Pek öyle korktuğum gibi olmadı. Okul ilk yıllarında beni çok zorlamamıştı. Havanın uygun olduğu hemen her gün balık tutmaya devam ettim. Dersler çok az zamanımı alıyordu. Sadece havalar bozduğu zaman dışarı çıkamıyordum. O günlerde de evin alt katında eskiden mutfak olan, yerleri mermer kaplı bir odada marangozluk yapardım. Odada kocaman bir kuzine, yerde bir köşede de geniş bir kapak vardı. Orası sarnıçtı, içinde yağmur oluklarından akan su birikirdi. Yıllar sonra yalı yıkıldığında deniz seviyesinin altında olmasına rağmen içinde tatlı su vardı. İşte bu eski mutfakta babamın kurduğu küçük marangozhanede kendime tahtadan kayıklar yontuyordum. Babamın Çemberlitaş – Tavukpazarı denilen bölgede yer alan bıçkıhanesindeki ustalardan öğrendiğim gibi iskarpela ve çekiçle tahtaları oymayı ve şekil vermeyi öğrenmiştim.

Arnavutköy İlkokulu’nda günler çok çabuk geçti. Aşağıda geriye kalan çok az resim arasında 1959 yılında katıldığımız 23 Nisan bayramındaki Yavrukurt Oymağı görüntüleri var.

1-yavrukurt-1959
Resim: İkinci bayrağın arkasında, ön sıradaki dört trampetin solunda yarım gözüken ben, arkada Müdür Muavini Hakkı bey, en arkada Müdür Zeki bey.

2-1959-yavrukurt

Resim: Oymak Başı Celal, Beşiktaş Barbaros Meydanında hazırolda.
Boğaz’da havanın bozması ürkütücü ve tehlikelidir. Bunu senelerce denizin kıyısında suyun gücünü yakından tanıyarak öğrendim. Çok sonraları denizle boğuşacak yaşa geldiğimde küçücük sandalımda akıntıya ve rüzgara karşı direnerek kürek çekmeyi çok seviyordum. Arnavutköy’e, Akıntıburnu’na gelip kıyıda durup denize baktığınızda deli gibi akan ve köpüren sulardan kürek çekerek Bebeğe gitmek veya karşıya geçmek imkansız gibi gözükür ama ben bunu günlük bir iş olarak yapanların yanında büyüdüm.

3-akintiburnu

Resim: Eski zamanda Akıntıburnunu geçmek için tekneler halatla kıyıdan çekilirmiş

 

4-akintiburnu2-web

Resim: Günümüzde Akıntıburnu (Fotoğraf: Erdal Günsel)

 

Anneannemler 1950’li yıllarda Vaniköy’de otururlardı. Oturdukları eve henüz telefon bağlanmamıştı. Bizim gelmemizi istedikleri zaman sabah erkenden pencerelerine kocaman beyaz bir çarşaf asarlardı. Annem bizim yalıdan bakıp o çarşafı görünce hemen beni giydirir öğleden evvel Arnavutköy İskelesi’nden kalkıp Vaniköy’e geçen vapura yetişirdik.

 

5-vanikoy-yali

6-vanikoy-genel

Resimler: Vaniköy, soldan ikinci kırmızı boyalı olan Anneannemlerin eskiden oturduğu yalı. Sarı renkli olan birinci yalı o zamanlar Mısır Yağı Fabrikasıydı. (Fotoğraf: Erdal Günsel)
Bazı günler keyfi yerindeyse ortanca halamın oğlu Şenyu Ağabey bizi sandalla kürek çekerek karşıya bırakırdı. O azgın ve ürkütücü akıntıyı basit bir iş yaparmış gibi ustalıkla geçerdi. Vapurla geçtiğimiz günlerde de o sıcakta Vaniköy vapur iskelesinden eve kadar bütün yolu yürümezdik. Ferhan Teyzem küçük sandalıyla gelir bizi iskeleden alır eve kürek çekerek götürürdü. Vaniköy’ün bitiminde Kandilli Burnu’na doğru sondan bir önceki yalının orta katında otururlardı. Son yalı o zamanlar Mısır Yağı Fabrikasıydı. Hava Poyraz olduğunda Vaniköy’e doğru baygın bir koku yayardı. O yapışkan koku burnuma yapışır, akşam eve döndüğümüzde bile hala rahatsız ederdi.

