ÖNSÖZ

c5

“Antrenörlük Anılarım ve Ötesi” derlemesi bir zamanlar yaşanmış gerçek hikayelerden oluştu.

Hem antrenörlük hayatımdan, hem de en acemi sporculuk günlerimden başlayarak etkilendiğim, gelişimimde rol oynamış olaylar ve insanlar hakkında aklımda kalanları sansürsüz olarak yazdım. Türkiye’de başlayıp, Almanya’da gelişen ve gene Türkiye’de devam eden kürekçilik hayatımdan kesitleri okurken eğlenmenizi diliyorum.

 

Konu ile ilgili iki bağlantı:

53256448_1280x720

https://celalgursoy.com/2010/03/19/celal-gursoy-belgeseli-trt3/

 

21-Giessen Kral Kupası 8+a

https://celalgursoy.com/category/almanyada-bir-kurek-antrenoru/

 

ÖĞRENMENİN SONU YOK

Gençleri eğitmek, büyüdüklerini ve yaptıkları işte başarılı olduklarını görmek mutluluk verici bir uğraş. Bir antrenör olarak hem ülkemde hem de Almanya’da bu mutluluğu yaşadım. Yetiştirdiğim sporcularla kazandığım başarılarda en büyük pay beni yetiştiren antrenörlerimindir.

Lise ikinci sınıfta öğretim yılının ortasında babamı kaybettiğimde hayatta ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bundan yaklaşık elli yıl öncesindeki on altı yaşında bir genç ile günümüzün aynı yaştaki gençlerin arasında büyük farklar var.

Yaşadığım dünyayı fark etmemi sağlayan kişi okuldaki bir öğretmenim değil, antrenörüm oldu.

Babam 16 Ocak 1966 tarihinde ölmeden birkaç ay önce 1965 Eylül ayında beni Galatasaray Adasına götürüp Emin Hoca ile tanıştırmıştı.

O kış Galatasaray Kulübünün Hasnun Galip Sokağındaki spor salonunda Yüzme, Kürek ve Sutopu takımlarını hep birlikte çalıştıran Yılmaz Özüak Hoca antrenmanlarda benim hayata boş vermiş davranışlarımı fark ederek şöyle söylemişti: “Ben senin babanı tanırdım, hayatta olsaydı mutlaka senin şampiyon olmanı isterdi.” Bu sözler benim kendime gelmemi ve yaşamak için bir amaç sahibi olmamı sağladı.

Okulda kötüye giden notlarımı toparlayıp yaza takıntısız olarak girip şampiyon olmalıydım. Bir yarış kazanmanın ne demek olduğunu henüz bilmiyordum ama motivasyonun ne olduğunu bana Yılmaz Hoca göstermişti.

Şampiyon olmanın kolay olmayacağını düşünüyordum ama bu kadar zor olacağını da düşünememiştim. Benimle aynı yaştaki yeni başlayan arkadaşlarla ekipler kurmaya, Emin Hocanın kıyıdan sesi yettiği kadar bağırarak bize bir şeyler öğretmesiyle kürek çekmeye başladık.

Bu iş sandalda kürek çekmeye benzemiyordu. Birkaç yıl sonra aynı teknede kürek çekeceğimiz, Geçilmez Armadayı kuracağımız Kandilli’li Erdinç Karaer o yıl Hereke kulübündeydi. Hafta sonlarında adaya gelir Emin Hocadan izin alarak yarış tek çiftesini alırdı. Emin Hoca bana da kırık dökük bir tek çifte teknesi verip Erdinç’e de bana göz kulak olmasını tembih edip bizi suya indirirdi. Bazen de beraberce yarış iki çiftesini indirir çok uzun antrenmanlar yapardık. Çift kürekte ilk teknik eğitimimi Erdinç’ten aldım ama o da teknik olarak bir evrim geçirmekteydi.

1-1x 1928-HenryBobbyPearce 2-1936 2x Alman

Resim1-2:1900’lü yılların ortasına kadar Amerika ve Almanya’da çift kürek tekniği resimde görüldüğü gibiydi.

3-1967-Sarı Kemal-Erdinç

Resim3: 1967, Hereke’li Sarı Kemal (Yüce), Erdinç Karaer ile iki çiftede

Başlangıç yıllarımda çift kürekte öne uzandığımızda bacaklar kolların dışında kalacak şekilde açık olurdu. Günümüzde garip gözüken bu teknik yıllardır böyle gelmişti. Yukarıdaki resimde 1967 yılında Hereke’nin Şampiyon olan iki çifte ekibi Sarı Kemal ve Erdinç’in tekniği çok net belli oluyor. Sonraki senelerde yabancı ülkelerle yarışlar yapılmaya başlayınca bu tekniği düzelttik.

Erdinç sabırsız biriydi ama işi iyi biliyordu. Benim küreğe yeni başladığım yıllarda o çoktan efsane olmuştu. Benim önümdeki yol belki korktuğum kadar uzun değildi ama hafta içinde tek başıma yaptığım antrenmanlar tatmin etmekten çok uzaktı.

Şampiyonluğa giden yolda tecrübeli bir antrenörün olması gerekiyordu. 1966 yılının ilkbaharında kulübe antrenör olarak geri dönen 50’li yılların tecrübeli kürekçisi Ahmet Yavaşoğlu’nun biz gençlere pek baktığı yoktu. Motoru ve megafonuyla büyük takımın peşinde, yanımızdan hızla geçip giderken biz yeni başlayanlar, kırık dökük teknelerle Arnavutköy Koyunun içinde durup hevesle ve gıpta ile arkasından bakıyorduk.

Emin Hoca bitmek tükenmek bilmeyen sabrı ile bize destek oluyordu. Onu süreklilik, sabır ve dayanıklılık örneği olarak hatırlarım. Ne hava şartları, ne hayat şartları Emin Hocanın sabahın erken saatinde gelip kayıkhaneyi açmasını bir gün bile etkilemedi. Yaptığım işte sürekliliğin, sabrın ne kadar önemli olduğunu Emin Gezgöç’ten öğrendim.

Sezonun ortasına doğru bir Sekiz Tek ekibi kurulmaya çalışılırken Antrenörümüz Ahmet Yavaşoğlu’nun kararıyla gençlerin arasından bana da yer açıldı ve o yıl benden on yaş büyük kürekçilerle birlikte Türkiye Şampiyonu oldum. 16 yaşında bir genç olarak bu büyük bir başarı sayılabilirdi ancak daha öğreneceğim çok şey vardı.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli antrenörlerden biriyle yarışçılık hayatına başlamak benim en büyük şansım olmuştu. Ahmet Yavaşoğlu bana irade gücünün, dişini sıkmanın ve dayanıklılığın ne olduğunu öğretmişti.

Aynı yıllarda ülkemizde bulunan İsviçre Milli Takımı eski sporcularından Tobby Stockly sayesinde kış antrenman metotları hakkında yeni bilgiler edindik. Tobby bize akılsızca kullanılan kuvvetin işe yaramadığını öğretti. Yapılan her antrenmanda, her hareketin gerektirdiği teknik incelikleri ondan öğrendim. Özellikle çift kürek tekniğinde Tobby ve Erdinç’ten ders almam hızla ilerlememe sebep oldu. 68’de Erdinç Hereke’den Galatasaray’a transfer oldu ve sezon ortasında iki çifte ekibimizi kurduk.

19 yaşında ilk kez milli takıma seçildiğimde de o yıla kadar karşılaştığımız uluslararası parkurlarda en tecrübeli antrenör olan Yugoslav Mita Boraniç bize yurt dışında her şeyin farklı olduğunu gösterdi. Bir yarışta kuvvet ve teknik kadar zekanın da ne kadar önemli rol oynadığını Boraniç’ten öğrendim.

1969 yılında katıldığımız Avusturya-Klagenfurt Avrupa Şampiyonasında hem dört tek dümencili teknesinde hem de iki çifte teknesinde yarıştım. Bunun Avrupa Şampiyonasında ilk kez yarışan 19 yaşında bir genç için doğru bir seçim olmadığını anladım. A klas bir yarışta günde iki kez, üstelik farklı tekne sınıflarında yarışmanın ancak çok üstün olimpik kalibrede sporcuların başarabilecekleri bir performans olduğunu yaşayarak öğrenmiş oldum. Gene de iki çiftede Avrupa on ikincisi oldum. Buna bir başarı hikayesi demek içimden gelmiyor ama yıl 2015 oldu, hala bu klasmanda bir ekibimiz yarı finale bile çıkamadı.

1969 Klagenfurt Avrupa Şampiyonasına aslında bütün dünya ülkeleri katılmıştı. Dünya Şampiyonaları o senelerde dört yılda bir yapıldığı için bütün dünya Avrupa Şampiyonalarına geliyordu. Biz elemelerde Japon, Amerikalı, Yeni Zelandalı ekiplerle yarıştık. Arjantinli, Kübalı, Kanadalı, Avustralyalı ekipleri izledik. Böyle sert bir organizasyonda bir hafta boyunca günde arka arkaya iki kez farklı teknelerde unvan sahibi devlerle yarışmak bizim için çok yanlış ve zamansız bir seçimdi. Burada da bir antrenörün ekip ve yarış seçiminde nasıl hata yapabileceğini bizzat o teknenin içinde oturarak gördüm.

Hata şuradaydı: 1968 yılında 2240 m yükseklikte yapılan Mexico Olimpiyatlarında oksijensiz ortamda yarışan sporcuların nasıl zorlandıkları görülünce anaerobik çalışma metotları geliştirilmişti ve bizim bundan haberimiz ne yazık ki seneler sonra olacaktı. Yabancı dil bilgisi olmayan antrenörümüz Boraniç de yeniliklerden bihaberdi. 1969’da babadan kalma metotlarla çalışıp, körlemesine bir cesaretle tamamen yeni bir antrenman metoduyla çalışan ekiplerle karşılaşmıştık. Dersimizi aldık ama farkın nereden geldiğini o sene tam olarak anlayamadık.

Gene de Boraniç’in bize öğrettiği çalışma disiplini ile kulüp içindeki antrenmanlarımıza devam ettik.

Yıllar sonra genç ve yıldız sporculardan oluşan ekipler kurup antrene etmeye başladığımda daha öğrenmem gereken çok şey olduğunu fark ettim.

1970’li yıllarda Bulgaristan’a yarışlara gittiğimizde kitapçıları dolaşıp Doğu Alman spor kitaplarını topladım. O yıllarda ülkemizde değil yabancı kitap, yabancı mecmualar dahi zor bulunuyordu. İsviçre’de yaşayan teyzemin yardımı ile Ruder Sport’a abone oldum, mecmuanın ortasında antrenörler için basılan yeşil sayfaları tek tek tercüme ettim. Bir yandan da Almanca Lisan Kursuna gidip Almanca’mı geliştirerek efsane Alman Antrenör Karl Adam’ın Rudern kitabından antrenman metotlarını Türkçeye çevirdim.

Ne yazık ki o güne kadar bildiklerimiz ve yıllardır uyguladıklarımız ile buralarda yazanlar arasında uçurumlar vardı. Yetiştirdiğim gençlere tecrübelerimle birlikte bu kitaplardan öğrendiklerimi de uygulattım.

78-79 yıllarında da Anadolu Hisarı Spor Akademisinde açılan Kürek Kürsüsünde hocalık yaparak Türkiye’deki ilk diplomalı Kürek Antrenörlerini yetiştirdim.

Aradan yıllar geçtikten sonra en büyük gururum yetiştirdiğim gençler oldu. İlk evim Galatasaray’da ve ikinci evim Frankfurter Germania 1869 kulübünde çalıştırdığım bu gençler, aktif sporculuk hayatlarından sonra antrenörlük ve yöneticilik yaparak kendilerini geliştirdiler, sayısız başarılara imza attılar, hala da atmaktalar.

Antrenörlükte başarılı olmak için gereken temel ilkeleri spora başladığım günden başlayarak karşıma çıkan hocalarımdan öğrenmiştim, bu büyük bir şanstı.

5-Yılmaz Özüak 4-Emin Hoca Tonguç Yürsan 6-Tobby Stockly 7-1967 yılı kazanılan kupalarla 8-Boraniç

Resim4-8: Yılmaz Özüak – Emin Gezgöç – Tobby Stockly – Ahmet Yavaşoğlu – Mita Boraniç

Motivasyonu Yılmaz Özüak Hocadan, sabırlı, sürekli ve dayanıklı olmayı Emin Gezgöç Hocadan, teknik bilginin önemini Toby Stockly’den, irade gücünü kullanmayı (dişini sıkarak performansının üstüne çıkmayı ve yarışı kazanmayı) Ahmet Yavaşoğlu Hocadan, zekayı bunlarla birleştirmeyi (yarışı ve kendini kontrol etmeyi)  Boraniç’ten öğrenmiş ama bunların yanı sıra ironik olarak bir antrenörün nasıl hata yapabileceğini de gene onlarla birlikte yaşayarak görmüştüm.

Ancak bu meslekte başarılı olabilmek için farklı bir yeteneğe daha sahip olmak gerekiyordu: “Bildiğini anlatabilme yeteneği.” Buna sahip olduğumu liseyi bitirip üniversite sınavlarına hazırlanırken anladım.

O yaz Işık Lisesinin ünlü Ziya Hocasından üniversite imtihanlarına hazırlık amacıyla fizik dersleri almıştım. Ziya Hoca, lisedeki son üç yıldır bize farklı öğretmenler tarafından öğretilmeye çalışılan ama tam olarak başarılamayan o zor, karmaşık fizik derslerini iki ayda basit bir şekilde öğretivermişti, öyle ki; Teknik Üniversite için ayrıca yapılan giriş sınavlarında 300 puanlık Fizik sınavında 300 almıştım.

Ziya Hoca sayesinde bir şeyi bilmenin yeterli olmadığını, asıl meselenin onu karşındakine anlatabilmek olduğunu fark etmiştim. Bu yeteneğin bende olduğunu on yedi yaşında, üniversitedeki ilk senemde sınıf arkadaşlarıma özel fizik dersleri verirken fark ettim. Bütün ekip, fizik sınavını tek seferde başarıyla verdik. Bildiğimi karşımdakine anlatabildiğim böylece ispatlanmış oldu.

Bunun için çok konuşmak değil, tam zamanında doğru kelimelerle sadece gerekli ve yeterli cümleleri kurarak ikna edici olmak gerekliydi. Bu yeteneğimi iş hayatımda da kullanma şansım oldu.

1980’li yıllarda Almanya’da çalıştığım BCI firmasında üç ülkeden, üç yüz elli eğitimli pazarlamacı rakip arasında üst üste iki yıl en başarılı eleman seçildiğimde firmanın CEO’su bana ödülümü verirken “işte karşınızda geçen haftanın televizyon mecmuasını bile satabilecek adamım” diye anons etmişti.

Hocalarımdan öğrendiklerim ile sporcu olarak yaşadığım, biriktirdiğim pozitif ve negatif tecrübelerim, ikna etme ve öğretme yeteneğimle birleşince antrenörlük hayatımda başarılı sporcular yetiştirdim.

Ben 1966 yılında on altı yaşında Büyüklerde Türkiye Şampiyonu olmuştum, 12 yıl sonra 1978’de yetiştirdiğim 17-18 yaşındaki gençlerden kurulu sekiz tek ekibi de tarihimizde ilk ve tek kez olmak üzere büyüklerde Türkiye Şampiyonu oldu. Rakipleri Milli Takım aday kadrosu olarak federasyonun Bulgar Antrenörü tarafından çalıştırılan ve kendilerinden on yaş büyük bir ekipti.

Uzun bir yolun sonunda ülkemizden 1980 yılında Almanya’ya profesyonel olarak transfer olan ilk kürek antrenörü oldum, orada kültür şokları ile dolu yeni bir hayata başladım.

On beş yıl Frankfurtta yaşadıktan sonra ülkeme geri döndüm, bu sefer tersine kültür şokları yaşadım. Bunları ilerleyen sayfalarda sabrınız yeterse okuyacaksınız…

Gene de öğrenmenin yaşı ve sonu olmadığını farkındayım. Artık emekli (gibi) olmama rağmen araştırmaya, okumaya ve öğrendiklerimi paylaşmaya devam ediyorum ama “kitap yazmak” hayatımdaki başka bir perspektif oldu.

 

KİTAP YAZMA FİKRİ

9-beijing08 Olaf 

Resim9: 2008 Pekin Olimpiyatı tek çifte yarışı son metreleri

Yıllar önce Bodrum’daki evimde “hiçbir şey yapmamak üzere” ayaklarımı uzatıp koltuğa yayılmış, televizyonda canlı yayınlanan 2008 Pekin Olimpiyatlarındaki kürek yarışlarını seyrederken ister istemez yıllarca öncesine gittim. Katıldığım dünya şampiyonalarını, yaşadığım başarılı ve başarısız bütün yarışları hatırlamaya çalıştım. On üç yıl boyunca Teşvik Yarışları, İstanbul Kupası, İstanbul Şampiyonası, Türkiye Kupası, Türkiye Şampiyonası, Maraton Yarışı, Özel Yarışlar sonunda kazandığım yüzden fazla kupanın Galatasaray Müzesinde durduğunu düşündüm. Aklıma bir sürü detay geldi.

