1986 yılında Velden’deki tatilimiz sırasında göldeki antik değeri olan ahşap Chris Craft’lardan birini kiralayıp gezmiştik. Kaptanımız başında çok şık bir şapkası olan orta yaşı çoktan geçmiş, belli ki yıllarını bu gölde geçirmiş olan bir hanımdı. Kiraladığımız tekne Frankfurt – Offenbach’ta motor ehliyeti aldığım gibi pırıl pırıl cilalı maun ahşap bir tekneydi. İçinde mırıl mırıl çalışan bir V8 motor vardı. Beyaz deri koltuklara yayıldık. Gül heyecanla kaptanın yanında oturuyordu.

Gölün suyu o kadar temiz ve berraktı ki dayanamayıp sordum. BASF firması gölün ortasında muazzam bir filtreleme sistemi kurmuş, kasaba halkı “gölümüzün suyunu içebilirsiniz” diye övünüyorlardı. Kıyıda durduğumda dipteki çakıl taşlarını sayabiliyordum. Bulunduğum kıyı rüzgar altı olduğu zamanda dahi suyun üstünde biriken tek bir parça çöp, yaprak, tüy yoktu. Demek ki sadece teknoloji değil insanlar da çevrelerini korumak için özen gösteriyorlardı. Derin bir iç çekmemek elde değil. Göl balık kaynıyordu ama tutmak için mutlaka izin kağıdınız olmalıydı. Enteresandır, cezası çok büyük olmadığı halde izin kağıdı olmadan balık tutmaya yeltenen bir kişi bile yoktu. İnsanlar düzenin boşluklarını yakalayıp bozmaya değil korumaya çalışıyorlardı.

Kaptanımız olan hanım da bize kıyıdaki evleri, şatoları tek tek tanıtıp hangi sanatçıya veya iş adamına ait olduklarını anlatıyordu. “Bu kıyıda hiçbir politikacının şatosu veya yalısı var mı?” diye sordum. Yoktu. Söz politikadan açılınca kaptan “bizim Belediye Başkanımız doğaya çok saygılıdır, bir tek Sarmaşık bile kesmez” dedi. Ben de “bizde bir tane becerikli belediye başkanı var, onu buraya getirsek bir sene için gölün bütün kıyısındaki villaların önünden dört şeritli kazıklı yol geçirip sahilleri halka açar” dedim. Kaptan çok güldü. “İyi espriydi” dedi.

Kaldığımız otelin plajına hafta sonları dışarıdan da misafirler geliyordu. Bunlardan biri de o zamanların meşhur Avusturya’lı pop şarkıcısı Falco’ydu. Her gün bir kanoya biner gölde gezinirdi. Oteldeki bütün misafirler için en büyük eğlence kanoyla gezmekti. Otel misafirlerinden birinin kendisine ait iki kişilik bir kanosu vardı. Eşiyle birlikte bütün gün kanoyla geziyorlardı. Bazı günler kısa bir tur için Gül’ü bindirip beraber kürek sallarlar gezerlerdi. Adam ilk gün gezintiden dönünce Gül’ün sağ kolunun diğerinden daha kuvvetli olduğunu söylemişti. Tekne hep sola dönmüş. “Küçücük çocuk tekneyi nasıl çevirebilir ki” dedim. Bana kürek çekmenin inceliklerini anlatmaya başladı. Gül de hınzır bir surat ifadesiyle adamı dinleyip hiç lafa karışmıyordu, onun bu ince espri anlayışı bizi çok güldürürdü.  Ben de mesleğimin kürek antrenörlüğü olduğunu pat diye söyleyip adamı bozmak istemiyordum. Gül’ün oyununa katıldım. Sakin bir şekilde bazen teknenin salmasında eğrilik olduğunu o zaman teknenin hep bir tarafa kaçabileceğini anlattım. Adam huylandı. “Sen bu işlerden anlar mısın?” dedi. “Biraz” dedim. Tekneyi ters çevirip sehpaların üstüne koyup dikkatlice baktık, gerçekten de salma eğilmişti. Düzelttik. Problem çözülmüştü ama adam peşimi bırakmadı. Sonunda mesleğimi ve geçmişimi öğrendi. Biraz önceki sözleri için özür diledi. Böyle kibar ve anlayışlı davrandığım için akşam bize şarap ısmarladı. Ama ertesi gün Gül’ü gene tekneye alıp “sen de baban gibi meşhur bir kürekçi olmalısın” diye bu sefer 5 yaşında çocuğa antrenman yaptırmaya çalıştı. İnsan her yerde ve her şartta insandı. Ne kadar medeni olursa olsun içinde gizli bir ego vardı.

Reklamlar