Babamın kardeşleri arasında en büyük abla olan Cavidan Hala’mın küçük kızı Bengü benden bir yaş büyüktü. Onunla bizim evin tavan arasına çıkar saklambaç oynardık. Paravanlar arasında koşar, saklanır yerlere saçılmış eski dergileri karıştırır, sandıkların içinden çıkarttığımız kumaşlarla oyun oynardık. Bir gün herhalde hızımızı alamadık, kontroldan çıktık ve Bengü o yeşil ipek paravanlardan birine takıldı.

Paravan, büyük bir insan yüksekliğinde pastel yeşil renkli dört parçadan oluşan, üzerinde pelikan desenleri olan müthiş gösterişli bir antikaydı. Bengü ve paravan beraberce yerdeki kristal bardakların üstüne düştüler. Çıkan gürültü daha çok bir sürü kristal çanın şiddetle çalmasına benziyordu. Gürültüyü duyan annem korku içinde koşarak yukarı geldi. Kırılan parçaların görüntüsü gerçekten çok kötüydü. Bizde bir problem olmadığını anladıktan sonra üzüntüyle onları toplamaya çalıştı. Biz de üzüldük ama çocuk aklıyla üzerimizde büyük bir tesir yaptığını hatırlamıyorum. Sonradan konuşulduğunda verdiğimiz hasarın büyüklüğünü biraz anlayabilmiştim. Kısa süre sonra eve eskiciler geldi ve yukarıdaki eşyaları toplayıp gittiler. Kim bilir daha sonra hangi antikacılarda kaça satıldılar.

Yıllar sonra Almanya’daki bir aile dostumuzun evinde şöminenin üstünde bir Osmanlı Paşası’nın devasa resmi dikkatimi çekti. Paşa ayakta durmuş, bir elini arkasına almış bir elini de kılıcının kabzasının üstüne koymuş ressama poz vermişti. Ona “bu resim kime ait” diye sorduğumda tipik türkiş (!) bir cevap verdi. “Resmin kime ait olduğunu bilmiyorum ama bıyıkları bana çok benziyor, ben de Alman dostlarıma sarayda o zamanlar padişahın veziri olan dedem diye tanıtıyorum” demişti. Bazıları da antikayı bu şekilde değerlendiriyordu…

Hayatımda rastladığım en ilginç antika eserlerden biri kayınpederimin evinde bulunan bir heykeldi. Kraliçe Eujenin’in Padişah Abdülaziz’e hediyesi olan bu heykel Paris sokaklarındaki hayat kadınlarını konu eden figürlerden oluşuyordu. Yüksek oymalı ahşap ayaklar üzerinde erotik pozlar vermiş yarı çıplak kadınların olduğu bronz bir heykeldi. Bir kraliçenin bir krala verebileceği en edepsiz hediyelerden biri olsa gerek.

Arnavutköy’deki yalının çatı katındaki antika bir saat de çocukluğumda beni çok etkilemişti. Üstü bombeli bir camla kaplı, altında dönen minik bir rakkası ve romen rakamlı kadranı olan bir saatti. En büyük atraksiyonu saat başlarında çıngıraklarının “Üsküdar’a Giderken” melodisini çalmasıydı. Saatin ayarlarıyla oynar boyuna melodiyi dinlerdim. Belki günün birinde bir antikacı dükkanında karşıma çıkıverir.

Günlük yaşantımız eski eşyalar (antikalar) arasında geçtiği için pek kıymetini farkında değildim. Almanya’da 1980 Ocak ayında başlayan ve 15 sene süren yaşantımda eskiye nasıl değer verildiğini anlamak ve öğrenmek fırsatı buldum. Onlar yaşamlarında eski ve yeniye bir arada bozulmadan yer vermişlerdi.

Reklamlar