1966 yılında su sporlarında bütün branşlarda şampiyon olunması üzerine Denizcilik Şubesi Başkanı Adnan Akıska ve Şube Kaptanı Engin Kevkep’in çabaları ile şampiyon sporcuların resimlerinden oluşan bir pano yapıldı.


Sporcular belirtilen foto stüdyosuna giderek bir örnek formalar giyip resim çektirdiler. Bu resim tarihimizde hep birlikte çektirdiğimiz ilk ve son resim oldu.

Adamızın müdavimlerinden biri olan “Kral” Metin Oktay o yıl şampiyon olan sporculara üstünde “Metin Oktay’dan Sevgilerle” yazılı olan birer dolmakalem hediye etmişti. Unutulmaz bir anı olarak o günlerin sporcuları tarafından hala ambalajından bile çıkartılmadan itina ile saklanmaktadır.

O pano yıllarca Galatasaray Adasının girişinde durdu. Son yıllarda ada yabancı bir işletmeciye verilince pano Küçükçekmece’deki kayıkhaneye götürüldü.

 

167-1966-sampiyon-denizciler
Resim: 1966 yılı Denizcilik Şubesi Şampiyonları Posteri (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Panoda resmi olan kişilerin listesi aşağıdaki gibidir:
GALATASARAY SPOR KULÜBÜ 1966 YILI SU SPORLARI ŞAMPİYONLARI
Engin Kefkep – Yönetici, Ahmet Yavaşoğlu – Antrenör, Emin Gezgöç – Antrenör, Nazlı Dilbilen – Antrenör, Manfred Otto – Antrenör
Sporcular:
KÜREK: Nur Yar, Ünal Gürkem, Figen Azgür, Sevgi Karaçay, Hülya Demir, Eliz Boeno, Tülin Moray, Hale Ağalday, Mustafa Akbulut, Emin Şenkal, Baki Uslu, Erdal Günsel,
Emir Turgan, Ahmet Baysan, Mehmet Ayata, Remzi Tan, Adnan Soysal, Edip Gezgöç, Mehmet Şenkal, Celal Gürsoy, Cüneyt Günsel, Ali Mumcuoğlu, Turgut Aksoy, Ahmet Şenkal, Gültekin Türeli.
YÜZME: Acar Baltaş, Ayda Altmışdört, Hülya Demir, Canan Ateş, Semih Haznedaroğlu, Sema Öğüt, Bora Özkök, Engin Ünal, Reha Ünsal, Yılmaz Toköz, Tankut Güven, Selahattin Morkal, Başar Acaroğlu, İsak Ildır, Kaya Yurtkuran.
YELKEN: Kadir Tunç, Mahir Atakan, Korhan Tegul, Tamay Kural, Fatih Gorbon, Abdi Hancı, Aziz Gorbon, Ela Özgeç, Serap Tegul,
KULE: Dr. Mahir Canbakan, TRAMPLEN: Gürcan Şalman.
Galatasaray Denizcilik Şubesi eski yıllarda birkaç kez içinde resimler, yarış neticeleri ve anekdotlar olan yıllıklar çıkartmışlar. Bunlardan en eskisi 1924 yılına ait. Ne yazık ki 1934’ten sonra elimizde kalan tek poster 1966’da çekilen oldu. Bu adetin devam etmesi ne kadar iyi olurdu…

 

168-1924-denizcilik-dergisi-on-kapak 169-1924-denizcilik-dergisi-arka-kapak

Resimler: 1924 Yıllığının ön ve arka kapakları

Kürek çekmeye başladığım 1966 yılında Ocak ayında babamın ölmesi benim için büyük şanssızlıktı. Artık yalının önünden çıp çıp sesleri çıkartarak geçen teknelerden birinin içinde ben de oturmaktaydım ama pencereden bakan kimse yoktu. İlk acemilik devresi geçtikten sonra tek çifteyle uzun mesafe antrenmanları yapan diğer teknelerin peşine takılabiliyordum. Galatasaray’a transfer olmadan önceki yıllarında Hereke’de kürek çeken ve bütün yarışları kazanan Kandilli’li Erdinç (Karaer) hafta sonlarında adaya gelir Emin hocadan izin alıp yarış tek çiftesiyle antrenman yapardı.