 

7-sevim-emine-ferhan
Resim: Arkada Emel ve ben, önde Anneannem Emine Aydınsal, Ferhan Teyzemin oğlu Aydın, Sevim Teyze (Ertuna), Ferhan Teyze (Erben), Nuran Teyze (Aydınsal, sonra Özel).

Sonradan düşündüğümde daha iyi anlıyorum ki büyüklerim benim yeteneklerimi araştırma devrindeydiler. Özellikle büyükbabam bu konuyla çok ilgilenirdi. Bana resim yapmam için renkli kalemler verirdi. Ben en çok bir tarafı kırmızı bir tarafı lacivert olanları severdim. Ucunda silgisi olan yeşil renkli Faber kurşun kalemleri vardı. Onların boyu elle tutulamayacak kadar kısalınca kamış gibi bir şeyin içine monte eder, sonuna kadar kullanırdı. O özel pırıl pırıl cilalı sarı kamışlardan bana da vermişti. Kalemlerimi, silgimi, kalemtraşımı sakladığım çok eski zamanlardan kalma puro muhafaza etmek için yapılmış orijinal bir teneke kutum vardı. Üstünde anlamadığım bir lisanda (Fransızca) yazılar vardı. O kutuyu lise hayatımın sonuna kadar kullandım.

8-vanikoy1-web

9a-vanikoy3-web

Resimler: Günümüzde Kuleli’den Vaniköy’e doğru yalılar ve Vaniköy’ün genel görünümü (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Vaniköy’de bazen öğle yemeğinden sonra sandalla gezer veya balık tutardık. Gününe göre ya İstavrit Çaparisi sallar, ya da midye ile İzmarit yakalamaya çalışırdık. Balık boldu. Yeteri kadar yakalar mutlu bir şekilde eve dönerdik. Kürekte mutlaka Ferhan Teyzem olurdu. Nuran Teyzem İstanbul Şehir Orkestrasında keman çaldığı için ellerine çok itina gösterir kürek çekmek istemezdi. Hatta yakaladığı balıkları bile Ferhan Teyzeme ayıklatır, oltasına uzaktan kumandayla yem taktırtırdı.

İskeleden Çengelköy’e doğru olan tarafa fazla gitmezdik. Orada köyün sakinleri tarafından “Maskara Akıntısı” diye anılan bir yer vardı. Anaforlar ve kıyıya yakın yerlerde patlayan ayna suları akıntıyı kürekle geçmek isteyen acemileri olduğu yerde döndürür, sağa sola savurur, kıyıdaki yalılardan seyredenlere tam anlamıyla maskara ederdi.
Ferhan Teyzem esaslı bir kürekçiydi. Özellikle kuvvetli Poyraz rüzgarına karşı bile dişini sıkıp küreklere asılmasını hiç unutmam. Dikkatle onu izleyip “sonuna kadar dayanabilecek mi?” diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Onu seyrederken ben yorulurdum. Belki de uygun bir ortam yakalasa iyi bir kürek yarışçısı olabilirdi.
Kıyıda oturanlar birbirleri ile selamlaşmaları sırasında “poh” diye seslenirlerdi. Bu Vaniköy yerlilerine ait bir selamlaşmaydı.

Boğaz’ın en sakin ve zamanla en az değişikliğe uğrayan semti olan Vaniköy’den daha sonraları tanışacağım Galatasaray’lı kürekçilerden Ahmet Baysan, beraberce senelerce şampiyon olacağımız Mehmet Ayata ve daha eskilerden dişçi ağabeyimiz Füreyd Dosdoğru gibi sporcular çıkmıştı.