Oxford and Cambridge Boat Race, Putney Bridge

Resim10: 2008 Oxford – Cambridge yarışı

Olimpiyatlar bitti, ben hala o eski güzel günleri özlemle düşünürken bu sefer 8 Eylül 2008 Pazartesi günü saat 15.00’te NTV Spor kanalında o yaz yapılan Oxford Cambridge kürek yarışlarını konu alan bir belgesel yayınlandı. Programa her iki üniversitenin müzelerinden aldıkları çok eski siyah beyaz resimlerle başladılar. Belirgin bir sıra takip etmeden konudan konuya atlayarak yarışların ve hazırlıkların perde arkasındaki bütün detayları kısa hikayeler şeklinde gösterdiler. 1829 yılından bu güne kadar buldukları bütün ilginç resimlerle, eski filmlerle ve güncel videolarla zenginleştirilmiş olan programı nefesimi tutarak seyrettim. Yarışların arka planındaki bütün önemli şahısları detaylarıyla tanıttılar. Şimdilerde antrenörlük yapan eski kürekçilerle konuştular. Sporcuların aileleri, koçları ve arkadaşlarıyla kısa röportajlar yaptılar. Yarış günü nehir kıyısındaki insanlara, polislere, temizlik işçilerine, kıyıdaki büfelere ve tesadüfen orada bulunan turistlere mikrofon uzattılar, onların duygularını bize yansıttılar. Bir saat süren belgesel boyunca benim çok yakından tanıdığım sevinçler, heyecanlar, gururlar, şanssızlıklar ve üzüntüler seyrettim.

Program bittiğinde “bütün bunlardan bende de bir miktar var” diye düşündüm. Olimpiyat yayınları ve ardından bu belgesel içimde bir şeyleri kıpırdatmıştı. “Keşke ülkemizdeki televizyon kanallarından biri kürek sporuna ilgi duysa da bu belgeselin aynısını Galatasaray ve Fenerbahçe kürek takımlarının rekabeti hakkında yapabilsem” diye düşündüm. Eminim İngilizler kadar güzel bir iş ortaya çıkartırdım.

İki takımın müzelerindeki en eski siyah beyaz resimlerden başlayıp şu anda hayatta olan eski kürekçilerin albümlerini karıştırıp, TRT arşivinden de eski yarışları bulup kim bilir neler yapılabilirdi. “Buna şimdilik imkan olmadığına göre tek çare bir antrenör olarak hatırlayabildiğim kadarıyla yaşadıklarımı yazmam gerek” diye düşündüm.

Ancak hem olimpiyatlarda hem de Oxford Cambridge yarışlarının belgeselinde bence bir şeyler eksik kalmıştı. Yarışların esas aktörleri olan sporcuların ve antrenörlerin kişilikleri, özel hayatları, hisleri, bu noktaya nereden geldikleri de anlatılmalıydı. Bu bilgiler o belgeselde çok yüzeysel bir şekilde geçti. “Kişilikleri daha yakından tanıyabilirsek onların yarışın sonunda kazanan taraf ve kaybeden taraf olarak neler hissettiklerini daha iyi anlayabiliriz” diye düşündüm.

Hatırladığım her şeyi not almaya başladım. Arkadaşlarımdan bilgiler, resimler istedim. Bu çalışma seneler sürdü. Sonunda 2013 yılında Yüksel ile birlikte Galatasaray’da Kürek Tarihi” kitabını ortaya çıkarttık. Kitap yayınlandıktan sonra Kürek Dünyasının en önemli olayı olan Olimpiyatları konu alan kitabım 2014’te yayımlandı. Her iki kitap da zamanın başkanı Sayın Ünal Aysalın desteği ile Galatasaray Spor Kulübü Kürek Şubesi tarafından bastırıldı. İlk kitabın geliştirilmiş ikinci baskısı da eski kürekçilerimizden Feridun Demirden’in oğlu Sayın Alican Demirden’in desteği sayesinde 2015 yılında yayımlandı.

11-galatasarayda kürek kapak copy 12-kapak_alt3

Resim11-12: İki kitabın kapakları

İçimde bir ses o kitaplarda yer almayan ama kürekçi arkadaşlarımla paylaşmam gereken, yeni yetişen sporculara anlatmak istediğim daha birçok bilgiler ve anılar olduğunu bana hatırlatıp duruyordu.

Bu amaçla yazmaya başladığım bu kitabı okurken benim çocukluğumdan beri sporun içinde ve dışında yaşadığım bütün iyi ve kötü evreleri öğrenecek, ekip arkadaşlarımın ve yakın çevremdekilerin de şimdiye kadar belki kendi kendilerine bile itiraf etmedikleri özel duygularına şahit olacaksınız.

Başarılı bir yarış teknesinin içinde oturan sporcuların sadece yarışçı olarak yetiştirilmiş birer vahşi robot olmadıklarını, sevinçleri, üzüntüleri, hayalleri, kompleksleri ve ciddi korkuları olduğunu göreceksiniz. Çevremizden nasıl etkilendiğimizi ve bazen de şans faktörünün bize neler yaptığını öğrenince belki de kendi hayatınızla karşılaştıracaksınız.

 

İLK BELİRTİLER

İlkokul yıllarından beri Boğaz’ın her an değişen ürkütücü ve tehlikeli havasını gözlemleyerek büyüdüm. Babam ve Nilüfer halamın oğlu Şenyu ağabey ile birlikte, komşu yalılarda oturanlar ve köyün balıkçıları gibi akıntılar, dalgalar, anaforlar arasında küçücük sandalımız ile Boğazın sularında balık avladık. Arnavutköy Akıntıburnundan sandalla akıntıyı geçmenin püf noktalarını öğrendim. Bazı zamanlar Şenyu ağabey bizi kürekle Vaniköy’e anneannemlere götürürdü.

13-Arnavutköylü balıkçı motorları

Resim13: Arnavutköy’den Vaniköy çok uzak gibi gözükür (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Akıntıya nasıl girildiğini, anaforlardan, ayna sularından geçip, kanalın ortasında hızla akan suyu hızla yararken gücünü paylaştırmayı, ekonomik kullanmayı deneyerek anladım. Bütün bunlar yıllar sonra Galatasaray Kürek Takımına girince bir anlam kazanacaktı.

 

İKİ ÇİFTE

18 yaşında ve aktif sporculuğumun üçüncü yılındaydım. 66 ve 67 yıllarında 16 ve 17 yaşımda iken Büyük Sekiz Tek ekibinde birincilikler almış, Türkiye Şampiyonu olmuştum. 68 yılında sezonun ortalarında İstanbul Şampiyonasından bir önceki yarışında Beykoz’daydık. Ben hem gençler kategorisinde iki çifte ekibinde hem de büyükler sınıfında sekiz tek ekibindeydim. Yani aslında zor olan bir şeyi yapıyor, hem çift kürek hem tek kürekte yarışıyordum. Bu sandalda yetişmenin avantajıydı. Büyüklerde Erdinç’le iki çifte çeken benden yaşça büyük olan Mehmet Yavaş nedense o gün yarışa gelmedi. Antrenörümüz (Köfte) Ahmet Yavaşoğlu çok sinirlendi. Onun yerine benim adımı listeye yazdı. Erdinç, benden yaşça büyük ve daha o zamanlarda bile efsane olan bir kürekçiydi. Ekip arkadaşının gelmemesine ve yerine benim gibi bir gençle yarışa girmek zorunda kaldığına biraz bozuldu ama Köfte Ahmet’e de karşı gelemedi. Yarışa gittik. Daha önceleri iki çiftede beraber birkaç antrenman yapmıştık ama yarış başka bir sanattı. Deparla birlikte sanki uzun süredir beraber yarış çekmiş gibi uyumlu bir havadaydık. Dışarıdan bakılınca rahat bir tempoda finişe geldik ama o gün uyumu sağlayabilmek için harcadığım dikkat yüzünden beynim, adelelerimden daha çok yorulmuştu. Henüz ben farkında değildim ama yarışçılık hayatımda yeni bir sayfa açılmıştı. 30 sene sonra TRT çektiği bir kürek belgeselinde bizden, “o efsane iki çifte” diye bahsedecekti. İki hafta sonra İstanbul Şampiyonasını büyük farkla kaybeden Fenerbahçe yerine koyacak daha iyi adamı olmadığından Ankara’da yapılacak olan Türkiye Şampiyonasında iki çifte yarışına katılmadı.

14-2x 1

Resim14: Erdinç – Celal iki çiftesi

Ankara’da karşımızda rakip olarak Erdinç’in Hereke’den eski ekip arkadaşı, (takma adı “Sarı” olan) tecrübeli kürekçi Kemal Ağabeyin iki çiftesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesinden katılan iyi hazırlanmış bir ekip vardı. Yarıştan bir gün önce akşam Ulus’ta kaldığımız Turist Otelden çıkıp çarşıda dolaşmaya başladık. Hedefimiz oradaki Akman Bozacısıydı. Yemeğin üstüne mutlaka tatlı bir şeyler yemek istiyorduk. Henüz günde hangi tür besinlerden kaç kalori almamız gerektiğinden haberimiz yoktu. Sadece bulduğumuz her şeyi bilinçsizce yutarak karnımızı sıkı bir şekilde doyurmaya çalışıyorduk.

Ulus’ta gurup halinde yürürken karşıdan gelen bir gurup Hereke’li kürekçi ile karşılaştık. Başlarında Sarı Kemal vardı. West Side Story filmindeki gibi sokaklarda karşılaşan iki çeteye benziyorduk. Durum çok eğlenceliydi. Sarı, Erdinç’e beni göstererek “yeni adam bu mu?” dedi. Hafif alaycı bir davranışı vardı. Elini uzattı. Ben de tokalaşmak için uzattım. Bütün gücüyle elimi kırmak istermiş gibi yüklendi. Aynı şekilde karşılık verdim. İyi ki boş el sıkışanlardan hiç hoşlanmadığım için ben de elimi sağlam tutmuştum. Yoksa hakikaten sakatlanırdım. “Eski Kurt” Sarı gerçekten acı bir kuvvete sahipti. İki guruptaki elemanların sırıtarak bakışları arasında uzun bir süre karşılıklı direnerek el sıkıştık. Sonunda iş anlaşıldı. Erdinç’e “Sağlam adam bulmuşsun” dedi ve ayrıldık.

O güne kadar görebildiğim kadarıyla sporcuların dünyasında yalan dolan ve entrika yoktu. İnsanlar hislerini kendilerine saklayıp düşündüklerinin sadece gereken kısmını basit ve kısa sözcüklerle açık olarak ifade ediyorlardı. Çok sıkışınca da konuşmamayı tercih ediyorlardı. İşin püf noktası buydu. Susmak. Bu sessizlikten birçok şey anlamak mümkündü. Fazla konuşmak makbul değildi, sonu ciddi kavgalarla bitiyordu. Yarış öncesi Erdinç gece sabaha kadar heyecandan uyumadı. Daha önce de böyle miydi, soramadım ama daha sonraki senelerde de hep öyle olduğunu görecektim. Ortada o meşhur sessizlik vardı.

Yirmi yıl kadar sonra Almanya’da iş idaresi konularında aldığım eğitimlerde pazarlama konuşmasında belli bir noktadan sonra susmanın önemini ve “İlk Konuşan Kaybeder” teorisini öğretmişlerdi. Bu konuda ben çok eğitimliydim. Küçük yaşta etrafım benden büyüklerle çevrili olduğundan sessiz kalmayı zorunlu olarak öğrenmiştim…

1968 yılında Mogan gölündeki bu iki çifte yarışının benim kürekçilik kariyerimde bir dönüm noktası olacağı belliydi. Fazla bir heyecan duymuyordum. Bunun mantık açısından bir açıklaması vardı: Artık 2000 metre kürek çekmenin ne demek olduğunu biliyordum ve kondüsyon olarak kendime çok güveniyordum. Eski kürekçi “Sarı” beni çok korkutamamıştı. Karşıma çıkacak en ürkütücü rakip buysa, bunun altından kalkabilirdim. Tek eksiğim yarış tecrübesiydi. Burada Erdinç çok büyük bir faktördü. O hamlada olduğu sürece ben bütün tekneyi taşımaya razıydım. Ben ona güveniyordum ama o bana henüz güvenemiyordu. Aramızdaki ekip havası henüz oluşmamıştı. Ortadaki bütün heyecan da bu bilinmezlikten doğuyordu.

Yarışa çok iyi başladık kısa sürede bir tekne kadar öne çıkıp parkuru kontrol etmeye başladık. Yarışın ortalarına geldiğimizde özellikle Ankara’nın kuru havasında hep kendini belli eden kriz anında durakladığımızı fark ettim. Erdinç teknik olarak tempoyu vermeye devam ediyordu ama küreklerimizin sudaki kuvveti azalmıştı. Bunun yarışın ortasında yaşanan birkaç küreklik geçici kriz devresi olduğunu geçen iki yıl içinde antrenörümüz bize öğretmişti. “Sen krizdeysen paniğe kapılmana gerek yok, çünkü rakibin de senin gibi krizdedir. Yapacağın şey aklını kullanmak ve en az hasarla krizden kurtulmaktır” derdi. Gerçi kriz anında bunları düşünmek mümkün değildi ama yarışı önde götürmenin avantajını kullandık.

Birkaç kürek sonra Erdinç silkindi, derin bir nefes alıp homurdandı. Bu “işler iyi gidiyor” anlamına geliyordu. Bacaklar tekrar basmaya başlamıştı. Artık bu ekibin geçilmesi kolay değildi. Son beş yüz metrede farkı daha da açarak yarışı kazandık. Rakipler de bizimle aynı fiziksel travmaları yaşamışlardı şüphesiz. Kimin krizden en az zararla çıkacağı da neticeyi belirleyen faktörlerden biriydi. Tıpkı normal hayatta olduğu gibiydi. O yıllarda krizi antrenman metotlarıyla minimuma indirmeyi henüz bilmiyorduk. Yarış öncesi çekilen heyecan işte bu bilinmez durumlar içindi. Seneler sonra Almanya’da katıldığım antrenör kursunda bize bu heyecanın aslında faydalı olduğunu öğretmişlerdi. Hiç heyecansız olarak girilen bir yarışta adrenalin salgısı yeterli seviyede olmadığından konsantrasyon ve performans düşüşü gözlenmekteydi.

Bu bilimsel olguyu o yıllarda bize anlatan olmamıştı ama iki çiftemizin ikinci yılında acı bir tecrübeyle öğrendik.

 

HAVAYI ISIRMAK

İki çiftemizin ikinci senesinde sezonun ilk yarışı için Ankara’ya gittiğimizde neredeyse rakipsizdik ama başımıza gelecekleri tabii önceden bilemezdik… Karşımızdaki tek ekip kolayca geçeceğimizi düşündüğümüz Ortadoğu Teknik Üniversitesi ekibiydi. Kendimizden o kadar emindik ki değişik çoraplar, şapkalar falan giyip işin biraz da şov tarafına kaçmıştık. Kulüpte bizi bu havanın tehlikeleri hakkında uyaracak kimse yoktu. Biz sanki birer ilahtık!…

Yarış başladı, ilk 500 metre geçildiğinde iki tekne geride kalmıştık. Ortadoğu ekibi müthiş bir tempoyla aradaki farkı koruyarak 1000 metreye kadar geldi. Bizde ilahlık falan kalmamıştı. Dönüp arkamıza bakmaktan utanç duymaya başlamıştık. Üçüncü 500 metrede inanılmaz bir güç harcadık. Teknede hiç konuşmuyorduk. Çok bozulmuştuk. Bu utancı temizlememiz lazımdı. Ben bir ara “Arnavutköy benim için bitti, acaba İstanbul’dan başka nerede yaşayabilirim?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bacaklarım yanıyordu, kürekleri tutan parmaklarıma kramp girmişti. Son 500 metreye kafa kafaya girdik ve ancak son metrelerde yarışı kopartıp birinci olduk. Ortadoğu’lu Altan ve Turgut iyi iş çıkartmışlardı doğrusu. Uzun süre teknede yarı baygın durduktan sonra tekneyi zar zor kıyıdaki gürültü kıyamet olan yere doğru döndürdük. İskeleyi tam olarak göremiyordum. Gözlerimin önünde parlak noktalar uçuşuyordu. Parmaklarıma kramp girmişti. Kendiliğinden kapanıp yumruk haline gelen parmaklarımı açabilmek için bacaklarıma dayayıp geriye doğru esneterek avucumu açmaya çalışıyordum. Kıyıya yaklaştığımızda küreklerimizden tutup bizi iskeleye yanaştırdılar. Zorla ayağa kalktık ve madalya töreni için yan yana durup Federasyon Başkanını bekledik. Yıllar sonra baktığımızda o an çekilen resimlerde nefes almak için havayı ısırmakta olduğumuz bellidir.

15-2x madalya

Resim15: Federasyon Başkanı Eftal Nogan’dan madalyamızı alırken

Sezon bittikten sonra sonbaharda kayıkhanenin önünde kıraça yakalayıp kendimize ziyafet çekerken Erdinç bir itirafta bulundu. “O yarışta acaba başka bir köye taşınabilir miyim diye düşündüm biliyor musun?” dedi. “Hiç anlatma, ben köy değil İstanbul’dan bile vazgeçmiştim, iyi kurtardık” dedim ve o anda çok fazla konuşmuş olmaktan utanarak konuyu kapattık…

 

PATLAYAN CİĞERLER

Bu durumun tamamen rakibi küçümsemekten ortaya çıktığını kimsenin bize anlatmasına gerek olmadı. Gururumuzdan kendi aramızda da bir daha konuşmadık ama bundan sonraki yarışlarda aynı hata hiç tekrarlanmadı. Dersimizi iyi almıştık. Bunların yıllar sonra başlayacak olan antrenörlük kariyerim için biriken tecrübeler olduğunu daha farkında değildim.

O yarışta insanın kapasitesinin üstüne nasıl çıktığını anladığımı sanmıştım. Meğer daha devamı da varmış.