O antrenmanlarda Emin Hoca beni de onunla beraber aynı zamanda suya indirir, Erdinç’e de bana dikkat etmesini tembih ederdi. Ben yarış teknesinde bile olsam ona yetişmem mümkün değilken eski tekne ve ağır tahta küreklerle boğuşmam farkına varmadan hızla gelişmeme sebep olmaktaydı. Biz iki futa yan yana uzun antrenmanlar yapardık. Bir süre sonra İki Çifteyle de çıkmaya başladık.

Çift Kürek Tekniğini Erdinç dikkatle bana öğretiyordu. O zamana kadar antrenmanlarda Emin Hocanın kıyıdan gördüğü kadarıyla yaptığı düzeltmeler dışında nasıl çalışacağımızı bilmeden gider gelirdik. Erdinç pek sabırlı bir kişi değildi ama kısa sürede onun stiline adapte olmuştum. İki çifteyle birkaç antrenman sonra birbirimize (daha doğrusu ben ona) uyum sağlamış ve etrafta dolaşan bütün vapurlarla yarışır olmuştuk.

17 yaşındaydım, Işık Lisesinde son sınıfta bir taraftan hiç toleransı olmayan hocalarla uğraşıp diğer tarafta karaciğer krizi geçirinceye kadar antrenman yapmak birbirine tam ters düşen iki hedef gibi görünse de aslında harcadığım o müthiş enerji içimdeki kara bulutları dağıtıyordu. Babamın ölümünü henüz hazmedememiştim. Artık ilk günlerdeki gibi “neden ben” demiyordum ama içimde çözemediğim bir kırgınlık vardı.

Bir yıl sonra 1967 Türkiye Şampiyonasında Galatasaray Kulübü olarak yedi yarışın beşinde birinci olduk. O yıl Cahit (Tansu) Usta kayıkhanenin içinde kurduğu tezgahta iki tekne imal etti. Denizcilik Şubesi Başkanı Adnan Akıska, başkanımız Suphi Batur’un da katıldığı bir merasim düzenledi ve İki Tek Dümencisiz teknesine babam Ali Sungur’un adı, Sekiz Tek teknesine de eski kıymetli sporcularımızdan Abidin Daver beyin adı verildi.

 

170-ali-sungur-isim-merasimi

Resim: Annem ve Abidin Daver beyin eşi merasim sırasında.

171-nazan-tekne4

Resim: Törende annem, babamın adı verilen teknenin başında.

1968 yılında Erdinç ile İki Çiftede başlayan ve diğer teknelerde devam eden yıllar süren birinciliklerimiz başladı. O yıllarda Erdinç’le kazandığımız yarışları, daha sonrasında Mehmet Ayata ve Ahmet Şenkal ile birlikte kurduğumuz Geçilmez Armada Dört Tek ekibini ve Galatasaray Kürek takımının 1980 yılına kadar olan tüm hikayesini “Galatasaray’da Kürek Tarihi” adı ile Galatasaray Kulübü Kürek Şubesi tarafından yayınlanan kitapta genç kürekçi arkadaşım (Kaptan) Yüksel Taşçı ile birlikte kaleme aldık.

 

172-1970-gecilmez-armada-soldan-ahmet-senkal-mehmet-ayata-dm-huseyin-ozer-celal-gursoy-erdinc-karaer-kartalda-yaristan-once 173-1970-4-villach-erdnc-karaer-celal-gursoy-ahmet-senkal-mehmet-ayata-dumenci-huseyin-ozer

Resimler: Geçilmez Armada (1970 Kartal ve Villach)

1970 yılında girdiği bütün yarışları farklı kazanan bir Dört Tek Dümencili ekibi kurmuştuk. Erdinç Karaer, Celal Gürsoy, Mehmet Ayata, Ahmet Şenkal ve dümenci Hüseyin Özer’den kurulu başarılı bir ekip olarak diğer gençlere örnek olacak bir çalışma disiplini içindeydik. Antrenörümüz Ahmet Yavaşoğlu bütün kürekçilik hayatımızda hep daha iyisini isteyen, kolay kolay yapılanları beğenmeyen biriydi ancak bir takıntısı vardı: Megafon.

