Küçük yaşlarda en sempatik bulduğum deniz yaratığı Denizatı’ydı. Onları elle veya kepçeyle yakalar şişelere koyup beslemeye çalışırdım. Çok uzun yaşatamazdım ama öldükten sonra da dekoratif olarak işe yararlardı. Güneşte kurutup kuyruğuna şekil verip bir çakıl taşının üstüne ayakta durur gibi yapıştırır sonra da altın veya gümüş rengine boyardım. Sanırım bu sanat eserlerimden (!) birkaç tanesini Nuran Teyzem hala saklıyordur. Denizatlarının Boğaz’ın o akıntılı sularında nasıl olup da hayatlarını devam ettirebildiklerini anlayamamışımdır. Hızlı yüzemezlerdi. Üstelik yüzerken nedense kuyrukları ile mutlaka bir çöp parçasını yakalayıp akıntıya karşı çekiştirerek bir yerlere götürmeye çalışırlardı.

Dekoratif olarak değerlendirdiğim çok kıymetli bir başka ürün de midyelerin içinden çıkan incilerdi. Onları biriktirir sonra bir çakıl taşının üstüne vernik sürer yapışkan bir satıh yaratır, incileri de düzgün bir şekilde taşın üstüne dizerdim. Çok şık dururdu.

Lise çağlarında akvaryuma merak sardığım zaman bir deniz suyu akvaryumu yapmayı ve denizatı beslemeyi çok istemişimdir. Akvaryum ile tanışmam Işık Lisesinde sınıf arkadaşım olan Aron’un evine gitmemle başlamıştı.

Küçük yaşlarda en sempatik bulduğum deniz yaratığı Denizatı’ydı. Onları elle veya kepçeyle yakalar şişelere koyup beslemeye çalışırdım. Çok uzun yaşatamazdım ama öldükten sonra da dekoratif olarak işe yararlardı. Güneşte kurutup kuyruğuna şekil verip bir çakıl taşının üstüne ayakta durur gibi yapıştırır sonra da altın veya gümüş rengine boyardım. Sanırım bu sanat eserlerimden (!) birkaç tanesini Nuran Teyzem hala saklıyordur. Denizatlarının Boğaz’ın o akıntılı sularında nasıl olup da hayatlarını devam ettirebildiklerini anlayamamışımdır. Hızlı yüzemezlerdi. Üstelik yüzerken nedense kuyrukları ile mutlaka bir çöp parçasını yakalayıp akıntıya karşı çekiştirerek bir yerlere götürmeye çalışırlardı.
Dekoratif olarak değerlendirdiğim çok kıymetli bir başka ürün de midyelerin içinden çıkan incilerdi. Onları biriktirir sonra bir çakıl taşının üstüne vernik sürer yapışkan bir satıh yaratır, incileri de düzgün bir şekilde taşın üstüne dizerdim. Çok şık dururdu.
Lise çağlarında akvaryuma merak sardığım zaman bir deniz suyu akvaryumu yapmayı ve denizatı beslemeyi çok istemişimdir. Akvaryum ile tanışmam Işık Lisesinde sınıf arkadaşım olan Aron’un evine gitmemle başlamıştı.

AKVARYUM

Şişli’de Site Sineması’na gelmeden önceki yokuşta otururlardı. Aron’un büyük bir akvaryumu ve birkaç küçük yavruluğu vardı. Benim çok ilgi gösterdiğimi görünce yavruluklarından birini içindeki teşkilatı ve birkaç Lepisdes balığı ile beraber bana hediye etmişti. Kısa bir süre sonra balıklar üremeye başlayınca o akvaryum bana az geldi ve özel ölçülerde büyük bir tane yaptırdım. Aron bu konudaki hocamdı. Bana hangi balıkları daha kolay besleyebileceğimi, hangi cinslerin birbiri ile uyumlu yaşayabildiğini, nasıl yavru alabileceğimi öğretiyordu.

