Her ilkbaharda okulun son günleri yaklaştıkça kış boyunca rıhtıma ters çevrilerek yatırılmış olan sandalın bakımı yapılır ve boyanırdı. Bu işi ben küçükken babam, Şenyu Ağabey ile beraber yaparlardı. Daha sonraları bu zor gibi gözüken ama zevkli işi ben üstlendim. Önce kabarmış boyaları kazınır, ahşap kısım kalın zımparayla elden geçirilip boyanmaya hazır hale getirilirdi. Çok inatçı yerler kolay raspa yapılamazsa o zaman Pürmüz Lambası hazırlanır, boyalar ve macunlar yakılarak kazınırdı. Yanan eski boya ve macunların kokusu hala burnumdadır. İnsan böyle bir kokuyu sevebilir mi? Ben severdim. Böyle garip kokuları özlemek zayıf tarafımız olsa gerek ama hayatın tadı da küçük detaylarda gizli değil mi?

Macun yapılması gereken yerler macunlanır, kuruması beklenirdi. Zımparalanıp astar boya atıldıktan sonra bu sefer sandalı çevirip içini elden geçirmek gerekirdi. Bütün boyası kabaran yerler elden geçirilir ve özenle zımparalanırdı. İç kısma astar boya atılması gerekmezdi. Doğrudan koyu yeşil renge boyardım. Öyle alışmıştık. Küpeştelere, oturaklara boya vurulmaz, sadece verniklenirdi. Sonra tekrar altı çevrilir su kesiminin altı koyu yeşil, üstü de beyaza boyanırdı. Su kesimi çizgisinin çok düzgün olmasına dikkat edilirdi.

Hiç dikkat ettiniz mi sandallarda ve daha büyük motorlarda genellikle su kesimi altında kalan taraf koyu, su üstünde kalan kısım da açık renk olur. Böyle bir tekneye baktığınızda onun su üstünde yüzdüğünü hissedersiniz. Ama bir de bütün gövdesi koyu renk boyanmış bir tekneye baksanız o teknenin çok yüklenip suya fazlasıyla batmış, zor yüzdüğü hissine kapılırsınız. Çünkü alıştığınız su altı çizgisini göremediğiniz için teknenin hafif batık durduğunu ve çizginin suyun altında kaldığını sanırsınız. Teknesine çok özen gösterenler iki rengin birleştiği yere bir de farklı renkte ince bir şerit daha atarlar. Ben o kadar abartmazdım. Alt tarafı benimki basit küçük bir sandaldı.

Boyama işi sırasında bir taraftan güneşten yanarken bir taraftan da sezonun ilk “yemleme” işi yapılırdı. Boğaz’daki kıyı balıkçıları arasında yemleme diye tabir edilen işlem, kepçeler dolusu midyenin kabuklarının açılarak tekrar kıyıya yakın olarak suya atılması işlemiydi. Amaç, İzmarit’lerin ilkbaharda kolay yem bulmasına yardımcı olmak ve yakın çevreye yuvalanmalarını sağlamaktı.

Bütün yaz İzmarit yakalayıp yemenin dışında hedeflenen asıl olay sonbaharda Lüfer Boğaz’a girdiği vakit yem olarak kullanılacak İzmarit’lerin hemen evin kıyısındaki kayaların arasında, kolay yakalanabilir yakınlıkta bulunmalarını sağlamaktı. Lüfer veya aileden olan Çinekop, Sarıkanat, Kofana, Boğaz’a girince hemen küçük balık nüfusunda azalma izlenirdi. Palamut ve Torik daha çok Uskumru ve İstavrit’lerin peşinden koşarken Lüfer sülalesi öncelikli olarak İzmarit, sonra İstavrit, Gümüş, Kolyos ve Zargana etine bayılırdı. İlkbaharda yaptığımız yemleme işlemi sayesinde sonbaharda Lüfer mevsimi geldiğinde elimizin altında, hemen evin kıyısında yuvalanmış hazır bir İzmarit kolonisi bulunurdu.

