Sanki yüzyıldır orada otururmuş gibi gelirdi bana. Asadur, çatık kaşlı, ilk bakışta insanı korkutan bir tipti ama sonraları ara sıra gülümsediğine de şahit olmuştum. Dükkan, kurulduğu günden beri hiç değiştirilmeden çalıştırılmış gibiydi. Tezgahın arka tarafında kayışlarla hareket eden büyük ve garip görünüşlü bir kahve değirmeni vardı. Ortalıktaki nefis kahve kokusunu unutamam. O dükkanda aklınıza gelebilecek her türlü ıvır zıvır satılırdı.

117-asadur

Resim: Kurukahveci Asadur.

Beni en çok olta teşkilatı, zokalar, fırdöndüler ve çapariler ilgilendirirdi. Asadur boş zamanlarında tezgahın üstünde olta hazırlar çeşitli çapariler bağlardı. Kalın bir defteri vardı. İstavrit ve uskumru çaparilerini o defterin yaprakları arasında saklardı. Nedense bu adet olmuştu. Biz de evde çaparilerimizi eski, çok kalın bir Fransızca lügatın içinde saklardık. Asadur, daha büyük iğneli ve kabarık tüylü Palamut çaparilerini defter arasında ezmez, çivilere asarak saklardı. Kurşun zokaları parlatmak için ağzı güderi ile kapatılmış minik cam şişelerde cıva satardı. Zokayı önce bıçağın tersiyle kazır, Mazgal dediğimiz cam bir çubukla kurşunu düzler sonra pamuklu kumaş veya en iyisi güderi parçasına cıva döküp zokayı ovalayarak parlatırdık.

118-civa119-zoka-kalibi

Resimler: Cıva şişesi, cam Mazgal ve Malta Taşından Zoka Kalıbı (Fotoğraf: Erdal Günsel)
Zokalar Malta Taşı denilen, yumuşaklığı dolayısıyla kolay oyulan taşlardan iki taraflı olarak yapılan kalıplar kullanılarak dökülürdü. Zokalar için yarısı taşın bir tarafında, yarısı diğer taşta oyuk hazırlanır, araya iğnenin monte edileceği oyuk ve eritilmiş kurşunun kepçeyle döküleceği kanal bulunurdu. Eritilecek kurşun malzemesi olarak eski su tesisatlarından artan boru parçaları kullanılırdı.

 

120-carpma-sandaldan-cinekop-tipi
Resim: Çarpma (Sandaldan Çinekop için) (Fotoğraf: Erdal Günsel)

121-segirtme-kiyidan2

Resim: Seğirtme (Kıyıdan) (Fotoğraf: Erdal Günsel)

122-z0ka11123-zoka8

Resimler: Çeşitli zokalar (Fotoğraf: Erdal Günsel)

124-zoka5-sandaldan-hirsizli125-zoka6-kiyidan

Resimler: Mantara sarılmış hazır oltalarda Hırsızlı Zoka (Sandaldan ve kıyıdan) (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Asadur ayrıca kahve koymak için küçük kese kağıtları imal ederdi. Kahveyi de kendisi kavururdu. Sonra o garip görünüşlü değirmene çektirir, onun altındaki bir çekmeceden de sizin istediğiniz kadarını küçük bir kepçeyle alıp kesekağıdına doldururdu. İstediğiniz gramı tam olarak tuttururdu. Babama bunu nasıl becerdiğini sorduğumu hatırlıyorum. O kahvenin kokusunu yıllarca özlemle hatırladım. Kahveye karşı bağımlılık sahibi olduğum çok belliydi.

Bir gün İlkokuldaki öğretmenim elime bir para tutuşturdu ve Asadur’a gidip kahve almamı söyledi. Miktarını da söylemişti ama ben yolda unuttum. Dükkana girip avucumdaki parayı verip “öğretmen bir kilo kahve istedi” dedim. Asadur gülümsedi, arkadaki dev gibi kahve değirmeninin altındaki çekmeceyi açıp oradan küçücük bir kesekağıdına kahve doldurdu verdi. “Bu kadar mı?” dedim. “Evet” dedi. Koşa koşa okula döndüm, öğretmene kesekağıdını verirken çekinerek “doğru mu?” diye sordum. “Çok doğru, teşekkür ederim” dedi. Unutamadığım bir anıdır.

70’li yıllarda yaratılan ve memleketimizde yaşamı zor hale sokan suni yoklukta kaçak Nescafe içerek mutlu olmaya çalışırdık. Nescafe’yi yaparken suyu tam kaynamadan biraz önce kaldırıp kahvenin üstüne dökerdim. Böylece kahvenin aroması tam olarak kalırdı. Tiryakilik, hayatın tadını çıkartmak demek olabilir mi?
Bunu Almanya’da on beş yıl yaşayıp eski alışkanlıklarımı özlediğim zaman daha iyi anladım. Orada Boğaz’ın görüntüsünü anımsayıp özlemediğim bir gün bile geçmemiştir. İş yerinde tam karşımdaki duvarda Kanlıca Körfezinin kocaman bir posteri asılı dururdu. Alman arkadaşlarım resme bakıp, böyle bir cennette yaşamak varken Frankfurt’ta ne aradığımı sorarlardı.

Reklamlar