Kapasitemin üstüne en çok çıktığım yarış olarak gene Mogan gölünü hatırlarım. 1973’te Cumhuriyetimizin kuruluşunun ellinci yılında uluslararası bir yarış düzenlendi. Ankara’nın Mogan Gölünde, Bulgar ve Yugoslav milli takımlarının katılımıyla zorlu yarışlar yapıldı. Ben iki tek dümencili ve dört tek dümencili olarak iki yarış çekmek zorunda kaldım. O yıl kulübümde Refik Cin ile iki tek dümencili çekmiştim. Erdinç’in sporculuk hayatındaki son senesiydi Askerden dönünce Fenerbahçe’ye transfer olmuş ve iyi bir dört tek kurmuştu. Antrenörümüz Boraniç o ekibin içine hamla sırtı olarak benim oturmam gerektiğine karar verdi. İlk yarış dört tek yarışıydı. Çok zor bir yedi dakika yaşadık. Bulgarlar az farkla birinci oldu. Biz de çok az farkla Yugoslavları geçtik ve ikinci olduk. Önemli bir başarıydı. Çünkü bu ekipler Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında yarışmış başarılı teknelerdi. Yarıştan sonra madalya töreni ve tebrikler çok güzeldi, gurur vericiydi ama benim problemim henüz bitmemişti. İkinci yarış olarak dört tekten bir saat sonra iki tek dümencili yarışına girmek zorundaydım.

Tekneleri biraz tanıyanlar bilirler. Dümencili iki tek en ağır ve doğrudan kondisyona dayalı bir teknedir. İkinci yarış olarak hiç tavsiye edilmez! Gerçi geçmiş senelerde Türkiye Şampiyonalarında hep dört tek yarışından çıkıp iki tek dümencili ve dümencisiz yarışlarına girerek takımımıza dört kişiyle üç birincilik kazandırmıştık ama burada dünya klasmanındaki rakiplerle yarışacağımız için bu hiç kolay olmayacaktı. Birinci yarıştan yorgun geldiğim için hamlacım Refik’in yarış öncesi ısınmasını karada tek başına yapması gerekiyordu. Ankara’nın o kuru ve Boğaziçi’ne oranla oksijeni az ortamında yeni bir yarışa hazırlanmak için bir saat çok yetersiz bir zamandı. Dört tek teknesini taşıyıp yerine koyduktan sonra çantamda sakladığım bir şişe su ile o yıl Avusturya’dan alıp dikkatle zor günler için sakladığım bir paket Dextro Energy şeker tabletini alıp Mogan Kayıkhanesinin arka tarafına gidip binanın gölgesinde yere oturdum. Paketteki beş şekeri yavaş yavaş ağzımda eriterek su yardımıyla yuttum. Bu arada Boraniç’in beni aradığını duyuyordum ama kıpırdayacak halim kalmamıştı. Sesimi çıkarmadan herhalde yaklaşık bir yirmi dakika orada sakinleşmeye çalıştım. Sonra kendimi biraz daha iyi hissedince çıkıp güneşin altında kavrulan kayıkhanenin ön tarafına geçtim. Refik dümencimiz Yusuf (Oktar) ile tekneyi hazırlamış bekliyordu. Çaresiz yavaş yavaş start yerine gittik. Yarışın başlaması ile birlikte sonunu zor getireceğimi fark ettim. Refik çok kuvvetliydi, formunun zirvesindeydi ve haklı olarak yarışa ortak olmak istiyordu. Tempoyu düşürmeden gittik ve 1000 metreyi çok iyi geçtik. Favori olan Yugoslavlar biraz önde, biz ikinci durumda, Bulgarlar üçüncü durumda ama hemen yanımızdaydılar. Daha sonra acı başladı. 1500 metre şamandırasını pek net hatırlamıyorum. Refik yarışa asılmaya devam ediyordu. Sadece hemen peşimizden yarışı takip eden motorlardaki hakemlerin ve antrenörlerin bakışlarını hatırlıyorum. Gözlerinde üzüntü, korku ve takdir vardı. Dümencimiz Yusuf’a yarışı bana anlatmasını söyledim. Rakibin durumunu, hangi metrede olduğumuzu hep anlattı.

16-Refik

Resim16: İki tek dümencili ekibi

Elimden geldiği kadar Refiğin finişine ayak uydurdum. Son 500 metrede ciğerlerimden kan kokusu gelmeye başlamıştı. Refik’ten gözümü ayırmadan beynimde yarı puslu bir görüntüyle ve dümenciden gelen talimatları takip ederek yarışı tamamladım. Az farkla üçüncü olmuştuk.Finiş çizgisini geçip durduğumuzda gözlerim tamamen kararmış ve önünde yıldızlar uçuşuyordu. Düşmeden durabildiğim için şanslıydım. Kapasitenin üstüne çıkmanın ne demek olduğunu orada iyice anladım. Bunun ötesi herhalde olamazdı. Çok sonraları yarışı motorla takip edenlerden Mogan Kulübünün Antrenörü Danyal Ağabey “yarışın son beş yüz metresinde her an teknenin içine düşeceksin diye korktuk” demişti. Kendime gelmem iki gün sürdü. Bu arka arkaya iki yarış çekme piyangosu 19 yaşında ilk defa milli olduğum zaman da başıma gelmişti. Tekrarlanmaz sanmıştım…

 

KAMİKAZE İKİ ÇİFTE

1969 yılında Avusturya-Klagenfurt’ta yapılan Avrupa şampiyonasında Erdinç’le iki çifte, Erdinç-Mustafa ve Bülent’le dört tek çekmiştim. Yarışın adı Avrupa Şampiyonası olmasına rağmen Amerika’dan Japonya’ya, Arjantin’den siyah formalı Yeni Zelanda’ya kadar bütün dünya oradaydı. Erdinç ve ben aslında sadece iki çifte çekmek üzere milli takıma alınmıştık. Türkiye standartlarının üstünde uluslararası değerde bir derecemiz vardı. Çok formdaydık. Kamp sırasında Yugoslav Boraniç dört tekte bütün aday sporcuları deneyip memnun kalmayınca beklenmedik bir düzenle Fenerbahçe’nin dört tek ekibinden iki kişi ile Galatasaray’ın iki çiftesini yani bizi birleştirip bir dört tek ekibi kurdu. Antrenmanlarda çok iyi dereceler çektik.

Böylece bir ilke imza atıldı. “A” sınıfı bir şampiyonada aynı gün iki ayrı tekne sınıfında, üstelik biri tek kürek diğeri de çift kürek olmak üzere iki ağır yarışa katıldık. İlk gün elemeler, ikinci gün klasman yarışları çekildi. Erdinç’le ben durmadan forma değiştirip yarışa gidiyorduk. Bu telaşlı gidiş gelişler diğer ülkelerin sporcularının da dikkatini çekmişti. İki çiftedeki rakiplerimiz bize 2. Dünya Harbinde Japon intihar uçaklarının pilotları gibi benzetme yaparak “Kamikaze” adını taktılar. Gerçekten de millet gölgede dinlenirken biz güneşin altında intihar komandosu gibi boyuna suya tekne taşıyıp duruyorduk. Rakip takımların antrenörleri bizi kayıkhanenin önündeki gölgede otururken görünce “başka yarış yok mu, geç kalıyorsunuz hadi gitsenize” diye alay ediyorlardı. Sonunda iki çiftede girdiğimiz yarışlardan birinci eleme, yarı final, küçük final ve orada altıncılık elde edebildik. Teknemizin ağırlığı altında eziliyorduk. Rakiplerin hepsi çok hafif Staempfli teknelerle yarışırken bizim ağır ve ihtiyar iki çiftemiz ancak bin metre beraber gidebilmemize izin veriyordu.

O zamanlar fazladan dört tek yarışına girmeseydik bir şey değişir mi diye soranlar çok oldu. Erdinç de ben de buna “hayır” dedik. Belki bir-iki ekip geçebilirdik ama zaten madalya bize çok uzaktı. Yapabileceğimizi yapmıştık. İki yarış fazla gibi gözükse de bunu karşılayacak kafa ve vücut gücüne sahiptik. Özellikle iki çifte yarışındaki rakiplerimiz bir yıl önce 68 Olimpiyatlarında kendilerini ispatlamış elit ekiplerdi. Bizim onların arasında iddiamız olamazdı.

Aynı fikri Ankara’daki 23. yıl yarışlarındaki iki tek yarışı için de söyleyebilirim. Biz Yugoslav ekibini de Bulgarları da o günkü çalışma şartlarımız dikkate alınırsa hiçbir zaman geçemezdik. Gene olabileceğimiz en doğru yerdeydik. Tabii bunu bir de Refiğe sormak lazım.

Şu günlerde haftada iki maç yapmaktan yorulduklarını söyleyen milyoner futbolcuları televizyonda dinledikçe zavallılara çok acıyorum. Onların başında çok tecrübeli kondüsyonerler, tıp desteği ve fizik tedavi olanakları varken gene de böyle mazeretler uydurmaları şımarıklıktan ve acizlikten başka bir şey değil… Sporla alakası olmayan spikerler de maç anlatırken “yoruldular” diye yorum yapınca sinirim iyice bozuluyor.

 

ARJANTİN’Lİ DEMİDDİ

1969’da Klagenfurt’ta adı Avrupa Şampiyonası olan yarışlarda orijinal bir adamla tanıştık: Arjantinli tek çifteci Alberto Demiddi. Antrenörü, idarecisi falan yoktu. İlk gün elinde küçük bir çantayla geldi kayıkhanenin önünde yere oturdu ve beklemeye başladı. O zamanlar kim olduğunu bilmiyorduk. Saçı sakalı birbirine karışmış zavallı adama acıyarak bakıyorduk. İkinci gün İsviçreli Staempfli firması kendisine yepyeni bir tekne getirdi. O acıdığımız adam tek başına teknesini ayarladı, yıkadı, temizledi, cilaladı ve antrenmana hazır hale getirdi. Onun davranışlarındaki kendine güveni hiç unutmam. Adam sanki birdenbire devleşmişti.

O zamanki tekneler bu günün plastik tekneleri kadar hafif değildiler, taşırken ağırlığını hissederdik. Demiddi halterci gibiydi. Kayıkhanenin önünde tekneyi bir omzuna alırdı, yere çömelip diğer eliyle iki küreğini kavrar, çantasını da parmağına takar iskeleye giderdi. Önce çantayı ve kürekleri yere bırakır sonra da tekneyi itinayla suya koyardı. Kürekleri taktıktan sonra terliklerini ve küçük çantasını da teknenin içine alır antrenmana çıkardı. Yarıştan bir gün önce kayıkhanenin önünde oturup küreklerini mavi beyaza boyamıştı. Etrafında kimse yoktu. Bir tane mavi beyaz forması ve siyah şortu vardı güneşte kurutup hep aynı formayı kullanıyordu.

Girdiği bütün yarışları büyük farklarla birinci bitirip şampiyon oldu. Zaten ilk eleme yarışında farklı birinci olup direk yarı finale kalmıştı. Yarı finalde de birinci olup final hakkını kazandı. Orada rahat bir şekilde Dünya Birincisi oldu. Kendisini zorlayan bir rakip çıkmadı. Onlar ara yarışlarda klasman için çırpınırken Demiddi kayıkhanenin önünde yere oturup kendinden çok emin bir şekilde parkuru seyrediyordu. Müthiş kuvvetli kolları vardı. Küreği bizim alışık olmadığımız bir biçimde kol kuvvetini ve üst gövdesini çok kullanarak çekiyordu. Yarış bittikten sonra teknesini söktü, firmaya geri verdi, çantasını, madalyasını ve kupasını aldı gitti.

17-Demidi, Alberto

Resim17: Alberto Demiddi

Demiddi, ender rastlanan bir tipti. Bu başarıyı iki yıl üst üste devam ettirdi. Ülkesinde kürek sporunun popüler bir spor branşı olmasına önderlik etti. Daha sonra antrenör oldu ve yetiştirdiği İbarra onun kadar olmasa bile başarılı bir kürekçi olarak Arjantin’i temsil etti. Demiddi ne yazık ki çok genç yaşta hayata veda etti. Onun kendine güveni, sakinliği benim her zaman hatırladığım bir örnek olmuştur. Bulunduğu yeri bilmesini, yarışa kendini hazırlamış bilinçli havasını hep düşünüp ders almaya çalışmıştım. O yıllarda biz bir taraftan iki yarış çekerken bir taraftan da etrafımızda olup bitenlere dikkat etmeye ve tecrübe kazanmaya çalışıyorduk. Gördüğümüz her şey bizim için çok yeni ve öğreticiydi. Elimizde metre ve kağıt kalemle rakiplerimizin (özellikle Doğu Bloku ekiplerinin) teknelerini, küreklerini ölçüp not ediyorduk.

 

DENİZ MOTORU EHLİYETİ

Biriktirdiğim bilgilerimi yıllar sonra Almanya’da çalıştırdığım “Frankfurter Germania 1869” kulübünde kullanma fırsatı buldum. İlk sene Achim ve Harald adındaki sporcularımdan kurulu iki tek ekibim diğerlerine oranla çok daha başarılı oldu. Onları dümencili ve dümencisiz iki tek ile dört tek ve sekiz tek yarışlarında kullandım. Her hafta sonu sadece o ikisiyle en az 3 – 4 birincilik kazanırdık. Başlangıçta kulüp içindeki eski kürekçiler ve antrenörler karşı çıkmış ve konsantrasyon açısından bu kadar çok yarışa girilemeyeceğini savunmuşlardı. Madalyalar gelmeye başlayınca aynı adamlar en yakın dostum oluverdiler. Bir ekip girdiği her yarışı kazanmaya başlayınca kaçınılmaz olarak rakipleri üzerinde ürkütücü bir karizmatik güç oluşuyordu. Frankfurt’lu ekibimle bu havayı çok iyi kullandım.

Kayıkhanedeki en yaşlı veteran kürekçilerden biri olan Herr Rumpler bir gün bana özel olarak şöyle demişti: “Siz Türkler ve biz Almanlar eski dostuz. Beraber savaştık. Burada bir yardıma ihtiyacın olursa bize söyle, gençlere söyleme, onlar anlamaz. Biz ihtiyarlar ekibi olarak sana her yardımı yaparız”. Herr Rumpler’in bu sözleri o sıralarda benim insanlığa karşı kaybetmeye başladığım inancımı yenilemişti. Dünyada hala karşılıksız olarak iyilik yapmak isteyen birileri var mıydı? Hele Almanya’da…

Frankfurter Germania, 1869 yılında kurulmuş Almanya’nın en eski kürek kulüplerinden biriydi. Birincisi 1867’de Hamburg’da kurulmuş. Merkezi Frankfurt’ta olan Dresdner Bank’ın yönetim kurulu başkanı o zamanlar kulübün de başkanıydı, doğal olarak büyük bir maddi gücü ve otoritesi vardı. Eski kürekçilerin de kulüp içinde çok ayrıcalıklı, değer verilen, saygı gören bir konumları vardı. Haftada iki kez antrenman yaparlar, kendilerine ayrılmış olan özel tekne ve kürekleri kullanırlardı. Kulübün sahibi gibi davranırlar ve her şeye karışırlardı. Aralarında Herr Rumpler’in hamlasını çektiği 70 yaşındakilerden kurulu bir dört tek ekibi bile vardı. Hiç yardım almadan teknelerini taşır antrenmanlarını yaparlardı.

Bilirsiniz Almanlar yaşamın her yönüyle kitabına uygun bir bürokrasi içinde olmasına dikkat gösterirler. Günün birinde o ihtiyarlardan biri yanıma geldi ve “Herr Gürsoy sizin nehirde motor kullanma ehliyetiniz var mı?” diye sordu. Nereden olabilirdi ki? Boğaz’da yıllarca motor kullandım ama ehliyet soran olmadı! Bunun üzerine derhal beni bir ehliyet kursuna yazdırdılar. Offenbach Kürek Kulübü’nün idari binasında Almancamın izin verdiği kadar kursları takip ettim. Aslında bize anlatılanları çok iyi anlıyordum. Hatta denizci düğümleri konusunda kursa katılan gençlere tatbiki dersler bile veriyordum. Çocuklar su, dalga, akıntı konularında çok bilgisizdiler. Bazıları o kadar acemiydiler ki kalın iple düğüm atarken parmaklarını arada unutup ipi çekip sonra aptal bir suratla “şimdi ben ne yaptım” diye bir moraran parmaklarına bir de bana bakıyorlardı. Sonunda bir yazılı ve bir de tatbiki sınav yapılacağı açıklandı.

Sınav günü kayıkhanenin üst katında toplandık. Kağıtları dağıttılar. Almanca bilgimin yettiği kadar hepsini cevapladım. İkinci saatin başında tatbiki sınava hazırlanmak için hepimizi aşağıya nehir kıyısına indirdiler. Bir süre bekledikten sonra adımın anons edildiğini duydum. “Eyvah, sınıfta kaldım” diye düşünerek sınav kurulunun yanına gittim. “Biz sizin yazdıklarınızı tam çözemedik. İşi bildiğinizi anladık ama bir de sözlü sınav yapmak istiyoruz” dediler. Bu aslında yönetmeliğe aykırı bir durumdu ama benden vazgeçmek istememişlerdi anlaşılan. Almanya’daki hayatım boyunca bu tür özel durumlarla çok sık karşılaştım. Akdeniz ırkının işlek zekası ile başa çıkmak için çok uğraşmaları gerekmişti… Neticede sözlü sınavda soruları tam olarak cevapladım. Sıra tatbikata gelmişti.