İlkbaharda sandalın son boyası da bitince mataforanın ipleri gözden geçirilir, bir sezonu daha çıkartabilecekleri anlaşılırsa makaralarla donanım kurulup sandal askıya alınıp denize indirilirdi. Bu işler Mayıs ayının ortalarında biterdi. Artık bu sıcak havalarda angarya haline gelen okulun son günlerinin bitmesi sabırsızlıkla beklenir deniz, balık ve yüzme sezonu iple çekilirdi.
Ne yazık ki okulda okumanın insan hayatının en mutlu ve rahat günleri olduğunu iş işten geçtikten sonra anlayacaktık.
O, nispeten sorumsuz ve rahat günlerde Boğaz’daki akıntılı suların getirdiği bütün balıklar için ayrı bir seremoni yaşanırdı.
Bazen Uskumru akını olur, büyük motorları ile gelen balıkçılar evimizin rıhtımına iplerini bağlayıp açığa doğru ağlarını atarlardı. Bir süre sonra çekildiğinde balığın bolluğundan ağı tutacak yer olmazdı. Sanki beyaz parlak ve kıpır kıpır bir yaratıklar zincirini tekneye çekermiş gibi gözükürlerdi. Ağını çekmeyi bitiren tekne hemen gitmez, tornistan basar tekrar eve yaklaşır ve balıkçılar ağdan ayıklamaya başladıkları balıklardan birkaçını rıhtıma atarlardı. Buna “Göz Hakkı” denirdi.

Kürekçi arkadaşlarımızdan Cüneyt Günsel, Akıntıburnu’ndan akıntının içine doğru “Yeldirme” denilen uzun Uskumru ağı atmış. O kadar çok balık yakalanmış ki ağı sandala çekerken devrilme tehlikesi geçirmiş, çevredeki motorların yardımı ile ağı alabilmiş.

O günler bizim farkında olmadan yaşadığımız bolluk günleriydi.

23-arnavutkoy2-web

Resim: Günümüzde Arnavutköy’ün genel görünümü (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Arnavutköy’lü balıkçılar ağlarını vapur iskelesinden Kuruçeşme tarafına doğru yer alan Akaretler denilen evlerin önündeki rıhtımda yere serer ve tamir ederlerdi. Ağlar hazır alınır ama tamirleri basit mekikler kullanılarak ailecek elde yapılırdı. Önceleri İngiliz Siciminden yapılmış ağlar kullanılırdı, kahverengi veya siyah olurlardı. Sonraları naylon ağlar piyasaya çıktı. Semt balıkçıları kepçe torlarını beyaz iplikten kendileri örer, kaynatılmış ceviz yaprağı suyu ile renklendirirlerdi. Sonraları Victorya marka boya çıkmıştı.

Kıyıya ağ bağlamak için yaklaşan balıkçıların üstünde kat kat giyilmiş pantolon ve kazak üstüne giyilmiş çok basit ama pratik tulumlar olurdu. Biraz daha büyüdüğüm zaman öğrendiğime göre bunları malzemenin ve paranın kıt olduğu eski zamanlarda balıkçılar evde kendileri eski şeker çuvallarını keserek diker, üzerini sandal boyama işlerinde kullanılan Bezir Yağı ile kaplayarak su geçirmez hale getirirlermiş.

Arnavutköy Koyu sürekli değişen akıntılarla dolu olduğundan koy içinde Voli atarak balık yakalamak balıkçıların pek tercih ettikleri bir metot değildi. Boğaz’da daha çok Büyükdere Koyu’nda, Kireçburnu önlerinde alttan toplanarak balığı alan Gırgır Ağı atarak Boğaz’a giren balık sürüler yakalanırdı.

 

24-voli2-web25-voli-web

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Resimler: Kireçburnu önlerinde Gırgır atan balıkçılar (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Boğaz’ın iki ucunda Karadeniz tarafında Anadolu ve Rumeli yakalarında bağlı duran balıkçı motorları ile Marmara tarafındaki mendireklerin içinde duran motorlar gelen haberler göre birden bire sefere çıkarlar, balığın hangi koyda olduğuna göre kuzeye veya güneye doğru guruplar halinde tam gaz gider, Boğaz’da seyrine doyulmaz, insana enerji ve heyecan veren bir hareket sergilerlerdi.
Tabii ki bu dalgada biz kürekçilerin ince futalarımızı suya indirme şansı hiç olmazdı, birkaç kez bu motor akının ortasında kalıp battığımızı, birçok kez de batmadan adaya zorlukla döndüğümüzü hatırlarım.
Ağ atmaya giden motorlar kendi aralarında yarışır, Boğaz’a giren balık sürüsünden ilk partiyi yakalamak için motorlarını zorlarlardı.