Benim akvaryum merakım aslında farkına varmadan küçük yaşlarımda Beyoğlu’nda 1950’li yıllarda çok meşhur olan Japon Mağazası denen oyuncak ve züccaciye mağazasında başlamıştı. Orada annem reyonlar arasında gezinirken ben büyük akvaryumların karşısına yapışıp kalır içindeki rengarenk balıklara hayranlıkla bakardım. O yıllarda biz Beyoğlu’na daha çok sinemaya gitmek amacıyla çıkardık. Küçük yaşlarımda Atlas Sinemasında Peter Pan’ı, Emek Sinemasında da Fantasia’yı seyrettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Seneler sonra bir akvaryumum olunca Japon Mağazası aklıma gelmişti ama her güzel şey gibi o mağaza da yok olmuştu. Sorup öğrenerek Beşiktaş’ta pasajın içinde bir akvaryumcu buldum. Senelerce onun en iyi müşterisi oldum. Üretilmesi zor balıklar ürettim.

Bir kış günü de trajik bir olay yaşamıştık. Işık Lisesi’nden mezun olalı bir yıl geçmişti ve 1968 kışı İstanbul’un gördüğü en sert kışlardan biri olmuştu. Derece deniz kıyısında eksi on dördü gösteriyordu. Yalının hiç bir odasını ısıtamaz olmuştuk. Anneannemlerin Okmeydanı’ndaki apartman katında bir süre misafir olarak kaldık. O kısa süre içinde anneannemin yaptığı börekler ve tatlılar yüzünden hayatımda ilk defa yüz kiloyu aşmıştım. Kış antrenmanları o kiloyu eritmeye yetmiyordu. O kış, dilimize takılıp kalan Beatles’ın Obladi Oblada şarkısının senesiydi. Ara sıra kar, tipi arasında fırsat bulup Arnavutköy’e gidip çiçekleri ve balıkları kontrol etmem gerekiyordu.

Yalıyı kontrole gittiğim sıralarda bir de tabii çatıdan su akan yerlerin altına kova koymak gibi tatsız işler vardı. Bir gün eve gittiğimde alt katta babamdan miras kalan bütün Begonyaların, Deve Tabanlarının, Japon Güllerinin donup kahverengi olduğunu gördüm. Çok üzüntü vericiydi. Yukarı kata çıktığımda ise başka bir felaket beni bekliyordu. Akvaryumun içindeki ısıtıcıların gücü yetmemişti. Odada soba yanmayınca içerisi sokak kadar soğuk olmuştu. Boğaz’ın acımasız kuzey rüzgarı da zaten evin bir tarafından girip diğer tarafından çıkıyordu. Akvaryumdaki balıkların bazıları donarak ölmüştü. Geriye kalanlar ısıtıcının etrafına toplanmış yaşamaya çalışıyorlardı. Hemen su kaynatıp yavaş yavaş içeri döktüm. Kalan balıkları küçük akvaryuma doldurdum. Isıtıcıların da hepsini oraya aldım. İnanılmaz bir ortak yaşam anlaşmasına şahit oldum. O güne kadar birbiriyle geçinemeyen cinsten balıklar sanki geçici bir ateşkes ilan etmişlerdi. Birbirlerini rahatsız etmeden akvaryumun uzak köşelerine gittiler ve verilen yemleri kavga etmeden paylaştılar. Sanki ölümden döndüklerini ve bu devreyi ancak beraber yaşarlarsa atlatabileceklerini anlamışlardı.

