile “Olimpiyatlarda Kürek” kitabımda okuyabilirsiniz. Türk sporu için utanç verici olaylar yaşanmıştı.

1972 yılı benim için farklı bir anlam daha taşıyordu. Olimpiyatları TRT’nin vereceği haberini alınca evimize ilk defa bir televizyon alınmıştı. Televizyonun üstüne koyduğumuz basit bir çatal anteni Çamlıca Tepesi’ne doğru yönlendirince Olimpiyatları izlemeye hazırdık. Günümüzde doğar doğmaz akıllı cep telefonları ile tanışan çocuklarla kıyaslandığında benim ilk kez 22 yaşında tanıştığım tek kanallı siyah beyaz bir televizyondan duyduğum heyecanı anlatabilmem mümkün değil sanırım.

Okan Ağabey, deniz, balık ve kürekle, özellikle bizim İki Çiftemizle ve yarışlarımızla çok ilgiliydi. Ara sıra tatile geldiğinde mutlaka beraber balığa çıkardık. Bazı günlerde de hava izin verirse Erdinç’le sabah antrenmanından sonra onun bize yapacağı “Spagetti Marinera” için Vaniköy yalılarının kıyılarından büyük midyeler toplar bizim rıhtımda yere oturup ayıklardık. Okan Ağabey büyük bir tencerenin içindeki kaynar suya bütün bir paket makarnayı atar, kısa süre sonra çok fazla yumuşamadan çıkartıp süzer, üstüne özel olarak hazırladığı bir sosla birlikte bizim topladığımız elli altmış tane midye içini karıştırırdı.

İtalyan lokantalarında buna başka deniz mahsulleri de eklerler ama bizim için eldeki malzeme sadece Boğaz kıyılarından toplanmış midyelerdi ve yeterliydi. Kocaman midyelerle dolu bir tencere makarnayı yuttuktan sonra dinlenip akşam antrenmanına çıkardık. Dönüşte bu sefer Galatasaray Adası’nda kayıkhanenin önünde Okan Ağabey’le beraber Kıraça partisi yapardık.

 

48-1966-cahit-usta-erdal-gunsel

Resim: Cahit Usta ve Erdal Günsel (1966) (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Adadaki yemeklerde mutlaka Cahit Usta (İstinyeli Cahit Tansu) ön planda olurdu. Kendisi yıllardır ince marangoz olarak tekne yapımı ve tamirinde eşi bulunmaz bir maharetle bize yardımcı olurdu. En güzel ve unutamadığım yemeği de Midye Güveç’ti. Midyelerin ayıklanma işinde en büyük yardımcılarımızdan biri de Kudret Kaptan’dı. Kayıkhane takımının vazgeçilmez üyesi olan Kudret Kaptan kürek takımının da sıkı bir taraftarıydı. 1970 Eylül’ünde mavi Volkswagen’i ile adadan evine dönerken Maçka’da karşıdan gelen tek farı yanmayan bir araca çarparak vefat edip arkasında üzgün bir aile ve bizleri bırakmıştı. O üzüntülü günler bende birçok şeyin değişmesine yol açmıştı.
Kudret Kaptanı öldüren sarhoş sürücü sokakta gezmeye, yemeye içmeye devam ederken kendi kendime “şu ilahi adalet nerede” diye soruyordum. Onun arkada bıraktığı iki küçük kızın o günlerdeki halini görseydiniz benimle birlikte isyan ederdiniz.

Kudret Kaptan’la adanın iskelesinde oturur midyeleri ayıklarken hayattan, onun eski günlerinden, bizim yarışlardan bahseder, güneşin tadını çıkartırdık. Biz hazır olunca Cahit Usta eski, büyük bir güveç kabının içine esas maddesi midye olmak üzere çeşitli malzemeler doldurur ve küçük bir gaz tüpünün üstünde yavaş yavaş pişirirdi. Güveç hazırlanırken dümenciyi sandalla Kuruçeşme’ye gönderir taze ekmek, yeşil salata, taze soğan ve yarış sezonunun dışındaysak o zamanların en popüler içkisi olan 2.5 litrelik büyük şişelerdeki ucuz Hethiter şarabından aldırırdık. Ekmekleri içine daldırıp son damlasını bile sıyırıp güveci pırıl pırıl bırakırdık. Cahit Usta rakı içerdi. Rakı bize ağır gelirdi. Birinci bardağında kahraman kesilip ikinci bardakta her şeye gülerken, üçüncü bardaktan sonra kadere küsüp ağlamaya başlayan içki içmesini bilmeyen birçok sabıkalı arkadaşımız vardı.