18-chris-craft_riviera_21543935

Resim18: Chris-Craft

Ahşap maun bir Chris-Craft tekne kıyıda bizi bekliyordu. Türkiye’deki antrenörlük hayatım boyunca Sayın Alp Yalman’ın hediye ettiği plastik bir tekneyi zor görebilmiş biri olarak bu klasik şaheseri görünce nefesim kesildi. Tek göbekten vites ve gaz kolu, 56 Chevrolet gibi bir direksiyon, deri koltuklar, kırmızı yeşil sancak iskele lambaları, havalı kornası ile pırıl pırıl cilalı maun bir antika tekneydi. Ön camda silecekleri bile vardı. Altı ehliyet öğrencisi ve antrenör hep birlikte deri koltuklara kurulduk, ihtiyar kaptan başındaki havalı şapkasıyla pek kasılıyordu. Motoru çalıştırdı. Ses beklediğim gibiydi. V8 motorlar derinden bir gürlemeyle gürül gürül çalıştılar. Nehrin ortasına doğru açıldık. “Kim başlayacak” diye soruldu. Diğerleri gerçekten acemi oldukları için çekimser davrandılar, ben hemen gönüllü oldum. Böyle bir motoru kullanmak her zaman insana nasip olmazdı.

Sınavın gerektirdiği manevraları yaptıktan sonra Kaptan “sen hangi millettensin, nereden geldin?” diye sordu. “İstanbul” dedim. “Bosphorus’ta mı kürek çektiniz” diye hayretle sordu. “Hem de defalarca batarak” diye cevapladım. Kaptan gözlerini kısarak çok uzaklara bakmaya çalışır gibi yaptı. “Gençliğimde gemilerde tayfa olarak çalışmıştım boğazlardan birkaç kez geçtik çok akıntılıydı, rüzgarla beraber 10-12 mil akardı” dedi. Eski günlerini hatırlamıştı.

İhtiyar kaptan daha sonraları katıldığımız yarışlarda hep federasyonun parkur düzenleme ve motor işlerinden sorumlu kişisi olarak karşıma çıktı. Parkurlar, akıntılar ve o gün ki rüzgar hakkında bana tüyolar verdi.

Brövemi aldıktan sonra bu sularda kürek çekmenin ne kadar rahat ve tehlikesiz olduğunu düşündüm. Frankfurt’a dönerken Boğaz’da battığımız günler aklıma geldi. Bunların en tehlikelisi yağmurun kokusunu alabildiğiniz günlerden birinde olmuştu…

 

BOĞAZ’DA DONMAK

Siz hiç denizde yağmur kokusu aldınız mı? Karadakine hiç benzemez. Hani karada yağmurdan önce bir toprak kokusu gelir ya, bazen de insanın kalbini yaşam zevkiyle dolduran çim veya çam kokusu… İşte Boğaz’da denizin üstünde bunun gibi karakteristik bir koku vardır ama karadakinin aksine insana hiç de güzel duygular vermez. Denizde yağmur kokusu genellikle havanın soğuk olduğu ve kuzeyden estiği zamanlarda duyulur. Kokuyu aldığınızda başınızı rüzgara karşı kaldırınca Büyükdere ve Sarıyer tepelerinden gelen dağ gibi yükselmiş kara bulutları görür ve ürperirsiniz. Bu görüntü çok yakında soğuk bir sağanakla ıslanacağınız anlamına gelmektedir. Kaçma şansınız varsa hiç düşünmeden oltayı toplayıp geri dönmenin tam zamanıdır. Ama benim o gün kaçmaya niyetim yoktu. Antrenman yapmalıydım.

Dört tek ekibindeki arkadaşlarım Ankara’ya Milli Takım kampına gitmişlerdi. 1971 yılıydı. Ben üniversiteyi bitirmek üzereydim ve sınavlarım dolayısıyla İstanbul’da tek başıma çalışmak zorundaydım. Nisan ayının ilk haftalarıydı. Hava daha Mart ayının soğuklarını üstünden atamamıştı. Boğazda tam anlamıyla kazma kürek yaktıracak kadar soğuk rüzgarlar esiyordu ve en kötüsü hava yağmur kokuyordu.

O sene Kürek Federasyonunun ilk defa cesaret edebildiği çok kapsamlı bir uluslar arası yarış programı vardı. Önce Viyana Uluslararası Yarışlarına gidecek sonra da Kopenhag’daki Avrupa Şampiyonasına katılacaktık. Bütün kış çok ciddi antrenman yapılmıştı. Şimdi kondisyona yönelik son çalışmalar yapılacak, kısa bir süre sonra da yarış sezonu başlayacaktı. İnsanı donduran bir kuzey rüzgarı vardı o gün. Hava, her an kar yağacak gibi koyu gri kurşuni bir renkteydi. İnsanın canı gökyüzüne bakmak istemiyordu. Tek çiftemi hazırladım. Tesadüfen hafif kilo tek çiftecilerimizden Erdinç’in kardeşi Fethi de geldi. Onunla beraber futaları indirdik. Her antrenmanda yaptığımız gibi rüzgara ve akıntıya karşı Paşabahçe açıklarına kadar çıktık. Ufukta Karadeniz tarafında büyük bir tanker gözüktü. Boğazda izin verilen orta bir hızla bize doğru geliyordu. Genellikle antrenmanın sonunda hızımıza uygun böyle bir gemi yakalarsak onunla yarışarak adanın açıklarına, Kuleli’nin önlerine kadar gelirdik. O gün de aynısını denedik. iki çifteyle veya dört tekle o tonajdaki gemilerin uzun süre yanında gidebilirdik ama tek çiftenin hızı buna yetmedi ve Akıntıburnu açıklarına gelince tankerle yarışmayı bıraktık.

Fethi geminin Anadolu tarafında kaldı. Ben de “büyük dalgalar geçtikten sonra hemen Arnavutköy koyuna girerim” diye düşündüm ve Avrupa tarafında kaldım. Gemi Marmara’ya doğru aramızdan geçti gitti. Arkasında iki tane kaba ve tehlikesiz dalga bıraktı. Bazen dalganın üstü kırılarak gelir ve paraçolları suyun sadece 15 santim üstünde kalan teknelerimiz için tehlike yaratırlardı ama bu sefer gelen yumuşak kaba dalgayı yandan almak tehlikesiz olacaktı. Ama olmadı. Altımdaki ihtiyar futanın ömrü oraya kadarmış. Deniz ilk dalgayla birlikte teknemi yükseltti. Sonra iki dalga arasındaki çukura indim, ikinci dalga gelip bizi basınçla yukarı kaldırırken alttan bir çatırtı geldi ve oturağın dibinden tekne ikiye ayrıldı. Daha önce yapılan bir tamiratın çevresi su alarak zamanla içten çürümüş ve tekne emekliye ayrılmak için böyle bir fırsat beklemişti anlaşılan.

Tankerle yaptığımız yarışı yeni bıraktığımız için nabız yüksek ve vücut ısısı normalin çok üstündeyken buz gibi bir suyun içine düşmenin nasıl bir şey olduğunu kelimelerle tarif edebilmek çok zor. Bir an için sanki üstünüzdeki kalın eşofman ve çorapların bir faydası olacağını düşünüyorsunuz ama bu sadece birkaç saniye sürüyor. Sonra tam tersi olarak üstünüzdekilerin sizin için tehlike teşkil ettiğini, suyu emerek ağırlaştıklarını ve gövdenizi aşağıya çektiklerini fark ediyorsunuz ama daha önce başa çıkılması gereken fiziksel bir ısı şoku yaşanıyor.

Batmamak için teknenin iki parçasını koltuklarımın altına aldım. Başaltı ve kıçaltındaki brandayla kapalı hava dolu bölgeler batmamı önleyebilirdi. Gemi aramızdan sıyrılıp gidince Fethi de uzaktan beni suyun içinde gördü ve bariz bir panik havasında hızla yanıma geldi. Bir an onun teknesine tırmanmayı düşündüm ama o eski teknenin de kırılma ihtimali çok büyüktü. Zaten yıllardır yıpranmış ihtiyar futalar son senelerini yaşıyorlar, parçalanmak için bahane arıyorlardı. Bunun üzerine Fethi Akıntıburnundaki sandal çekek yerine doğru kürek çekmeye başladı. Niyeti oradan bir tekne indirip kurtarmaya gelmekti. Bu arada akıntı beni hızla boğazın ortasında Marmara istikametinde sürüklüyordu. Bütün bunlar birkaç dakikanın içinde olmuştu. Akıntıyla kanaldan akarak Kuleli Askeri Lisesinin açıklarına kadar gelmiştim.

19-DSCI0079

Resim19: Her iki kıyının da çok uzak gözüktüğü yer… (Fotoğraf: Erdal Günsel)

Dakikalar geçtikçe Akıntıburnu o kadar uzakta kaldı ki Fethi’yi de göremez oldum. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama boynumun sertleştiğini ve başımı çeviremediğimi hatırlıyorum. Birdenbire arkamdan yaklaşan bir sesler duydum. Siyah bir motor karaltısı seçebildim. Hızla yanıma geldiler. Uzanıp beni içeri çektiler. Sesinden Emin Hocayı tanıdım. Daha sonra genç kürekçilerden birini ve adanın bekçisi Ramazan’ı tanıdım. Külçe halinde yatıyordum. Bütün eklemlerim sertleşmişti. Kolumu kıvırmaya kalksam dirseğimden kırılacak gibiydi. Beni soydular. Battaniyelere sardılar. Emin Hoca ile genç iki yanıma yere oturup iyice yanaşıp beni rüzgardan korumaya çalıştılar. Fethi tek çifteyle yanımıza gelip sevinçten deli gibi bağırmaya başlamıştı.

Adaya gelince gene kollarımdan tutup yarı sürükleyerek duşa getirdiler. Emin Hocanın komutlarından ne yaptıklarını takip edebiliyordum. “Soğuk suyu açın” dedi. Ramazan “Hocam çocuk zaten donmuş, kaskatı olmuş bir de üstüne soğuk su mu tutalım” dediğini duydum. Sonra üstüme ılık su akmaya başladı. O aslında soğuk suymuş. Böylece tekrar normale dönerken yeni bir şey öğrenmiştim; ani ısı değişikliği ters yönde soğuktan sıcağa geçerken de felç yapabiliyormuş.

Ben ısındıkça kızarmaya ve kaşınmaya başladım. Bütün vücudum ısırgan otuna sürünmüş gibi kızardı ve kaşındı. Emin hoca sakin olmamı ve bunun yarım saat içinde geçeceğini söyledi. Biraz sakinleştikten sonra beni nasıl bulduklarını sordum. Arnavutköy’ün tepelerinde oturan eski bir kürekçi dürbünle bizim gemiyle yarışmamızı izlerken battığımı görmüş, adaya telefon edip bekçiye haber vermiş. Kürek iskelesine bağlı duran eski içten takma motorlu bir işkanpavya vardı. Kolay çalışmadığı için kullanılmaz, hiçbir işe yaramadan orada bağlı dururdu. Zar zor onu çalıştırmışlar. Denizin ortasında beni görmemişler ama Fethi’yi görmüşler. Meğerse bütün o zaman içinde Fethi Arnavutköy’den sandal bulamayacağını anlayınca yanıma gelmiş. Benimle konuşmuş. Hiç hatırlamıyorum. Aslında sonu kötü bitebilecek basit bir kazaydı belki ama gene de bu olanları bana karşı yapılmış bir haksızlık gibi düşünüp kabul edemiyordum. “Neden ben?” dememeyi daha öğrenmemiştim…

Üniversiteden arkadaşlarım o gün sinemaya gideceklerdi. Ben onlarla gidip eğleneceğime hurda bir tekneyle, yanımda takip motoru olmadan antrenmana çıkarak riske girmiştim ama başka bir seçenek yoktu ki… Ya o gün Emin Hoca adaya gelmeseydi, motoru çalıştıramasalardı, Akıntıburnundaki kahraman adam dürbünle denize bakmasaydı? Bu iş nasıl biterdi acaba?

Daha sonra o soğukta insan gerçekten ölebilir miydi diye araştırdım. Sorduğum doktorlar bir sürü Latince kelime sıralayıp özet olarak yaklaşık bir buçuk saatten sonra vücudun birçok fonksiyonunun tamir olamayacak kadar hasar görebileceğini, üç dört saatten sonra da beynin fonksiyonlarını kaybetme riski olduğunu söylemişlerdi. Çok hareket ederek ısınmayı düşünmenin o soğukta mantıksız olduğunu, tam tersi enerjiyi daha çabuk tüketerek dayanma gücünü azaltacağını anlatmışlardı. Hiç kıpırdamadan tekneye tutunarak durmanın doğru bir karar olduğunu söylemişlerdi. Zaten tek seçenek de oydu.

 

MAIN NEHRİNİN BUZLARI

Bundan tam on sene sonra yılın aynı zamanlarında Frankfurt’lu kürekçileri nehirde çalıştırıyordum. Hava sıfır derece civarındaydı. Suda minik buz parçacıkları yüzüyordu. Nehrin üzerinde kalın bir pus tabakası vardı. Güneşe çıplak gözle bakabilirdiniz. Eskiden Boğaz’da buna “hava kar topluyor” derdik. Burada senenin büyük kısmı böyle geçmekteydi. Soğuktan nefret ediyordum…

Nehrin 4 metrelik bir düşüş yaptığı Höchst kıvrımına gelmiştik. Bu gün için en rüzgarsız ve dalgasız bölge orasıydı. Suya 8 – 9 ekip indirmiştik. Bir anlık dikkatsizlik sonunda tek çifteci Uri, iki çifte kızların teknesine çarptı. Tek çiftede açılan delik o kadar büyüktü ki tekne hemen battı. İki çifteci kızlara hızla kayıkhaneye geri dönmelerini söyledim. Onlarda önemli bir hasar yoktu. Uri’yi motora aldım. Batık tek çifteyi nehirle akıp gitmesin diye kıyıya sürükleyip çalıların üstüne çıkarttım. Aradan geçen birkaç dakikada Uri morarmaya başlamıştı. Soydum, üzerimde eksi otuz dereceye dayanabilecek Norveç malı bir kutup parkası vardı, çıkartıp ona giydirdim. Motorun dibine ayaklarımın altına yatırıp kayıkhaneye doğru gazladım. Onbeş dakika sonra iskeleye gelmiştik. Parkayı Uri’ye verince ben de titremeye başlamıştım. Uri’yi birkaç kişinin yardımıyla kayıkhaneye taşıdık.

20-Main Su baskını

Resim20: Main nehrinde suyun yükseldiği soldaki elektrik direklerinden belli

Yıllar önce Boğaz’da yaşadığım gibi vücudu sertleşmişti. Duşlara götürdüm. Soğuk suyun altına yatırdım. Yardım eden çocuklar da on yıl önce Ramazan’ın dediği gibi “Herr Gürsoy, çocuk donmak üzere, üstüne soğuk su mu tutacağız?” diye itiraz ettiler. “Ne yaptığımı biliyorum, merak etmeyin” dedim. Biz eşofmanlarla bile donarken o soğuk suyun altında ısınmaya başladı. Kızardı. Kaşındı. Aptal aptal etrafına bakındı. Benim on yıl önceki reaksiyonlarımın aynısını verdi. Tabii ona sıcak çay veremedim. Almanlar henüz demli çay yapmayı icat etmemişlerdi! Çocuklardan birini gönderip alt kattaki lokalden küçük bir şişe Sekt (Köpüklü Şarap) getirttim. Onu içirdik. Kan dolaşımı hemen hızlandı.

Bütün olay bittiğinde idareciler çok soğukkanlı davrandığımdan dolayı teşekkür ettiler. O zamanlar bana karşı biraz mesafeli davranıyorlardı. Yaşadıklarımı anlatmaya başladıktan sonra sporcular ve aileleri ile aramızdaki buzlar çözüldü. Uri, Arjantin asıllı bir kızılderili ailenin çocuğuydu. Beni antrenörü olarak çok sever, inanır ve sayardı. “Sizinle konuşmak bana ilaç gibi etki yapıyor” derdi. Bu hadiseden sonra saygısını o kadar abarttı ki günün birinde “Uri beni totem yaptın neredeyse tapacaksın, yeter artık” dedim ve tekrar normale döndük. 30 yıl sonra geçenlerde Henley veteran yarışlarına Germania’nın bu günkü başkanıyla beraber kurdukları bir dört tek ekibiyle katıldıklarını ve birinci olduklarını duydum, sevindim. Uri o eski günleri nasıl hatırlıyordur acaba?

Uri’yi ısıttığımız duş yeri, kayıkhanenin alt katında sekiz kişilik bir ekibi alabilecek büyüklükte, suları bol ve düzenli akan, aydınlık, çok iyi havalandırılan bir mekandı. Hiç istemeden bizim Galatasaray Adasındaki iki kişilik duşumuzu hatırladım. Genellikle gaz yağı alınamadığı için buz gibi soğuk, yerleri yosun tutmuş, duvarları dökülen kireç badanalı pis bir yerdi. Yıllarca orayı kendimiz temizlemeye ve ısıtmaya çalıştık. Benim bildiğim kadarıyla 1957 yılından 1979 yılına kadar bir çivi bile çakılmadı. Orası sadece içindeki insanlarıyla güzel olan bir yerdi. Galatasaraylılık ruhu ile ayakta duruyordu. Aslında bizler gibi her sene kulübe ikişer şampiyonluk getiren sporculara sahip olan bir kulübün idarecilerinin utanç duyması gereken bir yerdi.