Akvaryum merakı ilerleyen senelerde Tekin devreye girene kadar büyüyerek mükemmelleşti. Üniversite arkadaşım sakarlıkları ve dahiyane (!) buluşları ile meşhurdu. Bir gün kendisine akvaryumun camlarını temizlemekten bıktığımı söylemiştim. Işıktan dolayı oluşan yosunları belirli periyotlarla camlardan temizlemek zahmetli bir işti. O da bunun üzerine düşünmüş ve bir çözüm bulmuş. Onların apartmanındaki su deposunun yosun tutmasını önleyen bir ilaç varmış. Belirli bir ölçekte suya karıştırınca insana zarar vermiyormuş. İnsana zarar vermiyorsa balıklara da vermez mantığı ile o ilaçtan bir damlalık yardımıyla kullanmaya karar verdik. Akvaryumun içindeki su miktarını hesapladık ve iki mühendis adayı olarak ince hesaplar yaparak o ilaçtan kaç metreküp suya kaç miligram damlatacağımızı bulduk. Gereken karışımı yapıp mavi renkli ilaçlı suyu akvaryumun içine damlattık. Suyun üst seviyesine yayılan mavilik yavaş yavaş aşağıya doğru inmeye ve karşısına çıkan her şeyi anında öldürmeye başladı. Birkaç dakika içinde akvaryumda yosunlar da dahil olmak üzere canlı hiçbir şey kalmamıştı. Biz iki mühendis adayı hesap yaparken sıfır hatası yapmıştık…

Tekin’le daha sonraları yıllarca beraber çalıştık. Bir daha aynı hataya düşmedik. İnşaatlar yaptık her seferinde birbirimize bu unutamadığımız sıfır hatasını hatırlatır hesabımızı tekrar gözden geçirirdik. Özellikle Rumeli Feneri Balıkçı Barınağı inşaatı sırasında unutulmaz güzel günler yaşadık ve inşaat mühendisliğinde çok özel tecrübeler kazandık.

Bu hayat tecrübeleri arasında en ilginci bozulan bir radyo ile başladı. Şantiyede işçilerin kaldığı binada eski bir radyo vardı. Bir gün işçi başı olan “Dayı” şantiye binasına büyük bir telaşla girdi ve “Mühendis bey, radyo bozuldu, tamir etmeniz lazım” diye buyurdu. Ben de alay ederek “neden ben?” dedim. O da şaşırarak suratıma baktı ve “aramızda mühendis olan sizsiniz” diye durumu açıkladı. Lise yıllarında radyo imal etmek gibi bir hobim olduğu için merakla radyoyu söktüm, neyse ki arıza kolaymış, yerinden çıkmış olan toz toprak içindeki kabloları tekrar taktım ve radyo çalıştı. O günden sonra işçilerin bana karşı olan davranışlarında hissedilir bir saygı oluştu. Radyoyu tamir edemeseydim fena halde güven kaybına uğrayacaktım anlaşılan…
Rumeli Feneri’nde çalışan işçiler deniz ürünleri yemekten hoşlanmıyordu. Birçoğu Karadeniz balıklarını tanımıyor ve zaten balıkla doymadıklarını iddia ediyorlardı. Liman içinde rıhtım yapmak için yerleştirdiğimiz on tonluk beton bloklar arasındaki boşluklarda karidesler dolaşıyordu.

Bir gün evden, eski kadın çorabından yapılmış olan karides kepçesini getirip bir tencere dolusu yakaladım. İşçiler etrafıma toplanıp alaycı bakışlarla beni izlediler. Şantiyenin aşçısı Kefken’li idi ve balık işinden iyi anlıyordu. Karideslerden bir büyük, bir küçük güveç hazırladı, büyüğü işçilerin öğle yemeğine ek olarak sofraya koydu. Önce çekingen olarak güveçe ekmek daldıranlar birazdan dibini sıyırmak için yarışmaya başladılar. O günden sonra akşamüstleri iş bitişinde işçilerden birçoğunu rıhtımda karides avlarken görmeye başladık.

İki gün sonra da Muhtar Şantiye Binasına geldi. “Mühendis Bey, sizinle gizli bir şey konuşacağım” dedi. İçeri aldım. Bana işçilerin köydeki manifaturacıdan kadın çorabı aldıklarını fısıldadı. “Bu işin altında bir bit yeniği var ama biz çıkartamadık” dedi. Çorapların Karides Kepçesi yapımında kullanıldığını anlatana kadar ter dökmüştüm…

Reklamlar