Sporculuğunun son senelerine yetiştiğim Vaniköy’lü Ahmet bazı günler antrenmandan sonra hava kararırken Galatasaray Adası’ndan Vaniköy’e sandalıyla kürek çekerek dönerdi. Biz o saatlerde genellikle ailecek rıhtımda otururduk. Yalının önünden geçerken kibarca başıyla babama selam verirdi. Onun arkasından bakar hava karardığı zaman akıntının azgın sularından nasıl geçeceğini düşünür ürperirdim.

Hava kararırken Vaniköy sırtlarındaki Kandilli Rasathanesinin yuvarlak çatısı güneş ışınlarını yansıtarak parlamaya devam ederdi. Rasathanenin ne işe yaradığını ancak deprem olunca anlayacaktık. Aslında Avrupa’nın ilk rasathanesi İstanbul’da Tophane sırtlarında 1577 yılında gözlem yapmaya başlamış birkaç yıl sonra Şeyhülislam’ın baskısıyla yıkılmış, 1868 yılında Kabataş sırtlarında ikinci rasathane kurulmuş, 1908 yılında şeriat isteyenler tarafından yıkılmış ve 1910 yılında Kandilli Rasathanesi kurulmuş, Atatürk’ün gerçekleştirdiği üniversite reformundan sonra 1945 yılından itibaren uluslar arası astronomi çalışmalarına katılabilecek seviyeye ulaşmıştır.

 

9b-kandilli3

Resim: Kandilli Rasathanesi

Boğaz’dakiler hangi havada akıntıyla nasıl uğraşılacağını iyi bilirlerdi. Arnavutköy’lü balıkçıların Kandilli’ye veya Çengelköy’e olta balığına kürekle gidip geldikleri çok olurdu. Gerçi onların bazılarında bu işe çok uygun olarak dizayn edilmiş “Kancabaş” denilen Osmanlı zamanından kalma ince Boğaz kayıkları vardı.
Kürekçi arkadaşım Erdinç Karaer’in de kardeşi Fethi ile balığa çıktıkları, babadan kalma bir Kancabaş’ı vardı. Günümüzde restore edilmiş olarak muhafaza edilmektedir.
Resim10: Kandilli’de Erdinç’in Kancabaşı çektiği kayıkhane (Fotoğraf: Erdal Günsel)

 

11-kancabas-web

12-kancabas1-web13-kancabas2-web

Resimler: Kancabaş modeli detayları (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Kancabaşlarla ihtiyar ve çelimsiz balıkçıların bile akıntıyı kürekle geçmeleri çok sık görülen gündelik bir olaydı. Oturakta hafif yanlamasına oturur, omuzlarından birini arkada bırakarak çok karakteristik çarpık bir stilde kürek çekerlerdi. Arkaya daha kolay bakmak için böyle oturduklarını ilerleyen zaman içinde öğrenmiştim.

14-cengelkoy-gorunumu-web

Resim: Günümüzde Arnavutköy Vapur İskelesi’nden Çengelköy’ün görünümü (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Benim hayatımda Arnavutköy’lü balıkçılar arasında Taso’nun yeri ayrıdır.

Taso, ağır hareket eden ama çok çalışkan biriydi. Hava kararırken sandalıyla gelir, bizim evin rıhtım parmaklıklarına ipini bağlar ve kıyıya dik olarak suya Istakoz Sepetleri bırakırdı. Ertesi sabah erkenden gelir sepetleri toplardı. Daha sonra da Kancabaş sandalıyla Kömür Depoları’nın açığında ağ atar, bir ipe bağlı büyük beyaz bir taşla ağın etrafını taşlar, balıkları ağa doğru sürüklerdi. Sonra ağı yardımcısıyla birlikte çeker, Arnavutköy’e doğru dönerken biri yavaş yavaş kürek çeker, diğeri ağa yakalanan balıkları ayıklardı. Bizim yalının önüne gelince babama seslenirlerdi. Evde bir telaş olur, bana bir tepsi verip rıhtıma yollarlardı. Taso da o gün ne çıktıysa birkaç parçayı itina ile ayırıp tepsiye koyar, babama selam yollardı. Kırlangıç, Pisi, Mercan tepside en çok gördüklerimdi. Hafta sonları babam Arnavutköy’e gider, Taso’yla hesaplaşır, berber Niko’ya uğrar, traş olur, sohbet eder, Jonker’in pastanesine uğrar, en sonunda da kahveci Asadur’dan kahve alır, elleri kolları dolu eve dönerdi.