Almanya’daki ilk aylarımda büyük şoklar yaşayarak bunu daha iyi anladım. Önceki senelerde yurt dışı yarışlarda misafir olduğumuz kulüplerin kayıkhanelerindeki düzeni, zenginliği gördükçe kıskanıyorduk. Türkiye’ye dönünce bir süre çevremizi güzelleştirmek ve zenginleştirmek için çaba sarf edip sonra her şeye itiraz eden örümcek kafalı kişiler yüzünden elimizdekiyle yetinmek, hatta daha da acısı bize verilen nimetler (!) için teşekkür etmek zorunda kalıyorduk. Şimdi düşünüyorum da Erdinç’le bana Olimpiyatlarda madalya kazandıramayan idareciler utansın. Bizim kadar amatör bir ruhla sabah akşam çalışan iki tane deliyi bir daha nereden bulurlar…

 

ÜÇ KATLI KAPALI SALON

Almanya’daki ilk günlerimde idareciler tarafından kış antrenmanı çalışması için salon ayarlandığı bildirilmişti. Henüz Frankfurt’un acemisi olduğum için yanıma halterci formatında, eni boyuna eşit Michael adında bir hobi sporcusunu katıp kayıkhanenin yakınındaki salona gönderdiler. Yolda giderken Michael beni sorguya çekti. Makineli tüfek gibi sorular soruyordu. Arkadaşları ile önceden hazırlanmışlardı anlaşılan. Orient’ten gelen bu adam hakkında merak ettikleri çok şey vardı. Ona bir anlaşma teklif ettim. Bir soru o soracaktı, bir soru da ben. Böylece o beni tanırken ben de çevrem, kulüp ve antrenmanları hakkında gerekli bilgileri aldım. O da benim hakkımda merak ettiklerini tek tek sıraladı. Hakikaten Müslümanların 4 karısı mı vardı, her gün 5 kere namaz kılıyor muydum? Evde ekmeği kendimiz mi pişiriyorduk? Sünnet olmuş muydum? Karımı onlara tanıştıracak mıydım, yoksa günah mıydı? Bir ara “ben nereye geldim” diye endişeye düştüm. Bütün bunları nereden duymuşlardı? Sonunda benim cevaplarımdan ve alay eder gibi olmaya başlamamdan o da rahatsız oldu. Bir oto tamircisinde staj yapıyormuş. Oradaki bir Türk işçisiyle sohbet etmiş. Bu detaylar ondan geliyormuş. Kısa sürede bütün bunlar unutuldu. Konuşulanlar onunla aramızda kaldı. Cahilce sorular sorduğu için utanmıştı. Ben de üstüne gitmedim. İleriki yıllarda Michael kayıkhanedeki en yakın yardımcılarımdan biri oldu.

O gün gittiğimiz yer bir lisenin salonuymuş. Geçen sene de orada çalışmışlar. Okulun salonunu kiralamanın karşılığında biz de öğrencilere kayıkhanemizin imkanlarını kullanarak kürek çekme olanağı tanımışız. Yani her iki tarafa da fayda sağlayan bir takas işi ayarlanmış. Salonun olduğu binaya girdik. Ben hemen içeriye daldım. Lise takımı olduğunu tahmin ettiğim iki ekibin basket maçı vardı. Michael arkamdan yetişti. “Burası değil Herr Gürsoy yukarı çıkacağız” dedi. Hayretle merdivenleri tırmandım, merdivenle üç tur dönüp bir üst kata çıktık. Orada da alt kattakinin aynısı bir salon daha vardı. Ben içeri daldım. Kız takımlarının voleybol maçı vardı. Michael gene yetişti. “Herr Gürsoy burası da değil, bir daha çıkacağız” dedi. İnanılır gibi değil üçüncü katta da aynı şekilde bir salon daha vardı ve bizim çocuklar orada toplanmaya başlamışlardı.

Soyunma odasına gittim, düzenli tertemiz ve geniş bir mekandı, çok sayıda geniş dolaplar vardı, bir tarafta duşlara açılan bir kapı, hatta yerde su emici bir ızgaralı teşkilat, sıcak hava fanları, mükemmel aydınlatmalar ilk gözüme çarpanlar oldu. Malzeme ve tesis yokluğundan geldiğim ve inşaat mühendisi olduğum için her küçük detaya dikkat ederek duşlara baktım.

On adet bölmesiz açık duş vardı. Kabin değil, spor kulüplerindeki gibi açık duşlardı. Öbür tarafta bir kapı daha dikkatimi çekti. Açtım. Kızların soyunma odasına çıkıyordu. Hayretle “başka duş yok mu?” diye sordum. Michael’de hayretle “hayır niye?” dedi. “Antrenmandan sonra herkes burada mı duş yapacak?” dedim. “Evet, on tane duş yeterli olmuyor, biraz kalabalık oluyor ama idare ediyoruz” dedi. Benim asıl anlamaya çalıştığım konuyu kavrayamadı. Zaten anlayamazdı da. Biz başka bir dünyadan gelmiş yaratıklardık. Kızlarla erkeklerin beraber duşa girmesi Türkiye’de büyük bir skandal olur yüz yıl konuşulurdu. Germania’daki on tane dünya güzeli sarışını Galatasaray adasındaki duşlara böyle soktuğumuzu düşündüm, çıkacak tiyatro için ayrı bir kitap yazılırdı her halde. Ciddiyetimi ve konsantrasyonumu bozmadan işime bakmaya çalıştım.

Orada bir lisenin spor salonundaydık. İki kız veya erkek takımı maç yaptığında ayrı odalarda giyinip aynı duşu kullanıyorlardı herhalde. Okulda guruplara da farklı saatlerde çalışma yaptırarak durumu idare ediyorlardı belki ama biz ne yapacaktık. Ben gene de henüz değiştiremediğim geri kafamı kullanarak kızların antrenmanını yarım saat önce bitirdim. Erkeklere devam ettirdim. Bütün takım antrenmandan çok memnun kaldı, “Yıllardır spor yapıyoruz bu kadar bilinçli bir çalışma şimdiye kadar yapmadık” dediler. Hadi bakalım. Burada ders alınacak bir olay var. Almanya’nın en zengin kürek kulübünde bu güne kadar tatmin edici bir kış çalışması yapılmamış. İyimser bir düşünceyle olaya bakarsak bu çocukları iyi eğitirsem çok başarılı olabilirdim. Moral ve enerji doluydum.

Teknik yönden iyi bir noktayız ama sosyal durumu nasıl çözeceğim? Benim anlayışıma göre erkek ve dişi, dinamitle ateş gibidir. Bunlar hobi sporcusu olsa beni ilgilendirmez ama yarışçılarımın özel hayatını düzen altında tutmak zorundaydım. Günün birinde önemli bir yarışta onlardan kapasitelerinin üstüne çıkmalarını isteyeceğim. Onun için çok hazır olmalılar. En küçük detay bile yarışta saniyeler kaybettirir. “Bunu idarecilerle konuşmam gerek” diye düşündüm. Ertesi sabah kalktığımda idarecilerle böyle bir şeyi açık açık konuşamayacağımı anlamıştım. Ortalığı daha dikkatli ve değişik bir bakış açısıyla kontrol ettim.

Bayanların, erkeklerin ve hobi kürekçilerinin soyunma odaları ve duşları ayrıydı. Ama bu sefer başka bir şey dikkatimi çekti. Geniş bir saunamız vardı. Kapısında sadece Perşembe akşamları “Alte Herren” yani eski kürekçilerin kullanımına açık olduğu yazıyordu. Yani diğer günler kız erkek beraber mi saunaya giriyorlardı? Şimdi bunu çocuklara sorup kendimi ilkel duruma düşürmek istemediğimden başka bir planla idarecilerin karşısına çıktım.

Kızların ve erkeklerin aynı gün ve saatte salon çalışması yapmalarının benim programıma göre mümkün olmadığını anlattım. Çok farklı ağırlıklarda çalıştıkları için birbirlerini engellemeleri tehlikesi vardı. Hemen kabul edildi. Onları ayrı günlerde salona almayı garantiledim. Saunayı bilimsel bir şekilde bazı ağır antrenmanlardan sonra kullanmak üzere programlamak istediğimi belirttim. Kızların ağır çalışma günleri ile erkeklerin ağır çalışma günleri farklı olacaktı tabii. “Her isteyen, keyfi olduğunda saunayı kullanamasın” dedim.

Ne yapmaya çalıştığımı hemen anlamışlardı. Bunun da onayı büyük bir memnuniyetle verildi. Toplantı sonunda bir bayan idareci bana şöyle dedi: “Biz eskiden bu işi sizin istediğiniz gibi ayırmıştık ama zamanla Amerikanvari bir hava hakim oldu, bütün gençler Amerika’ya gitti geldi, orada öyle yapılıyor diye biz de uyduk, aslında memnun değildik. Açıkça söylememiş olmanıza rağmen kızlarla erkekleri ayırmanızdan dolayı biz de rahat ettik” dedi.

İlk günden politik bir manevrayla yaptığım bu radikal düzenlemenin birçok yan tesiri oldu. Birincisi: yönetimin kararlarımı jet hızıyla kabul etmesi sporcu aileleri üzerinde pozitif etki yarattı. İkincisi: benim ne istediğini ve ne yaptığını bilen, bir plan dahilinde çalışan disiplinli bir antrenör olduğumu anladılar. Benim de sporcular üzerinde otorite kurmam kolaylaştı. Frankfurt şehri içindeki on dört kürek kulübünün sporcuları ve bütün eski kürekçiler arasında sert, ne yaptığını bilen, hedefleri olan birinin işe başladığı duyuldu. Bütün bunları ve daha başka birçok kültür şokunu kısa süre içinde yaşarken benim planlarımı serinkanlı bir şekilde uygulayabilmem aslında çok zordu.

Aradan bir sene geçti. Olay gizli bir şekilde tekrar hareketlendi. O gün her zamanki gibi sabah 7.00’de Lurgi’de işe başlayıp öğleden sonra saat üçte çıkıp kulübe geldim. Bir önceki akşam saat onda kayıkhaneden çıkarken panoya astığım programa göre tekneler sırayla suya inmeye başlamışlardı. Takip motorum suya indirilmiş, deposu doldurulmuş, megafon, kronometreler, ıslanmasın diye naylon zarfların içine yerleştirilmiş programlar, çizmem, parkam, şapkam masamın üstüne dizilmiş beni bekliyordu. Nehirde önce küçük tekneleri, sonra dört tekleri, en sonda da sekiz tekleri çalıştırıyordum. Böylece hızı birbirine yakın teknelerle kopmadan çalışabiliyorduk. Ben nehrin alt tarafında 5-6 kilometrelik bir bölümde motorumla gidip gelirken saati gelip yeni suya inen tekneler oraya kadar ısınarak geliyor ve ben de onları yakalayıp antrenman programını uyguluyordum. Bu iş hava kararıncaya kadar durmadan devam ediyordu.

Gelen dört teklerden biri el salladı, yaklaştım. Bana kayıkhanede sekiz teklerden birinde problem olduğunu, onlarla ilgilenmem gerektiğini bildirdiler. Programlarının birinci bölümünü anlatıp kayıkhaneye doğru gazladım. Geldiğimde tekneyi kulübün bahçesine koymuş bekliyorlardı. İhtiyarlar gurubundan bir ekip küreklerini alıp çıkmıştı. Yeni kürekleri alıp almamakta tereddüt etmişlerdi. Sorunu halledip onları suya yolladım, ben de kısaca soyunma odasına gidip dolaptan daha kalın bir eşofman almak istedim. İçeri girince enteresan bir manzarayla karşılaştım.

Masörümüz masasını erkeklerin soyunma odasının girişindeki boş bölüme kurmuş ve olimpiyat kadrosundaki kürekçi kızlardan birine masaj yapıyordu. “Burada ne işin var?” dedim. “Erkeklerin masajını bitirdim, bu gün kızlardan bir kişi vardı, onu da burada masaja aldım” dedi. Masayı kızların soyunma odasına taşımaya üşenmişti anlaşılan. Kız da çekinmeden soyunup masaya yatmıştı. Duştan çıkan sporcular için güzel bir manzara oluşturduğunu farkında değildi. Belki de farkındaydı. Neyse. Duruşumdan ve bakışımdan rahatsız oldular. Kız bir havluya sarınıp kendi odasına gitti. Bizim masör de bir daha aynı hatayı yapmadı ama ben işin peşini bırakmadım.

21-Halter köşesi

Resim21: Germania Halter Salonu

Kulüpte kürekten çok halter köşesinde vücut geliştirme çalışmaları yapan kızlı erkekli bir gurup vardı. Onlar özellikle bu şekilde rahat davranıyor, yüzme havuzlarında çıplak gezilen bölümlerde güneşleniyordu. Diğer sporcuları da aralarına çekmeye çalışıyorlardı. Benim tekneyle saatlerce suda kalmamdan istifade ederek kayıkhane içinde kendi istedikleri gibi serbest hareket edebileceklerini düşünmüşlerdi. Ertesi gün hepsi halter köşesinde çalışırlarken içeri girdim, kapıyı kapattım ve bu şekilde davranışlara izin vermediğimi sert bir dille anlattım. Çok bozuldular. Farkında olmadığımı sanıyorlardı anlaşılan. O gün birkaç tanesi başka kulüplere gittiler, bir daha gelmediler, ben de sporcularımla aramda kurduğum disiplini korumuş oldum. Konu o hafta sonu idare heyetinde konuşuldu ve onaylandı. Eski sporcuların tümü beni haklı buldular.

Günlük fiziksel yorgunluğun yanında bir de bu gibi kararlar alırken tarafsız olmak ve doğru düşünmek gerekiyordu. En büyük destekçim ve yardımcım eşim oldu. Emel’in olgun ve kolay pes etmeyen karakteri beni hem sakinleştirdi hem de yabancı bir dünyada ayakta kalmama yardım etti… Antrenmandan eve döndüğümde ona günün özetini verirdim. Olayları sıraya sokup ona anlatırken ben de arada gözümden kaçmış olan bazı detayları yakalardım. Emel, kürek sporuyla çok yakın ilgisi olmamasına rağmen beni dinler, mantıklı sorular sorar ve düşüncelerimi sıraya sokmama yardımcı olurdu.

 

FRANKFURT’TA KIŞ

İlk günlerde ekip kurmakta çok zorlandım. Zengin bir kulüp ve çok zengin kişilerin çocuklarının şımarıkça davranışları arasına saplanıp kaldım. Birbirlerini küçümseyip “ben onunla aynı ekipte oturmam” şeklinde yaklaşımlar vardı. Bütün Ocak ayı boyunca bunları dinledim. Herkes beni kendi tarafına çekmeye çalıştı. Şubat ayının ilk günlerinde nehir iyice yükseldi ve akıntı hızlandı. Suyun içinde buz parçacıkları tehlikeli bir şekilde akmaya başlamıştı. Aslında bu mevsimde suya inmeyip kürek havuzunda çalışıyorlarmış.

22-Kürek Havuzu1 23-Kürek Havuzu2

24-Kürek Germania2 25-Kürek Havuzu3

Resim22-25: Germania Kürek Havuzundan görüntüler

Kürek havuzu, içindeki sabit bölümde oturup kürek çekilen ve siz kürek çektikçe suyun hareket ettiği bir sistemdi. Hayatımda ilk defa orada gördüm. Bu sistemde çok başarılı teknik ve kondüsyon çalışmaları yapıldığını tespit ettim. Gene de uzun süren kış aylarında kapalı yerlerde kalıp çocukları robot gibi çalıştırmaktan sıkılmış açık havada, dalga, rüzgar ve akıntı içinde yapılan zorlu ekip çalışmalarını özlemiştim.

Meteoroloji haberlerini takip ederek bir pazar günü havanın soğuk ama rüzgarsız ve açık olacağını öğrenince sabah erkenden kayıkhanenin kapısına kocaman dört tane boş beyaz karton astım. “Herkes genç-büyük, kız-erkek fark etmez, beraber kürek çekmek istediği kişileri yazsın. Bu gün karma ekipler yapıp sekiz tekleri suya indiriyoruz” dedim. “Herr Gürsoy her an kar yağabilir” falan dediler ama bilirsiniz her ekipte antrenmana meraklı tipler vardır. Onların macera hevesi öne çıkınca diğer nazlanan kişiler de mecburen sekiz tek ekibi kurma işine yöneldiler. Sonunda zar zor dört tane ekip kuruldu. Dikkatle suya indik. Ben motorla peşlerine düştüm. Gayet yavaş ve şakalaşarak hataları ufak ufak düzelterek, ıslanmamaya çalışarak akıntıyla birlikte 8 km aşağıdaki nehir düşüş noktasına kadar gittik.

26- 27-Schleuse-Kostheim

Resimler26-27: Nehrin düşüş yaptığı noktadan geçiş

Almanya’daki nehirlerin birçoğunda olduğu gibi Frankfurt şehrinin içinden geçen Main nehri üzerinde de yaklaşık her on kilometrede bir 4 – 5 metrelik düşüş yerleri vardır. Buralarda inşa edilmiş olan ceplere giren gemiler yüksek kısımdan aşağıya doğru gidiyorsa havuzun suyu boşaltılarak alt nehir seviyesine iner. Yukarı doğru gidiyorsa havuza alınan suyla yukarı nehir seviyesine çıkar ve akıntıya karşı yoluna devam eder. Bu işlem gemi geldikçe sırasıyla tekrarlanır. Amaç sular yazın azaldığında nehrin her bölümünde gemi yüzdürecek kadar su kalmasıdır. Dönüş noktasından geriye kayıkhanemize doğru döndük. Dört tekne de akıntıya karşı yan yana birbirlerine laf atarak, şakalaşarak kürek çekiyordu. Antrenmanı hafife aldıkları ve hiç yorulmadıkları teknedeki oturuşlarından belliydi. Bunu bana yutturamazlardı. Kayıkhaneye 3 km kala “iskeleye son yanaşan ekibin diğer tekneleri temizleyeceğini” ilan ettim ve gazlayıp gittim. İskelede beklemeye başladım. Müthiş bir kapışma başladı. Ekipleri kendileri kurduklarından kimsenin şikayet edecek hali yoktu, neticede teknelerin içindeki kızlara karşı prestij kaybetmemek için küreklere asıldılar. Farkına varmadan çok eşit bir dağılım olmuştu. Birbirlerini geçmek için kar suyuyla yükselen nehrin kuvvetli akıntısına karşı üç kilometreyi kazıyarak çok uğraştılar.