Tadını bu gün bile nedense unutamadığım başka bir yemek de Belgrad’da yediğimiz kokmuş balıklardı. Kürek Milli Takımı ile çıktığımız 1969 ve 1970’deki Avusturya seyahatlerimizde iki yıl arka arkaya Belgrad’da öğlen yemeği için durduk. Ana cadde üzerinde büyük bir balık lokantası vardı. Eski bir tiyatro salonu lokanta haline çevrilmişti. Bir zamanlar çok uğraşılarak yapılmış oymalı kakmalı balkon localarında bile masalar vardı ve öğlen saati tıklım tıklım dolu olurdu. İşin enteresanı o koca lokantada sadece iki tip balık bulunurdu. El kol işaretleri ile anlaşarak ya küçük balık ya da büyük balık siparişi verirdik. Küçükler Sardalya, büyükler de Uskumruydu.

Masalardaki Yugoslavlara dikkat ettik. Genellikle küçük balıktan parmakla işaret yapıp ikişer üçer porsiyon söylüyorlardı. Büyük balık isteyenler kol işareti çekip sipariş veriyorlardı. Aynı kol işaretini Türkiye’de yapsalar kesin olarak garsondan dayak yerlerdi. Garson bir kere uğrar bütün siparişleri alır, bir süre sonra da kollarında dizilmiş bir sürü tabakla eksiksiz olarak hepsini getirir, bir karış suratla tabakları masaya atar giderdi. Bir daha sadece hesabı almaya gelirdi. Arada başka bir şey daha sipariş etmek çok zordu. Ortalıkta komi, yardımcı garson falan da bulunmazdı.

O yolculuklarda değişmez şöförümüz eski Fenerbahçeli kürekçi Yıldıray “Torik” diye bağırınca garsonlar hemen koşarak gelip sipariş alırlardı. Toriğin Yugoslavca’da ne anlama geldiğini veya çağrıştırdığını öğrenemedik ama bu sayede servis üstünlüğü sağlamıştık.

Uzun ve sıkıcı kamplardan sonra balık hasreti çekerken yolda mola verip şu kokmuş balığı yiyebilmek bizim için çok önemli bir olaydı. İstanbul’a döndüğümüzde geride kalan arkadaşlarımıza ne müthiş (!) balıklar yediğimizi abartarak anlatır onları kıskandırırdık.

Avusturya’daki otellerde de sofraya birkaç kez balık dedikleri bir şeyler gelmişti ama bunlar okyanus balıklarından kesilmiş börek gibi kızartılmış tadı olmayan üstüne mayonez, ketçap dökerek yiyebildiğimiz et parçalarıydı.
Nerede bizim kıraçalar…
KIRAÇALAR
Mevsim uygun olduğu zaman adanın yüzme havuzunun içine sığınan ufak İstavritlerden (Kıraçalardan) kepçeleyip kayıkhane gurubunun mönüsüne dahil ederdik.

Balığın çok olduğu zamanlarda havuzun dibine büyük bir ağ yatırıp Kıraçaların bir araya toplanmalarını beklerdik. İpe bağlı büyük beyaz taşlarımız vardı. Havuzun çevresinden taşları atıp balıkları ürkütüp ortaya toplanmalarını sağlayıp aynı anda ağı dört bir tarafından çekerek yukarı kaldırırdık. Ortada biriken binlerce Kıraçayı küçük kepçelerle toplayıp kovalara doldurur paylaşırdık. Buradan adanın lokantasına da birkaç kovalık bir pay düşerdi.

49-ada-eski-havuz
Resim: Galatasaray Adasının havuzu (1960’lı yıllarda)

Üyelerden birçoğu içerideki lokanta yerine kayıkhanenin önüne gelip taburelere oturup bizimle yemeği tercih ederlerdi. Bağlayıcı faktör ortadaki sohbet ve bizim hiç dinmeyen yarış heyecanımızdı. Gecenin sonunda Okan Ağabeyle benim küçük sandala biner eve dönerdik. Unutulmaz günlerdi.

Reklamlar