 

15-yali-rihtim
Resim: Yalının rıhtımında babamla (1950’ler)

Kurukahveci Asadur kahveden başka her türlü olta malzemesi ve çapari de satardı ama babam çaparilerini kendi hazırlardı. Evde kurşundan zoka dökmek için çeşitli büyüklüklerde kalıplar bulunurdu. O kalıplarda dökülecek kurşunların içine yerleştirilmek üzere çeşitli boylarda iğneler vardı. Büyükçe bir sandık içinde bütün olta takımları hazır olurdu. Mantarlara sarılmış çeşitli kalınlıklarda oltalar, uçlarındaki zokalarla sefere her an çıkılacakmış gibi pırıl pırıl dururlardı. Ayrıca balık malzemesi sandığının içinde kalın bir Fransızca Lugat’ın içinde çapariler vardı. Bunlardan başka sandıkta bir de ağzı güderi ile kapanmış küçük şişelerde zokaları parlatmak için cıva ve kurşunun üstündeki pürüzleri düzlemek için cam Mazgal vardı. O sandıkta her büyüklükte Fırdöndü, Zoka, Çarpma, Seyirtme Kurşunları da olurdu. Mantar bloklara sarılı değişik kalınlıklarda misinalar yedek olarak dururdu. Oradaki malzemelerle bir balıkçılık marketi açabilirdiniz.

Rıhtıma çıkan kısa koridorda, rıhtım kapısının hemen iç tarafında üç adet çok ince, uzun bambu kamış vardı. Zamanına göre bazen çapariler, bazen de İzmarit için bağlanmış kurşun ve iğneleri ile hazır durulardı. Bu kamışlarla büyük İzmaritler, Çinekop’lar yakalardık, eğrilir, kırılacak gibi olur ama her seferinde balığı rıhtıma çıkartırdık. Makaralı modern kamışlar daha icat edilmemişti, gerçi daha sonraları da o kamışlardan hiç kullanmadım. İnce bambu kamışlarla balığın vurduğunu hissederek avlanmak daha zevkliydi. Kamışların yanında kırgın zamanında kullanılmak üzere çok büyük bir kepçe ve daha küçük kolay kullanılabilen bir kepçe ile iki farklı çatal bulunurdu. Büyük kepçe yaklaşık 1.20 metre çapında idi, sapı da oldukça uzundu. İstavrit büyük balıklar tarafından kıyıya sıkıştığında yavaşça suya indirilir ve dibe oturtulurdu, akın halindeki sürü kendiliğinden içine dolardı. Kepçe balıkla dolunca o kadar ağırlaşırdı ki sudan çıkartmak mümkün olmazdı, ancak üst kısmı sudan çıkartılır, biri onu tutarken biri de küçük kepçe ile içindekileri toplayıp rıhtıma dökerdi. Balık akınının hızı kepçeyi kendiliğinden doldurmaya yeterli olmadığı zamanlarda Şenyu Ağabey köyümüzün emektar balıkçısı Taso’nunki gibi beyaz büyük bir taşı iple bağlayıp suya atarak onları ürkütür ve kepçeye doğru yönlendirirdi. Yakalanan balık bütün yalılara yettiği gibi Beşiktaş’ta Serencebey Yokuşu’nun başındaki ilk evde oturan Nilüfer Halamlara da gönderilirdi.