Tabii ki aralarından bir tekne sonuncu oldu ve o soğukta diğer tekneleri yıkamak zorunda kaldı. Oldukça alaylı ve eğlenceli bir gün oldu. Buna karşılık o gün kürek çeken bütün sporcularıma hiç bilmedikleri ve anlamalarının çok zor olduğu bir sürpriz yaptım. Bir gün önce Türk Bakkalından bir tepsi baklava alıp arabanın bagajında saklamıştım. Onu ortaya çıkartınca nasıl şaşırarak sevindiklerini görmenizi isterdim. Tabii bir tepsi kimseye yetmedi ama mesaj alındı. Haber evlere iletildi.

Ertesi hafta ortasında sormaya başladılar: “Pazar günü gene aynısını yapacak mıyız?” diye. “Evet” dedim. Bu sefer ekipler daha dikkatli seçildi. İyi olmayanları kendileri elediler. Sekiz tek sayısı beşe yükseldi. Gırgırı duyan bütün kürekçiler toplandılar. Daha güzel bir antrenman oldu. O günün sonunda gizliden gizliye oluşmasını istediğim ana fikir genç bir sporcudan çıktı. “Yaş guruplarına ayrılıp öyle yarışalım” dedi. “İşte bu benim adamım” diye düşündüm. Adı Achim’di. Kendinden büyük ve tecrübeli olanları dahi gençliği ile alt edebileceğini düşünmüş sivri çenesiyle meydan okuyordu. Her takımda böyle bir lider gerekir. Daha sonra onunla bir sezon içinde çok yarış kazandık.

Asıl önemlisi geçen haftanın sürprizi baklava hikayesi ebeveynler arasında konuşulmuş ve bu haftaya onlarda hazırlık yapmışlardı. Antrenman saatinin sonuna doğru kulübe gelmeye başladılar. Hepsinin elinde yiyecek bir şeyler vardı. Soğuk havada kısa ama çok zevkli bir piknik yapıldı.

Neticede gençleri, büyükleri, hafif kiloları ve bayanları ayırma şansına kavuştum. Birbiriyle kürek çekmek istemeyen ukalalık yapan sporcular işin içine iddia girince farkına varmadan hizaya girmişlerdi. Kurduğum o ekipler sene sonuna kadar çok az değişiklik ve takviye ile yarıştılar, çok başarılı oldular.

Yarış sezonu yaklaşırken dört tek dümencili, dümencisiz ve çifte ekiplerini de kurdum. Dörtlüler belli olduktan bir gün sonra tatsız bir olay yaşadım. Yönetim kurulundan biri telefonla beni aradı ve dört tek dümencisiz ekibine koyduğum bir sporcunun yerine antrenmanlarda pek o kadar sevilmeyen ve aslında başarılı da olmayan başka birini koymamı istedi. Bunun mümkün olmadığını, bence birbirine en iyi uyum sağlayan ve üst seviye yarışları taşıyabilecek kondisyona sahip olan elemanlardan en mükemmel ekibi kurduğumu söyledim ve isteğini kesinlikle kabul etmeyeceğimi belirttim. Bana o arkadaşın babasının kulübe çok destek olan önemli bir adam olduğunu anlattıkça benim sinirlerim daha çok tepeme çıktı. Benimle bir daha bu tür konuşmalar yapılmamasını rica ettim ve telefonu kapattım.

Daha sonraları kulübe çok yardımı dokunan o meşhur adamla tanıştık. Aslında kafadar ve gerçekçi bir adamdı. Zamanla samimi olduk. Sezon ortasında oğlunun olmadığı o dört tek ekibi çok zorlu bir yarışı 3 salise farkla kazanınca “Şimdi seni anlamaya başladım, bizim oğlan bu kadar dişini sıkamazdı” dedi. Ortak bir amaç bulup zengin çocukların ve babalarının kaprislerini rafa kaldırmıştık.

Germania yakın geçmişinde bütün büyük sporcularını kaybetmişti. Yeni yetişen gençlerin sayısı da az olduğu için de büyük tekne sınıflarında yarışa ancak diğer kulüplerle karma ekipler yaparak girebiliyorlardı. Bu sene yıldızlar ve gençlerde yetiştireceğimiz sporcular iki sene sonra büyük kategorilerde de yarışacaklardı. Benim Almanya’ya transfer edilme sebebim de dört tek, sekiz tek gibi büyük teknelerde antrenör olarak Galatasaray Kulübünde elde ettiğim başarılar olmuştu. Bunlar Türk Kürek Federasyonu tarafından eğitmen olarak getirtilen Alman Antrenör Volker Nolte ile tanışmamızı takip eden birkaç gün içinde ortaya çıkmıştı.

O gün ilk antrenör kursunu Fenerbahçe kulübünün kayıkhanesinde yapmıştık. Eğitim bitince millet çantasını toplayıp gitti. Volker’e İstanbul’da nerede kaldığını sordum. O da Taksim’deki Divan Otelini tarif etti. Arabama davet ettim, beraberce Avrupa yakasına geçerken “bizim kulübe gelip benim kayıkhanemi de görmek ister misin” diye sordum. Sevindi. Beraberce adaya gittik.

Kış olduğu için bomboş, soğuk ve ıslak kayıkhane pek zavallı duruyordu. İskelemiz de bir hafta önceki lodos fırtınasında çökmüştü. Volker acıyarak “sen burada mı antrenörlük yapıyorsun” dedi. Ben de milli duygularımın etkisiyle bu ukala (!) Alman’a sadece antrenörlük yapmadığımı, yıllardır aktif kürekçi olarak şampiyon olduğumu, üç kere dünya şampiyonasına katıldığımı ve birçok uluslar arası yarışta madalya aldığımı anlattım. Tek kaşını kaldırmış beni dinliyordu. Kayıkhanedeki eski teknelere, küreklere ve çok zayıf, yetersiz tamir ekipmanlarımızı inceledi. Bu arada bana sürekli olarak ekiplerimi, sporcuların fiziksel özelliklerini ve ekip arkadaşlarımı soruyordu. Sorularına cevap verdikçe biraz daha saygılı davranmaya başlamıştı.

Sonra bana bir form doldurtmak istediğini söyledi. Ben de sabırsızca “hemen doldurabilirim” dedim. Onun etrafını beğenmeyen, küçümser tavırlarına biraz sinirlenmiştim. Çantasından altı yapraklık önlü arkalı bir çok soru dolu olan Almanca bir test kağıdı çıkarttı. Yarı Almanca yarı İngilizce konuştuğumuz için soruları anlamazsam yardımcı olacağını belirtti. Kayıkhanenin o soğuk ve rutubetli ortamında taburelerin üstünde ben soruların tümünü hızla cevapladım. Birçoğu tekneler ve sporcular hakkındaki teknik sorulardı, diğerleri de antrenman metotları ve beslenme ile ilgiliydi. Bunlar benim en kuvvetli olduğum konulardı. O da hemen cevapları kontrol etmeye başladı sonra hayretle ve gülerek kağıdın üstündeki yazıları okumadan bütün sayfaları cevapladığımı aslında sadece kendi ekiplerimle ilgili olan kısmını doldurmamın yeterli olacağını söyledi. Ama ben hafif kiloları, büyükleri, gençleri, bayanları tek başıma antrene ettiğim için bütün sorulara cevap verebilecek kadar çok bilgiyi ve rakamı aklımda tutmak zorunda olduğumu anlattım. Hala şaşkınlık içindeydi. Hiç yardımcım olmaması, dört kişilik işi tek başıma yapmaya çalışmamı takdir etmişti. Volker o gün eldeki yetersiz malzemelere göre aslında kazanılan kupaların bir mucize olduğunu söylemişti.

28-Volker Nolte Resim28: Volker Nolte

Volker’in Almanya’ya döndükten sonra bütün bu bilgileri Alman Kürek Federasyonuna ilettiğini bilmiyordum. Frankfurter Germania 1869 Kulübü de 1980 sezonu için kalabalık tekne çalıştırabilecek ve kulübü eski günlerindeki konumuna getirecek bir antrenör aradığı zaman Federasyon onlara benim adımı ve adresimi vermiş…

 

ALMANYA’DAN MEKTUP VAR

Anlatıldığı zaman inanılmaz gibi geliyor ama olay aynen şöyle cereyan etti: 1979 Eylül ayında bir Pazartesi günü akşamüstü adadaki kayıkhanenin önünde balık ızgara yapmaya hazırlanırken bir taraftan geçen sezonun dedikodularını yapıp bir taraftan da gelecek sene için planlar geliştirerek Tanrıyı eğlendiriyorduk! (Bilirsiniz meşhur sözdür: “Tanrıyı güldürmek istersen ona gelecek hakkındaki planlarından bahset” derler. İşte biz de öyle yapıyorduk.) Ilık ve güneşli bir günün ardından durgun ve tam tadı çıkartılması gereken bir sonbahar akşamıydı. Birlikte olmanın huzuru içinde sohbetin tadını çıkartıyorduk. Uzaktan bizi görenler “bu çocukların hayatta hiç dertleri yok mu?” diye düşünebilirlerdi. Halbuki hepimiz özel hayatlarımızda kim bilir ne problemlerle yaşarken hepsini kıyıda bırakmış, adaya sadece arkadaşlığımızı getirmiştik. Aramızdaki sessiz anlaşma böyleydi. Ben de on dakika sonra hayatımı değiştirecek olaylar dizisinin başlayacağından habersiz olarak o anı yaşıyordum. Aslında hakkımda sabahtan başlayan bir işlem tamamlanmak üzereymiş.

29-1968 Ada Resim29: Galatasaray Adası 1970’li yıllarda

O gün öğlen vakti mahallenin postacısı adanın karşısındaki Kuruçeşme Camisinin altındaki berber Hasan’a “Celal kaptana mektup var” diye bir zarf bırakmış. Adres şöyle: “Celal Gürsoy, Galatasaray Island, İstanbul, Turkey”. Postacının beni ezbere bilmesi çok normaldi çünkü o yıllarda antrenör olarak mahallenin bütün gençlerine spor yapma şansı veren tanınmış biriydim. Bir de ailenin yüz yıldır aynı evde oturuyor olması da unutulmaması gereken bir bilgiydi. Adanın motoru kıyıya geçince Hasan mektubu kaptana vermiş. Mektup adaya geçmiş. Kaptan da zarfı adanın bekçisi Nadir’e vermiş. O da akşamüstü bana getirdi. “Kaptan sana Almanya’dan mektup var” diye zarfı uzattı. Durum çok hile kokuyordu. Birbirimize buna benzer mektuplu, telefonlu şakalar çok yaptığımız için ben de pek inanmadan zarfı aldım.

Dışını inceleyince pek de uydurma olamayacağını anladım. Sağ üst köşesinde Frankfurt posta idaresinden mühürlü pulu olan, sol üst köşesinde altın harflerle “Frankfurter Rudergesellschaft Germania 1869” yazan ve çok şık mavi beyaz bayraklı kulüp amblemi olan ciddi görünümlü ve pahalı bir zarftı. İçinden bana hitaben yazılmış uzun bir mektup ve Cumartesi sabahı Frankfurt uçağı için bir Lufthansa bileti çıktı. Bunun şaka olacak tarafı yoktu, tam tersi biraz fazla ciddi ve ürkütücü bir mektuba benziyordu. Hayatımın o anda değiştiğini ve Türkiye’den uzun bir zaman için kopacağımı hala anlamamıştım. On dakika önce biz ileriye dönük planlarımızla Tanrıyı güldürürken şimdi o bizimle eğleniyordu galiba. Mektupta kısaca FRG 1869 kulübü yönetimi olarak kalabalık tekne çalıştırabilecek tecrübeli bir antrenör aradıklarını ve Alman Kürek Federasyonu’nun referansı ile bana yazdıklarını anlayabildim. Başkan Herr Schreiber ve ekibi özel bir görüşme için Frankfurt’a gelmemi rica ediyorlar ve bunu kolaylaştırmak için mektupla birlikte bir uçak bileti gönderiyorlardı.

Terör yıllarının ortasında beş iş gününde pasaport nasıl çıkartılırdı ki? Sırf polisten temiz raporu almak günler sürecekti. Ayrıca benim Almanya’da ne işim vardı? Dilini az biliyorum. Evlenmek üzereydim. Bakalım eşim isteyecek miydi? Annemi o yıkılmak üzere olan ahşap yalıda tek başına bırakmam mümkün değildi. Evet, Türkiye’de inşaat sektöründe işler kötü gidiyordu, bu iş benim için bir çıkış noktası olabilirdi ama düşünüp halletmem gereken birçok soru işareti vardı. Kısa süre içinde kulüp bu haberle çalkalandı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Yakın çevremde hiç düşünmeden hemen teklifi kabul edip gitmem gerektiği, bunun hayatta bir kere çıkacak bir fırsat olduğu düşüncesi hakimdi. Volker’le telefonla görüştüm. Tam Alman kafası ile önümde önemli bir kariyer imkanı doğduğunu, kendisinin bile böyle bir iş yakalamasının zor olduğunu anlattı. O zaman beni etkilemek için böyle söylediğini düşünmüştüm. Aslında Volker, Alman Kürek federasyonunda eğitim veren, Köln Spor Akademisinde doktorasını yapan ve Ratzeburg Kürek Akdemisi’nde eğitmen olan biriydi. Böyle bir iş bulamaması imkansız gibiydi ama dediğinin doğru olduğunu daha sonra beraberinde birkaç şokla birlikte anlayacaktım. Gerçek olan şuydu: onun henüz şampiyon yaptığı bir sekiz tek ekibi olmamıştı…

Neticede kulüp idarecileri işe el attılar. Galatasaray markasının büyüklüğü ve tarihimizde ilk defa bir amatör branş antrenörünün Almanya’ya profesyonel olarak transfer edilmek istenmesi spora yakın olan herkesi etkilemişti. Pasaportumu yıldırım hızıyla çıkartıp beni adeta arkamdan iteleyerek Cumartesi uçağına yetiştirdiler.

Uçak yolculuğu süresince duygularım sevinç, korku, endişe, gurur arasında gidip geliyordu. Bir an için kendimi çok iyi hissedip hemen sonra büyük bir korkuya kapılıyordum. Frankfurt hava alanı şehir gibi bir yerdi. Daha önceki dış yarışmalar için uçakla gittiğimizde Münih, Amsterdam ve Kopenhag havaalanlarını görmüştüm ama Frankfurt bunların hepsinin toplamından daha büyüktü. Bir mühendis olarak arka plandaki lojistiği ve alt yapıyı hayranlıkla izledim. Volker’in tarif ettiği kırmızı noktalı tabelanın olduğu (Treffpunkt) buluşma noktasında buluştuk. Bu kadar büyük ve karışık bir yerde gene de tabelaları takip ederek kaybolmadan istediğiniz yere ulaşmanız çok kolaydı. Yönlendirme işaretlerinin mükemmelliği ve basitliği neredeyse okuma yazma bilmeyen birisini bile istediği noktaya götürebilecek kalitedeydi. Üç katlı yer altı otoparkında Volker’in küçük arabasını bulduk. Otobana çıkıp tabelaları takip ederek şehir merkezine geldik.

Dresdner Bank’ın görevlileri büyük bir saygıyla bizi başkan Herr Schreiber’ın binanın tepesindeki ofisine yönlendirdiler. Otuz beş katı hiç durmadan jet hızıyla çıkan asansörde özel bir basınç ayarlama sistemi çalışıyordu. Konsantrasyonumu bozmak istemiyordum ama bunlar gözden kaçacak detaylar değildi doğrusu. Ofise girene kadar hayatımda ilk defa gördüğüm birçok küçük farklılık dikkatimi çekmişti. Alarm sistemi, yangın söndürme sistemi, çift kapılı hava sızdırmayan koridor geçişleri, hareketli kapalı devre video kameralar v.s. Bunların hepsi 1979 yılı için çok ileri buluşlardı.

Ofiste Herr Schreiber ve üç kişi beni bekliyordu. Herr Schreiber benim boyumda 80 kilonun altında çok şık giyimli ve kendinden fazlasıyla emin gözüken sert bakışlı biriydi. Ofisin zemininde iki tane birbirinden güzel Çin halısı vardı. Çok kıymetli oldukları belliydi. Duvarlarda birçok resim asılıydı. Bizdeki idarecilerin odalarında bol bol bulunan sertifika ve plaketlere benzer hiçbir şey yoktu. Resimler orijinal gibiydi. Yakından bakmak isterdim ama utandım. Zayıf bilgimle sadece bir tanesinin Rembrand olduğunu tahmin ettim. Kütüphanede çeşitli ülkelerden alındığı belli olan çok şık biblolar vardı. Afrika’dan olduğunu tahmin ettiğim birkaç maske de duvarlarda asılıydı. Masasında üstünde adının yazılı olduğu bir altın külçesi duruyordu. “Hakiki mi?” diye düşünmüştüm. Öyleymiş.