Zamanla motorları tanımaya başlamıştık, bazıları işine saygılı, çok düzenli, güvertede her şeyi yerli yerinde duran, bazıları da daha ağlarını yeni düzenlemeye başlayan, son anda avlanmaya hazırlanan teknelerdi. O zamanlarda motorlarda elektronik ekipman bulunmazdı. Günümüzdeki büyük balıkçı motorlarındaki gelişmiş vinçler çok sonraları teknelerde yer alacaktı.

Balık akını bazen Karayel fırtınasında kar tipisi olduğu zamanlara denk gelirdi. Yalının penceresinden bakıp balıkçıların doğa ile yaptıkları mücadeleyi izleyip ürperirdik.
Arnavutköy’lü Rum balıkçılar balık sürülerinin kışın Karadeniz’den Marmara’ya doğru akmasına Katavaşya, yaza doğru da Marmara’dan Karadeniz’e doğru geçişlerine Anavaşya derlerdi. Yunanca kökenli bir kelime olsa gerek.

Boğaz’da ve Marmara’da sık rastlanan güzel bir manzara da Uzun Olta dediğimiz metotla balık yakalayan balıkçıların görüntüsü olurdu. Birçok küçük motor akıntıya ve rüzgara göre durum alıp mevsimine göre bir koydan diğerine akan balıktan paylarını almaya çalışırlardı.

 

27-web28-uzun-olta2-web
Resimler: Ortaköy önlerinde ve Üsküdar açıklarında Uzun Olta Balıkçıları (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Kıyıda oturanlar da balık akını fırsatını olta atarak veya sandalı olanlar çapariye çıkarak değerlendirirlerdi. Mevsimine göre bazen Uskumru’nun küçüğü Vanos akını olurdu, bazen de Uskumru’nun benzeri ama gözleri daha büyük olan Kolyos çaparisine çıkılırdı. Uskumru çaparisi İstavrite oranla biraz daha büyük iğneli, beyaz kahverengi kırçıllı tüyle yapılırdı. Genellikle Martıların (veya bulabilirsen Hindilerin) kırçıllı, sert ve düz kanat tüyleri tercih edilirdi. Bunlar ıslanınca bozulmazlardı. Palamut ve Torik çaparisi için ise Martı’nın kıvırcık, yumuşak ve bembeyaz karın tüyleri tercih edilirdi.

Çapariler, baharın ilk günlerinde malzemeleri rıhtımda yere sererek ilkbahar güneşinin ılık ışınlarının tadı çıkartılarak yapılırdı. Arkadaşlarım kışın beyazlığında kurtulup daha yaz gelmeden kahverengiye dönerlerdi. Ben bu konuda onlardan geri kalır, bir türlü bronzlaşamazdım. Ailede anne tarafından Çerkez kanı olduğu için tenim çok beyazdı. Küreğe başladığım yıllarda antrenörüm bu beyazlığım dolayısıyla şüphelenerek beni kan testine göndermişti. Sanıldığının aksine kanım çok kuvvetli çıkınca da ailede kimin ihtiyacı olursa kan vermeye koşar olmuştum.

Yaz başlarken çapariden başka bol bol da yedek oltalar hazırlanırdı. Balık sürüsü Boğaz’dan geçerken hızlı hareket edebilirseniz sürünün Boğaz’ı terk etmesi için gereken 4-5 gün içinde maksimum balığı yakalardınız. Bunun için bizim amatör küçük sandalımız yeterli olurdu. Zaten olabilecek en büyük balık Torik veya Kofana olurdu. Şahsen koy içinde Orkinos, Kılıç veya Köpekbalığı hiç yakalamadım. Bu profesyonel balıkçıların işiydi.

Reklamlar