Rıhtıma çıkan koridorun ahşap duvarına iğnelerinden tutturulmuş olarak gerilmiş kullanıma hazır bir kaç tip çapari olta olurdu. Eski zamanlarda babamın balık malzemeleri arasında Kaşık yoktu. Ben 1970’li yılların sonlarına doğru Perşembe Pazarı’ndaki oltacılardan Kaşık almaya ve kullanmaya başlamıştım. 1980’de Almanya’ya gidince Frankfurt’un içinden geçen yeşil çamur rengindeki Main Nehrinde, yarışa gittiğimiz göllerde ve kanallarda balıkçıların kullandığı malzemelere dikkat edince çok şaşırmıştım. Benim hiç tanımadığım renkli tüylerle süslenmiş balık formunda iğneler kullanıyorlardı ve bu iğneler o kadar çok çeşitliydi ki hangi balık için ne kullanacaklarını çok iyi biliyorlardı her halde… Almanya’da en çok özlediklerimden biri de midye olmuştu.

Arnavutköy’de kıyıdan midye çıkartmak için kepçeyi belli bir açı ile suyun biraz derininde midyelerin altına dayar, kürekle üstteki midye gurubunu kepçenin içine doğru kazırdık. Kepçeyi rıhtıma döktüğümüz zaman midye ve yosunların arasında Yengeçler, minik Karidesler, Şeytan Minareleri, İzmarit Keneleri olurdu. Midye ayıklamaya uygun, yayvan başlı bir bıçağımız olduğunu da hatırlıyorum. Kıyıda kazınan midyelerin yeri ertesi gün dipten gelenlerle hemen dolmuş olurdu.

16-yali-1-numara

Resim: 1 numaralı Makbule Atadan Yalısı

1 Numaralı yalıdaki komşularımız Özcan Ağabeyler de oltalarını kendileri hazırlarlardı. Özcan Ağabey ve kardeşleri ile birlikte çok samimi, yakın bir komşuluk ilişkimiz vardı. Hatırladıklarım hep olumlu, karşılıklı yardımlaşma ile geçen yıllardı. Babamın ölümünden sonra da Özcan Ağabey hayatımızı tekrar düzenlemekte, karşımıza çıkan bürokratik işlerde bize çok yardımcı olmuştu.

17-yali-3-numara-web

Resim: Doğduğum ev: Sarrafburnu 3 numara

Arnavutköy kıyısında oturup da sandalı olmamak, kürek çekmemek düşünülemezdi. Kürek çekmeyi bana kim öğretti hatırlamıyorum ama önümde örnek çoktu. Onların korkmadan azgın bir dere gibi akan Akıntıburnu’ndan sandalın burnunu akıntıya dikkatlice verip küreklere asıldığına defalarca şahit oldum. Daha sonraları ben de bazen balık tutmak, bazen sırf enerji harcamak, bazen de sandalımdaki misafirime hava atmak için akıntıyı defalarca geçtim. Kanal’ın ortasına çıkıp çapari yaptım.

Daha Galatasaray Kürek Takımı’ndaki yarışçılık yıllarıma çok vardı. Deniz ve kürek çok doğal bir şekilde yaşantımın bir parçası olmuştu. Yapacak başka bir şey de zaten yoktu. Rüzgar, akıntı, balıklar, midyeler ve onların kokuları içime işlemişti. Boğaz’da denizin kokusu farklıdır. Mevsimine ve rüzgarın yönüne göre değişir. Bazen hava kuzeyden hafif eserken denizin ortasında çok keskin bir karpuz kokusu duyulur. Balıkçılar bunun ozon kokusu olduğunu söyler. Lodos havalarda da Marmara’dan gelen baygın bir yosun kokusu olur ama Boğaz’da benzersiz olan ve insanın tüylerini ürperten unutamadığım bir başka koku daha vardır.

Reklamlar