Diğer üç kişi spor kıyafetli, iki metreye yakın boylarda iri yapılı kişilerdi. Onları tanıştırınca kulübün eski kürekçileri ve idare heyetinde Schreiber’ın yardımcıları oldukları anlaşıldı. Beni karşılayanlar; Herr Glock eski tek çifte Almanya şampiyonu, Türkiye ile de iş yapan cam laboratuar malzemeleri üreten bir firmanın sahibi, Herr Lange eski iki tek dümencili ve tek çifte Almanya Şampiyonu, kendi kullandığı özel uçağı ile Afrika’daki inşaat işlerini takip eden bir müteahhit, Herr Ulbrich Almanya’da ve uluslar arası yarışlarda kazandıklarından başka 1968 Mexico Olimpiyatında altın madalya kazanan Alman sekiz tekinin sporcusu idi.

Toplantı masasının üstünde Rudersport mecmuasının 1969 -1971 ve 1974 yıllarının almanaklarını gördüm. Benim dünya şampiyonalarına katıldığım yıllardı bunlar. Hakkımda araştırma yaptıkları belliydi. Nitekim en uzun boyluları olan Herr Lange bana “Herr Gürsoy 69’da ve 71’de Doğu Alman dört tekini iyi hırpalamışınız” dediğinde gerçekten yarışları dikkatle incelediklerini anladım. Rudersport’un yarış sonrası mecmualarında bütün yarışların 500 – 1000 – 1500 ve 2000 metreyi geçiş dereceleri ile yarışan ekip elemanlarının isimleri verilirdi. Herr Glock 69’da hem dört tek hem de iki çifte yarışına girdiğime inanamamıştı. “İsminizi iki ayrı yarışta gördük ama sadece isim benzerliği zannetmiştik” dedi. Özellikle iki çifte derecesinin de mükemmel olması dikkatlerinden kaçmamıştı. “O yarışta bir sene önceki 68 Meksika olimpiyatlarda dereceye giren bütün ekipler vardı, iyi iş çıkartmışsınız” dedi. Dört tek yarışından sonra tamamen ayrı teknikle çekilen çift kürek yarışına nasıl cesaret ettiğimizi anlamadığını ama dereceden çok etkilendiğini belirtti. En azından başlangıç konuşmaları moralimi yükseltecek şekilde sürüyordu.

30-dresdner-bank-m Resim30: Dresdner Bank Frankfurt Merkez Binası

Bu konuşmalar sırasında Herr Schreiber’ın telefonu sürekli olarak değişik sesler çıkartarak mırıldanıyordu. Sonradan anladığıma göre arayan bölüme göre ayrı melodi çıkartıyormuş. Günümüzün gençleri için çok basit olan bu detay o zamanlar daha kullanımda değildi ve uzun bir süre de piyasada olmayacaktı! O da açıp kısaca bir şeyler söyleyip çat diye kapatıyordu. Almanların telefonda fazla selam sabahla vakit kaybetmediklerini telgraf gibi konuştuklarını ilk o zaman fark ettim. Gene sonradan öğrendiğim ve hayret ettiğim başka bir şey de başkanın kendisini direk olarak arayan herkese telefonu açmasıydı. O ünvanına bakarak kendisini sekreterlerin arkasına saklamıyordu. Bir an için ofise girerken üç ayrı sekreterin önünden geçtiğimizi düşündüm… İlerideki yıllarda yaşam tarzımı kökünden etkileyecek ufak tefek farklılıkların başındaydım daha.

Tanışma konuşmasının yavaşladığı, konuların tükenir gibi olduğu bir sırada Herr Schreiber sekreterini aradı, kahve fincanlarını toplamasını, dışarıda bekleyen tercümanı içeri yollamasını ve 10 dakika süreyle telefona kimseyi bağlamamasını söyledi. Vay canına… Demek işler böyle yönetiliyordu. Şimdi on dakika iş konuşulacak ve bitecekti. Arada kimse fincanıyla oynayamayacaktı. Her şeyden önemlisi bir tercüman hataya yer vermeyecek şekilde olayı bana tercüme edecekti. Ve aynen öyle de oldu.

Tercüman, Dresdner Bank’ta uzun zamandır çalışarak bölüm şefliğine yükselmiş saygın biriydi. Daha sonraları ailecek görüştük. Yıllardır Almanya’da yaşayan İsmail Sezmener kendi deyişi ile Dresdner Bank’ın demirbaşları arasındaydı ve o gün laf arasında biraz da utanarak Türkiye’de kürek çekildiğinden bile haberi olmadığını itiraf etmişti. Bizim zor başlangıç yıllarımızda çevremize alışmamızda ve yaşadığımız kültür şokunu atlatmamızda Alman eşiyle birlikte çok yardımcı olmuşlardı.

Herr Schreiber’ın çatık kaşları ve dikkatli bakışları arasında bana on dakika içinde satır satır tercüme edilen anlaşmanın okunması bitince kararım soruldu ve odaya bir sessizlik çöktü. Bunun “ilk konuşan kaybeder” sessizliği olduğunu daha sonraki iş idaresi eğitimi aldığım kurslarda öğrenecektim ama benim için o anda karar vermek hiç zor değildi. Zaten bilerek ve isteyerek gelmiştim. Bir tek sorum vardı. Duyduğum kadarıyla Almanya’da özellikle Frankfurt’ta kiralık ev bulmak çok zor ve pahalıydı. Bana yardım etmelerini rica ettim. Herr Schreiber sekreterini aradı. Özel şoförünü çağırdı ve beni kendisine ait olan evlerden birinin tesadüfen boş olan çatı katını daha sonra göstermek üzere bilgilendirdi. “Eğer beğenirseniz orada düşük bir kira ile oturabilirsiniz” dedi. Bunun anlaşmaya yazılmasını istememekle ne büyük saflık yaptığımı sonradan anladım. Toplantı hakikaten on dakikada bitmişti. Anlaşma imzalandı. El sıkıştık. Gerekli oturma izni ve çalışma izni için bütün işlemleri onlar yürüteceklerdi. Ben ertesi gün akşamüstü uçağı ile İstanbul’a dönüp Alman Konsolosluğundan gelecek haberi bekleyecektim.

Herr Schreiber’la vedalaştık, Volker ve eski Germania kürekçileri ile birlikte çıktık. Öğle yemeği için Theater Platz’da Frankfurt’un gökdelenlerinin birinin altındaki kafede basit bir şeyler yedik. O yediğimiz basit şeylere inanılmaz yüksek bir hesap ödediler. Günlük hayatın pahalılığı hakkında uyanmam gerekiyordu ama aklım başka yerlerdeydi. Sonra bana evi gösterdiler. Yeterliydi. “Gerekli işlemleri biz yürütürüz” dediler. Her şey fazla kolay oluyordu. “Umarım bunun acısı bir yerden çıkmaz” diye düşündüğümü hatırlıyordum. Kafam hala rahatlamamıştı.

31-Germania Bootshaus Resim31: Germania kayıkhane girişi

Sonra kulüp binasına gittik. Yeni şoklar geliyordu. Kayıkhane Main Nehri’nin kıyısında değildi. Nehrin kıyısındaki yürüme ve bisiklet şeridinden sonra bir yeşil alan vardı, daha sonra da geniş bir merdivenle üç metre yüksekteki yola çıkılıyordu. Kayıkhane binası iki şeritli işlek bir yolun karşı tarafındaydı. Teknelerin geçebilmesi için yola özel trafik ışıkları konmuştu. Bastığınız anda arabalara kırmızı yanıyordu. “Burada çok kaza olur mu” diye sordum, hiç olmamış…

32- Germania Resim32: Trafik ışıklarından geçiş

Tarihi Citadel Müzesi’nin yanındaki bu iki yüzyıllık binanın alt katı kayıkhane yapılmıştı ve o gün tam tamına 110 yaşındaydı. Galatasaray adasındaki kayıkhanemizden en az dört misli daha büyüktü. (Daha sonra arka tarafta hoby tekneleri için bir kayıkhane daha olduğunu öğrenecektim.) Sadece tek çifteleri saymaya çalıştım. Yirmi beşi geçince vazgeçtim. On dört adet iki tek dümencisiz teknesi vardı. Altı tane yarış sekiz teki vardı. Böyle bir zenginliğe ilk defa şahit oluyordum. Bizim kürek federasyonunda bile bu kadar çok tekne yoktu. Zaten kısa süre sonra Germania’nın bütçesinin bizim federasyonun bütçesinin üç misli olduğunu öğrenecektim… Kaba bir hesapla altmış civarında sporcuları olması gerektiğini düşündüm. Sayı tam olarak yüz elliymiş. O anda her sporcunun iki yarışa girdiğini düşünerek yanlış hesap yaptığımı fark ettim. İki yarışa giren sporcuları yok gibiydi. Hızla uyum sağlamam ve çok dikkatli olmam gerekiyordu…

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Resim33: Germania binası

Kayıkhanenin arka tarafında özel bir tekne imalathaneleri vardı. Alt katta soyunma odaları, sauna ve bir de kürek havuzu vardı. Hayatımda ilk defa gördüğüm için kürek havuzunu uzun uzun inceledim. “Bu kadar basit bir şeyi biz niye yapamadık acaba” diye düşündüğümü hatırlıyorum. İçimi bir eziklik duygusu kaplamıştı. Ben buraya layık mıydım acaba? Adamlar sanki bana acıyarak bakıyormuş gibi geldi. Sesimin çıkmamasından Volker durumu kavradı ve ne kadar elverişsiz şartlarda nasıl başarılı ekipler yetiştirdiğimi, 18 yaşında genç ekibime büyükler sekiz tek yarışını kazandırdığımı onlara anlatarak bana biraz moral verdi. Daha sonra onlardan ayrıldık, kısa bir süre sonra iş başında görüşmek ve madalyalar kazanmak üzere temennilerle vedalaştık. El sıkışırken benden daha heyecanlıydılar. Oysa benim içimde korku, endişe ve belirsiz duygular vardı.

34-Germania iskele Resim34: Germania İskelesi

Volker’in arabasıyla Saarbrücken’e, onun doğup büyüdüğü şehre gittik. Kulübünün Kuruluş Yıldönümü Balosu varmış. Gece eğlenceye katıldık. Önce doğal olarak kayıkhaneyi gezdik. Daracık bir nehrin kıyısında küçük ve şirin bir kayıkhaneydi. İçindeki teknelerin çoğu yaşlı ama yarışa hazır durumda ve çok bakımlıydılar. Çok küçük bir kulüp olmalarına rağmen iki yarış sekiz tekleri vardı. Balonun yapılacağı kulüp lokalinde bir köşe müze gibi düzenlenmişti. Kazandıkları şampiyonluklar ve Alman Milli Takımına verdikleri sporcularla gurur duyuyorlardı. O köşeyi kupalar, resimler ve o yarışı kazanan kahramanların hikayeleri ile süslemişlerdi. Kıskanmamak elde değildi.

Balo dedikleri şey uzun masaları ve sıraları yan yana koyup, kağıt tabaklarda sosisle patates salatası yemek ve bol içki içmekten ibaretti. Biz de öyle yaptık. O gece herhalde bin tane soruya cevap vermişimdir. Uzaydan gelmiş, Almanca konuşabilen bir maymun gibi ilgi üstümdeydi. Herkes Frankfurter Germania’nın ayda iki bin Mark ödeyeceği yabancı antrenörü yakından tanımak istiyordu. Volker bana “istersen hiç geri dönme direk burada kal, Saarbrücken’de bir sürü bekar kız var, hemen birini buluruz” diyerek beni kızdırmaya çalışıyordu. “Seni Emel’e şikayet ederim” deyince duvara çarptığını anlayıp konuyu bir daha açmadı. Gene de ara sıra manken gibi birini koluna takıp yanıma getirip “bak bu bizim tek çifte şampiyonu kızımız” veya “bak bu yeşil gözlü uzun boylu olan dört çiftenin hamlası” diye hepsini tek tek tanıştırdı. En çok sorulan sorular İstanbul’da nasıl yaşadığımız, nerede antrenman yaptığımız, arkadaşlıklar, yarışlar, sosyal hayat gibi henüz Türkiye’yi hiç görmemiş insanların merak ettiği konulardı. Bir ara onlara anlattığım, deniz, tankerler, akıntılar, fırtınalar, balıklar, dalgalardan çok etkilendiklerini fark ettim. O daracık deredeki sakin suyun ne kadar sıkıcı ve monoton olduğunu bir anda anlamışlardı. Daha sonraki yıllarda o gençlerin hepsi ilk fırsatta İstanbul’a gittiler, anlattığım yerleri gezip döndüklerinde hislerini ve heyecanlarını benimle paylaştılar.

Gecenin en büyük eğlencesi bir tahta kütüğe çivi çakma yarışmasıydı. Babamın marangozhanesindeki ustalar bana kütükleri oyarak tekne yapmayı öğrettikleri için bu gibi işleri iyi bildiğim kısa sürede ortaya çıktı. Alet kullanmaya alışıktım. Sürekli ben kazanıyordum. Bunun bir kötü tarafı vardı. Kütüğe üç vuruşta çiviyi tam olarak çakan bedava bir bardak schnaps kazanıyordu. O biraların arasında kazandığım sayısız schnapsı Volker’e içirdim. Sonunda o kadar çok bira ve schnaps içmişti ki gece geç vakit yürüyerek eve dönerken koluna girmek zorunda kaldım. Bomboş Saarbrücken caddelerinde ısrarla yolun tam ortasından yürüyordu. Daha sonraları bunu bir Alman’ın yapabilmesi için gerçekten çok içmiş olması gerektiğini öğrenmiştim. Çünkü bu hareketin iki türlü cezası vardı. Birincisi toplum düzenini bozduğun ve çevreyi rahatsız ettiğin için büyük bir para cezası veriliyordu. İkincisi kişinin böyle davranmasına sebep olan dürtülerin anlaşılıp tedavi edilerek tekrar topluma kazandırılması için mahkemenin kontrolunda bir psikoloğa gidip tedavi olmak gerekiyordu. Volker ise bir nevi düzene baş kaldırma olduğunu itiraf etmişti. “Biz seninle Yeniköy’de yolun ortasında yürümedik mi” diye o günleri hatırlatıyordu. Evet, biz zaten genellikle yolun ortasında yürürüz, kimse de ceza yazmaz ama burada durum inanılmaz derecede ciddiydi. Volker yol boyunca “sen burada birincilikler kazanacaksın, ben de “onu buraya ben getirdim” diye etrafa hava atacağım” deyip duruyordu. Benim kafamda ise başka tereddütler vardı. Acaba Emel buraya alışabilecek miydi? Almanlar kısa bir gözlemle bana fazla direk ve sert gelmişlerdi. Başka seçenek olmadığına göre galiba fazla detaya girmeden buraya alışmayı düşünecektik.

35-Frankfurter Germania 1869 kürek havuzu Resim35: Kürek Havuzu

O uzun ve anlamlı günü daha sonraları çok düşündüm, analiz etmeye çalıştım. Kolay değildi. Sabah yakınlarının heyecanlı bakışları arasında İstanbul’dan uçağa bin, Frankfurt’a gel. Dresdner Bank’ın otuz beşinci katında soğuk soğuk bakan sert bir adamla anlaşma imzala, yeni kayıkhaneyi gez, hayatında ilk defa kürek havuzuna şaşkın şaşkın bak, yirmi beş tane tek çifte, altı tane sekiz tek say, müzelerinde olimpiyatlara gönderdikleri sporcularının hikayelerini oku, sonra Saarbrücken’deki küçük kayıkhaneyi ve gururla sergilenen kupaları gör… O akşam Volker’in kulübündeki balo başlarken içimdeki eziklik duygusunu hala çok iyi hatırlarım. Onların bana ihtiyaçları yoktu ki. Her şeyleri fazlasıyla vardı. Benim orada ne işim vardı acaba?

 

ZOR SEÇİM: MÜHENDİSLİK Mİ, ANTRENÖRLÜK MÜ?

Ertesi gün İstanbul’a döndüm. Emel’e “Sen bir inşaat mühendisiyle evleneceğini düşünmüştün ama artık onu unutabilirsin, şimdi bir kürek antrenörüyle evleniyorsun, anlaşmayı imzaladım” dedim. Aslında bunu yapmamız gerektiğini daha önce konuşmuştuk. Sürpriz olmadı. Hemen evlenme işini hızlandırmak için düğmeye basıldı. Evlenip çantamızı alıp Almanya’ya gidecektik.

Günlerce bavullar hazır vaziyette pasaportumuza oturma ve çalışma izinlerinin işleneceği günü bekledik. Dresdner Bank’ın desteği ile hızlandırılmış işlemler ancak Ocak ayında bitti. 13 Ocak Pazar günü lapa lapa yağan karlı bir havayı arkamızda bırakıp Lufthansa ile Frankfurt’a uçtuk. Hava alanına bizi uğurlamaya birçok arkadaşımız ve akrabamız geldi. Kiminin gözlerinde bizim için duyduğu samimi sevinç, kiminde de üzüntü vardı.

Yeni bir dünya, yeni bir hayat ve birçok bilinmeyenle birlikte Frankfurt’ta alana indik. Sürprizler bizi bekliyordu. Havaalanında bizi başkanın yardımcısı olduğunu söyleyen Herr Bense karşıladı. İlk toplantımızda o yoktu. Bakışlarından bizi sevmediği çok belliydi. Evimize taşınıncaya kadar kalacağımız bir otel ayarlamışlar. Hotel Europa, Hauptbahnhof Meydanına bakan standart bir oteldi.

