Frankfurter Germania’daki ilk günlerimden birinde antrenmanı bitirip kayıkhaneyi kapatmak üzere olduğum sırada Frau Bachus beni aşağıdaki Fisher Stube denilen küçük lokale çağırdı. Ben genellikle antrenman biter bitmez toparlanıp eve giderdim. Kulüpten çıkıp yakındaki Holbeinsteg denilen yaya köprüsünden nehrin karşı tarafına geçer, biraz ilerideki Theater Platz’da tiyatroların olduğu gökdelenin altından Eschersheimer Landstrasse boyunca giden metroya biner, Lindenbaum durağında inip Dresdner Bank’ın bir süre için bizim kullanmamıza izin verdiği eve gelirdim. Saat gece on gibi olurdu. Emel yemeği hazırlar tek başına beni beklerdi.

 

138-holbeinsteg

Resim: Main Nehri üzerindeki Holbeinsteg yaya köprüsü, karşı kıyıda sol tarafta Frankfurter Germania 1869

Kürek Kulübü binası ve nehirdeki tekne indirme iskelesi.
Bu sefer çok yorgun ve açtım. Frau Bachus’un peşinden aşağıya indim. Birkaç eski kürekçi oturmuş iskambil oynuyor şarap içiyorlardı. Lokal eski ile yeninin karışımı, biraz müze, biraz belgeselden çıkmış bir mekan gibiydi. Duvarlar eski kupalar, resimler, flamalarla süslüydü. O kadar değerli parçalar vardı ki, çekinmeden duvarda açıkta asılı durmalarına şaşırmıştım. En kısa zamanda o duvara bir Türk Bayrağı ile bir de Galatasaray Bayrağı asacaktım.

139-germania-iskele

Resim: Frankfurter Germania 1869 kulübünün Main Nehri üstündeki iskelesi arkada yaya köprüsü Holbeinsteg.

O gün gerçekten çok yorgundum, duvarlara bakacak halim yoktu, tek başıma bir masaya çöktüm. O lokalde de diğer kulüplerdeki gibi sporcuların anneleri nöbetleşe hizmet eder, satışlardan elde edilen para da kulübe kalırdı. Bu akşam Frau Bachus nöbetçiydi. Kayıkhanede asistanım gibi çalışan benden on yaş büyük eski ünlü bir bayan kürekçiydi. Bütün yarış organizasyonlarını ve resmi yazışmaları yapar, hazırladığım antrenman programlarını yazar çoğaltır ve dağıtırdı.

Bana ne yemek istediğimi sordu. İlk defa geldiğim bir yer olduğu için mutfakta neler olduğunu bilmediğimi, kendisinin uygun gördüğü kolay ve çabuk bir şey yapmasını istedim. “Sana hemen çift yumurtalı Strammer Max yaparım, yanında da bir elma suyu içersin” dedi ve mutfağa daldı. Ben de yanlış bir şey olmasın diye merakımdan peşinden gittim.

 

140-germania

Resim140: Günümüzde Frankfurter Rudergesellschaft Germania 1869 Kulüp Binası

Yemek konusunda Alman’lara güvenilmeyeceğini daha ilk geldiğimiz gün Herr Bense’nin ikram ettiği ve yiyemediğimiz yağlı domuz etleri sayesinde öğrenmiştim. Frau Bachus bir sahana iki yumurta kırdı. Büyük iki dilim çavdar ekmeğini tabağa yan yana koydu. Tereyağ sürdü. Üstüne koca iki dilim jambon yerleştirdi. Onların üstüne iki dilim hamburger peyniri koydu. Yumurtaların sarısı sertleşmeden sahanı ateşten aldı ve peynirlerin üstüne sarıları patlatmadan ustalıkla yerleştirdi. Peynirler de sıcaktan hafifçe erimeye başladılar. Bunun adı Strammer Max’mış. Kart oynayan Alte Herren dediğimiz eski kürekçiler iki yumurtadan dolayı Frau Bachus’un bana torpil yaptığı konusunda şakalar yaptılar.

Sporu bırakalı az olmuştu. Hala eskisi gibi yemek yemeğe devam ediyordum. Yüz yirmi kiloydum. Bu durumun bana rahatsızlık verdiğini fark etmem için daha üç sene geçmesi gerekecekti. Ayakkabılarımı bağlamak için öne eğilemediğimi fark ettiğim günlerden birinde küçük bir kızdan ders alacaktım.

O gün Dresdner Bank’ta bankonun yan tarafına yaslanmış dalgın dalgın dışarıyı seyrederek sıramın gelmesini bekliyordum. Gişede hamile bir kadın vardı. Yanındaki küçük kız çocuğu bir ara annesinin elini bıraktı benim yanıma geldi ve küçücük elini gömleğimden neredeyse dışarı taşacak gibi duran göbeğime koyup bana “sen de mi hamilesin” diye sordu. Annesi çok utanmıştı ama kahkahalar sokaklara taştı.

Artık zayıflama zamanı gelmişti. Ratzeburg Kürek Akademisinde öğrettikleri gibi vücudumu beynimin içinde iki rakip yarışçı haline soktum. Tat ve koku alma organları, mide, göz zevki gibi kilo almamı teşvik eden organ ve hisler “rakip takım”, beynim ve iradem “benim takım” oldu. Ne zaman yemeğe otursam Emel eski alışkanlığı ile yarım tencere pilavı tabağıma doldurmaya devam etti. Benim takım diğer takıma “sen bu gün açsın, istediklerini vermiyorum, istediğin kadar ağla sızla, yalvar, sana sadece bir kaşık pilav var” diyerek sadistçe ve eğlenceli bir şekilde yarım senede 95 kiloya geri düştüm. Hala da aynı kilodayım. Tabii ki antrenmanlı 95 kilomla bu gün arasında çok fark var. Bunu hemen geçelim… Vücudumdaki rakip takım artık benim üstünlüğümü kabul etmiş durumda, canı çok yemek istese bile benim vermeyeceğimi çok iyi biliyor!!! Ben de çok iyi biliyorum ki bundan sonra kilo alırsam geri dönüş zor olur.

Emel içimdeki rakip takımı destekleyen yemekler yapmayı sürdürse de günlük beslenme ortalamamı değiştirmemeyi öğrendim. Yemek zevki olarak oldukça hassas bir damak tadım vardır ama bazı basit şeylere de bayılırım.

Reklamlar