(Köfte) Ahmet Yavaşoğlu ve megafon birbiriyle hiç anlaşamayan iki kutup gibiydi. Denizin rutubeti ve tuzu megafonun pillerini hemen bitirmekte veya bağlantı noktalarında kısa devreler yapmaktaydı. Bu sürekli bozulan alet aksi gibi tekneyi motorla takip eden antrenörün bize sesini duyurabilmek için en çok kullandığı araçtı. O devirde piyasada bulunması da çok zordu. Bir keresinde genç yöneticilerden biri nereden bulduysa büyük bir hevesle Japon malı çok şık bir megafon getirdi.

Köfte, bir hafta kadar çok kasılarak yeni oyuncağı ile hava attı. Neredeyse kayıkhane içindeki konuşmalarını bile megafonla yapıyordu. Antrenmanlardan birinde Sekiz Tek ekibimizi Kanlıca açıklarında durdurup gene birilerine küfürlü bir şekilde o küreğin başını suya daha hızlı sokması gerektiğini anlatırken megafonun sesi gitti… Köfte o güzelim aleti çekiç gibi motorun küpeştesine birkaç kere vurdu, gene ses çıkartamayınca fırlatıp denize atıverdi. Aman demeye fırsat kalmadan megafon battı, yok oldu. Bir süre sessizlik oldu, o kim bilir kaç paraya mal olmuş alet Köftenin gazabına uğramış ve dibi boylamıştı. Köfte bununla da yetinmedi o aleti yapan Japonlar hakkındaki fikirlerini Kanlıca iskelesinde bizi seyredenlere net olarak açıkladıktan sonra sakinleşti. Sırıtarak bize döndü ve “hadi bu gün kurtardınız adaya dönün ama kurtulduk diye sevinmeyin, yarın megafon yok, hıncımı sizden alacağım” demişti. Biz de o fikrini değiştirmeden tam hızımızla adaya dönmüştük. İdarecilere megafonun gittiğini nasıl söyleyeceğimizi düşünürken Köfte gayet rahat bir pozla o genç idareciye “böyle beş para etmez bir megafonu nereden buldun, bir hafta bile dayanmadı” diyerek konuyu kapatmıştı. Zavallı genç idareci o güzelim megafonun macerasını bizden duyunca kiminle dans etmekte olduğunu daha iyi anlamıştı.

Ahmet Yavaşoğlu, Karayel Fırtınası gibi bir adamdı… 1969 yılında şampiyona öncesinde Pendik’te kısa süreli bir kamp yapmıştık. Orada Erdinç ile olan İki Çiftemizi takip edip, antrenmanın sonunda “teşekkür ederim çocuklar, çok iyisiniz” demişti. Bu hayatımız boyunca ondan hiçbir zaman duymadığımız bir cümleydi, Erdinç de ben de çok etkilenmiştik.

Ahmet Ağabey sert eser, sert konuşurdu ama bizi iyi yetiştirdiği ve motive ettiği her şampiyonada kazandığımız ikişer Altın Madalya ile kendisini ispatlamıştı. Eğitim hayatımda benim üzerimde böyle etkisi olan sadece (Baba) Kemal Üçler adında bir hocam olmuştu. Kendisini unutamam. Çok yıllar sonra Bodrum Marina’da yönettiğim Fitness Center’a gelen bir misafirin soyadının Üçler olduğunu görünce “sizin Işık Lisesinde Matematik öğretmeni olan Kemal adında bir akrabanız var mıydı” diye sormuştum. O da “babam olurdu” diye cevaplayınca bir süre boğazımızda oluşan yumruyu yutabilmek için sessizce beklemek zorunda kalmıştık.

Galatasaray Ada’sında bizim en büyük problemimiz yaz aylarında kayıkhanenin önünü işgal eden yüzme okulu talebeleriydi. Onlar gelmeden sabah antrenmanımızı bitirip tekneleri kayıkhaneye sokmak, ortalığı temizleyip kapıları kapatmak zorundaydık. Akşamüstü de tekneleri kayıkhaneden çıkartabilmek için yüzme okulunun gitmesini beklerdik. Kulüp, ücretli yaz okullarından para kazandığı için kimse ses çıkartamaz bu karışıklığı yaşamak zorunda kalırdık. İdareciler de para gelen yeri kırmamak için bütün otoritelerini bize karşı kullanırlardı. 1960’lı yılların ikinci yarısında takım olarak arka arkaya şampiyon olunca Adnan Akıska bütün sporcuları kulüp üyesi yapmıştı. Ben de genç yaşta 5069 numarayla kongre üyesi olmuştum.

Reklamlar