Eşyalarımızı bıraktık, Herr Bense bizi yemeğe götüreceğini söyledi. Başkan Güney Afrika’daymış kendisine talimat vermiş. Çok mecbur kaldığı için yapıyormuş havasındaydı. Bizi o soğukta kilometrelerce yürüttü. Şehrin öbür ucunda ve nehrin karşı tarafındaki Sachsenhausen denen ve çoğunlukla eski binaların olduğu bölgede tipik bir Alman lokantasına götürdü. Yenecek sadece bir tür yemek vardı; yağlı domuz eti, yanında sıcak lahana turşusu ve patates püresi. Aç kaldık. Yemeğin sonuna doğru beğenmediğimizi fark etti. Çok önemsemedik. Aklımız yeni başlayacak olan hayatın bize getireceği sürprizlerle doluydu. Patavatsız ve görgüsüz bir Alman’ın egoistliği yüzünden aç kalmayı o gün çok önemsememiştik.

Lokantadan çıkınca Herr Bense asık bir suratla bize yolu tarif edip döndü gitti. Evi hemen yakınlardaymış… Bütün yolu yürüyerek şehri boydan boya geçip otele döndük. Hava kuru ama buz gibiydi. Gece heyecandan uyuyamadım. Uzun süre otelin penceresinden stadyum gibi aydınlatılmış meydanı seyrettim. Tramvaylar ve otobüsler önümüzdeki duraklarda durup kalkıyordu. Saat 23’ten sonra ortalık ıssızlaştı. Pırıl pırıl ışıldayan meydanda bir tek kişi bile kalmadı. Otobüsler ve tramvaylar durup kalkmaya devam ediyorlardı. İçimde kendime itiraf edemediğim bir korku ve çekingenlik vardı. Aklım her şeyin daha kolay olduğu günlere gitti. Daha ilk günden oraları özlemiştim. Melankoliye kapılmamak elde değildi. Herhalde havanın soğukluğundan olsa gerek, refleks olarak sabaha karşı uyuya kalıncaya kadar Arnavutköy’deki ılık ilkbahar günlerini düşündüm…

36-Germania binası 37-Holbeinsteg

Resimler36-37: Germania ve iskele kuşbakışı

Günlerce sonra kulübe çağrıldım. Başkan dönmüştü. Geniş çaplı bir toplantı düzenlenmişti. Ne de olsa burası Almanya’ydı ve her şey kitabına uygun yapılmalıydı! Başkan sporculara, diğer antrenörlere ve kayıkhane personeline beni tanıttı. Sporcuları en çok etkileyen konular inşaat mühendisi olmam, genç sekiz tek ekibimle büyükler kategorisinde yarış kazanmam ve Karl Adam’ın kürek kitabını Türkçeye tercüme etmiş olmamdı. Volker’in gönderdiği özgeçmişimde bunlar yazılıymış.

Kendim için bir özgeçmiş yazmış olsaydım bu kadar detaylı yazamazdım belki. Halbuki yaptığım şeylerle gurur duymaya hakkım olduğunu biliyorum ama “işi abartmaya da gerek yok” diye düşünürdüm. Gençlik işte. Aslında biraz hava atmanın tam zamanıymış. Almanlar beni buna zorladılar. Bunu antrenmanlar veya sporcularla olan ilişkim yüzünden söylemiyorum. Mütevaziliği bir kenara bırakmam tamamen sosyal hayatımızın Almanya’daki başlangıcını düzenlemek ve Almanlara karşı daha dik durabilmek için gerekmişti.

Herr Schreiber’ın bana vermeyi düşündüğü ev, bizim pasaport işlerimiz çok uzun sürünce başkasına kiralanmıştı. Geçici olarak Dresdner Bank’ın yabancı müdürleri için ayrılmış evlerden birine yerleştik ve bir taraftan kiralık bir yer bulmaya aramaya başladık. Bulabildiğimiz evlerin kirası benim maaşım kadardı. Sonunda daha bir yer bulunamadan bizi kaldığımız evden de çıkarttılar. Dresdner Bank’a yeni bir yabancı müdür gelecekmiş. Kulübün tanıdığı bir otele yerleştirdiler. Tekrar bavulların arasında yaşamaya başladık. Herr Bense başkanın korkusuyla bize ev bulmaya çalışır gibi yapıyordu.

Bir gün bizi Bahnhof çevresindeki çok eski depo gibi büyük binalardan birinin bodrum katına götürdü. Orada yeni badana yapılmış, yerlere muşamba döşenmiş iki odayı ev diye gösterdi. Pencere falan yoktu. Odalardan birinde apartman boşluğuna bakan yüksek bir pencere vardı. Kendisine “siz burada oturur musunuz?” diye sordum. Müthiş bozuldu. Kendimi onunla mukayese etmeme çok içerlemişti. Küçük görür bir tavırla “ben tabii ki oturmam ama…” diye lafını yarım bıraktı. İçimden yakasına yapışıp duvara çarpmak geldi ama yapmadım. Hemen hemen o tavırla “bak Herr Bense” dedim. “Ben Türkiye’de Bosphorus’un kıyısındaki bir yalıda doğup büyüdüm. Evimiz 600 metrekareydi. Sadece salonumuz bu daireden daha büyüktü. Okudum, inşaat mühendisi oldum. Hobi olarak yaptığım sporculuk ve antrenörlük işinde çok başarılı oldum. Buraya da her şeyin daha iyi olması için geldim. Beni buraya siz çağırdınız. Bana yakışacak bir evi bulmaya mecbursunuz. Başkanın sözü var.” dedim. O günden sonra Bense bize düşman oldu. Bir daha ev falan da göstermedi.

Yabancı düşmanı bir tip olduğunu daha sonraları kulüpteki ailelerin anlattıklarından anladık. Kendisiyle aylar sonra tekrar karşılaştık ama bu defa şartlar benim lehime olacaktı. Daha sonra anlatacağım. Bayrağı yerde bırakmadığımdan emin olabilirsiniz. Bu ev arama işi Almanya şampiyonasına kadar devam etti. Dört kez otel değiştirdik. Bavullar arasında yaşamak zoruma gitmişti. Sabırla şampiyona gününün gelmesini ve başladığımız işin bitmesini bekliyordum. Yarışlar sonunda mutlu bir başarıyla bitti.

 

1980 ALMANYA ŞAMPİYONASI

O sene Almanya Şampiyonası Münih Olimpiyat parkurunda yapılacaktı. Üç tekneyle yarışmalara katıldım. En favori ekibim iki tek dümencisizdeki Achim-Harald ikilisiydi. 35 teknenin katıldığı bu kategoride ilk iki elemeden sağlam çıkabildik. Yarı final yarışlarında çok az farkla üçüncü olarak final çekme hakkını kazandık. Bu netice yarışçılığa o sezon başlamış gençler için büyük bir başarıydı. İdarecilere ve ailelere göre başaracağımız en üst noktaya erişmiştik. Sanki iş bitmiş gibi kutlamalara başlamışlardı. Onlara göre bir haftada üç yarış fazlaydı, dördüncü final yarışı ise zaten bir hayaldi. Son yarıştan bir beklentileri yoktu. Bunu anlayamadım. Matematiksel düşünerek daha iyi bir derece çekemeyeceklerini, acemi bir ekibin sadece bir sezon içinde gelebildiği bu noktanın yeterli olduğunu düşünüyorlardı.

38-Münih parkur3 39-Münih genel

Resimler38-39: Münih Olimpiyat Parkuru tribünler, finiş çizgisi ve kayıkhaneler

Ben aynı fikirde değildim, daha iş bitmemişti. Bu güne kadar Achim ve Harald’ın performanslarının üstüne çıktıklarını görmemiştim. Final yarışı öncesi bütün gün ve gece onlara başımdan geçen zor yarışları aktardım. İyi bir sporcunun gerekli olduğunda performansının üstüne çıkabileceğini anlattım. Bazı yarışlarda gözlerimin nasıl karardığını, yıldızları saydığımı, ciğerlerimden kan kokusunun geldiğini tek tek tarif ettim. Çok etkilenmiş ve heyecanlanmışlardı. Yarış sırasında 1200 metrede kıyıda bekleyeceğimi, benim sesimi duyunca “şimdi işi bitiriyoruz” diye sonuna kadar ölümüne kürek çekmelerini ve bu sefer performanslarının üstüne çıkmalarını istedim. Bu onların hayatlarında yakalayabilecekleri tek fırsat olabilirdi. Bunu anlamışlardı. Ertesi sabah onlar depar yerine giderken ben de dizlerim titreyerek 1200 noktasına gittim.

Start verildi. Yarış gelmeye başladı. Dört tekne önde kafa kafaya geliyorlardı, diğer iki tekne biraz daha geride kalmıştı. Bizimkiler ön guruptaydı. Tam önüme geldiklerinde bağırmaya başladım. Uyandılar ve etraflarına bakındılar. Dört tekne yan yana olduklarını görünce durumu anladılar. Buradan bir madalya çıkmalıydı. Yarışla beraber koşmaya başladım. Finiş yerine gelince son metrelerde kalabalıktan devam edemedim. Yarışın sonunu göremedim ama eksik düdük çalındığını fark ettim. Sadece Achim’in tempoyu 42’ye kadar arttırdığını ölçebilmiştim. Etrafımdakilerin suratlarındaki ifadelere bakarak neticeyi anlamaya çalışıyordum. Netice belli değildi. Sadece bir tekne diğerlerinden biraz önde finişe girmiş, diğer üç tekne tek düdük sesiyle aynı anda yarışı bitirmişlerdi.

Fotofiniş neticesi beklendi. 9 saliseyle bronz madalyayı kazanmıştık. Tezahürat müthişti. Bir ara havaya atıldığımı hissettim. Madalya töreninde sevinç çığlıkları ve gözyaşları birbirine karışmıştı. Az sonra milli takımlar toplantısına katılmak üzere adım anons edildi. Achim ve Harald milli takım aday kadrosuna alınmışlardı. Hep birlikte bir hafta daha Federasyonun davetlisi olarak Münih’te kalıp testlerin neticelerini bekleyecektik. İşler iyi giderse Alman Genç Milli Takımı sekiz tek ekibine seçilebilirlerdi. Toplantıda olduğum sırada dışarıda kulüp yöneticileri ile sporcuların aileleri arasında benim hakkımda bir takım özel konuşmalar olmuş. Dışarı çıktığımda yanıma biri geldi.

Kulüpte her gün gördüğüm eski kürekçilerden biriydi. Bana ev sorunumu halledebileceğini, Frankfurt’taki en büyük konut firmasının idari müdürü olduğunu söyledi. Biraz sonra da Harald’ın babası geldi. Benim inşaat mühendisi olarak iş aradığımı duyduğunu, kendisinin Lurgi adında dünyanın en büyük inşaat şirketlerinden birinde genel müdür yardımcısı olduğunu, dönüşte yanında işe başlayabileceğimi söyledi.

İnanılmazdı. İçten pazarlıklı Almanlar bana ev ve iş bulmak için bütün bir sezon ses çıkartmadan durmuşlar, ancak yarış iyi bitince harekete geçmişlerdi. Emel’in nefret ettiği kadar vardılar. O hafta milli takım testleri için Münih’te kaldık. Bu sayede o muhteşem şehrin görülmesi gereken bütün köşelerini gördük.

40-Münih TV turm 41-Münich Olimpiya Turm

Resimler40-41: Münih Olimpiyat Kulesi

Achim ve Harald hevesle bize şehri gezdirirken televizyon kulesine de çıkarttılar. Münih’i tepeden gören restoran bölümü yavaş bir hızla dönüyordu. Orada bir masada oturup 360 derece dönerek bütün şehri seyredebilirdiniz. O anda Emel’in başı dönmeye ve midesi bulanmaya başladı. Hızla aşağıya indik, çocuklar yukarıda ısmarladıkları yemekleri bitirinceye kadar biz aşağıdaki kafede tost ve kahveyle idare ettik. Kazanılan başarıdan dolayı etrafı pembe görmekte olduğumuzdan o günkü olayın saygısız şekli dikkatimizden kaçtı. O çocuklar eğer Türk terbiyesiyle büyümüş olsalardı Emel rahatsızlanıp aşağıya inmek zorunda kaldığımızda artık orada oturup yemek yemezler nasıl olduğumuzu merak eder ve bizimle birlikte aşağıya gelirlerdi. Ama onlar “Alman”dılar, aldıkları terbiye bu şekilde idi ve yaptıklarının egoistlik olduğunu bilmiyorlardı.

 

MÜNİH’TE FRANSIZ LOKANTASI

Achim ve Harald milli takım aday kadrosuna alındılar. Kürek havuzunda testler yapılacak daha sonra da bütün tek kürekçiler iki tek dümencisiz teknesinde Olimpiyat Parkurunda test yarışları çekecekler en sonunda da en başarılı çiftlerden karmalar yapılarak dört tek ve sekiz tek ekipleri belirlenecekti. İlk gün Münih fuar alanındaki yapılardan birinin alt katındaki kürek havuzunda testler başladı. Bizimkilere sıra öğle vakti gelecekti. Onları gerekli zamanlarda beslenmeleri ve dinlenmeleri için otellerine götürüp saatlerini bekledim ve tekrar fuar alanına getirdim. Achim teste girdi çıktı, Harald’ın testine 50 dakika zaman vardı. Biz de bu arada karnımızı doyuralım diye Emel’le caddeye çıktık. Etrafımıza bakındık. Hızlı olarak hafif bir şeyler yiyebileceğimiz bir yer arıyorduk.

Tam karşımızda kapısında Paulaner birasının ilanı olan bir lokanta gördük. İçeri girdik. Oldukça loş bir yerdi. Ortalıkta bir garson falan da gözükmüyordu. Herhangi bir masaya oturduk. Hemen çok şık giyimli bir bey geldi. Pek garsona benzemiyordu. Daha çok lokantanın sahibi olabilir diye düşündük. Ona karşı binadaki milli takım testinden bahsettik, kısaca bir şeyler atıştırıp kalkacağımızı söyledik. Adam “derhal efendim” dedi gitti hemen bir garson geldi biz birer çorba söylemek istedik ve “başka en hızlı ne olabilir” dedik. O da “hazır bir şey yok ama çabuk tarafından ızgara yapılabilir” dedi. Siparişleri verdik beklemeye başladık. Masanın üstünde yazılı hiçbir şey yoktu. Girişteki masanın üstünde broşürler görmüştüm gidip onları aldım, okumaya başladık. Okudukça yüzümüz kızarmaya başladı. Burası Münih’in en lüks Fransız gurme lokantalarından biriydi. Çorbalar bir türlü gelmiyordu. Biraz daha bekledik. Giderek sabırsızlanıyorduk. Garson ileride bir masanın üstünde bir şeyler hazırlıyordu. Birazdan hazırladıklarını getirdi. Minik tabaklar içinde kızarmış ekmek, buzlar içinde birer top tereyağ, bir vazo içinde karanfillerle masayı özenle süsledi. Ondan tekrar rica ettim, çok acelemiz olduğunu çorbayı da yemeği de hızla getirmesini istedim. “Tabii efendim” dedi gitti. Bu arada lokantaya birkaç misafir girdi. Bize bakıp birbirleriyle fısıldaşıyorlardı. Benim üstümde Germania’nın eşofmanı, ayaklarımda Adidas Rom ayakkabılar, Emel’de de kot pantolon ve spor bir Sweat Shirt vardı. Sıkıntıdan terlemeye başladım. Bir süre sonra garson gene özenle hazırlanmış bir tepsiyle kırıtarak geldi. Küçük kaseler içinde çorbamız gelmişti. Yanında başka renkli ekmekler ve gene bir vazo içinde çiçeklerle birlikte masayı süslemeye çalışırken patladım. Bir an önce yemeği de getirmezse gitmek zorunda olduğumuzu söyledim. Garsonda en küçük bir mimik bile oynamadı, “nasıl isterseniz efendim” dedi gitti. Çorbaları iki kaşıkta bitirdik.

Sıkıntıyla gitmekle kalmak arasında bocalarken içeri gürültüyle Harald girdi. “Test başlıyor beni bekliyorlar” dedi. “Sen git biz hemen geliyoruz” dedim. Harald etrafına bakınınca onun da gözleri büyüdü. Kırmız kadife perdeler, gümüş vazolar içinde çiçekler, fonda çalan klasik müzik onda da şok etkisi yapmıştı. Geri geri giderek kapıdan çıktı. Bu arada garson ve lokantanın sahibi koşturarak bir tepsi getirdiler. Etler, etrafında kremalı patatesler, diğer garnitürler ve gene vazo içinde karanfillerle masaya servis yapmaya hazırlandılar. Kredi kartımı çıkartıp “siz tepsiyi ve servisi bana bırakın derhal hesabı çekin hemen gidiyoruz” dedim. Onlar kasaya doğru koşarlarken bizde iki parçada o güzelim yemeği yuttuk ve kapıya doğru hareketlendik. Garson ve patron arkamızdan kartı ve fişi yetiştirdiler, “gene bekleriz, yarışlarda başarılar dileriz” diye seslendiler. Koşarak karşıya geçtik.

Test salonuna girdik. Harald başlamak üzereydi. Onu sakinleştirecek ve yaptığı işe konsantre olmasını sağlayacak bir şeyler söyleme fırsatı buldum. Neticede testlerden bizimkiler bir numara çıktılar. Ertesi gün olimpiyat parkurunda yapılan test yarışlarında da çok iyi derece yaptılar. Achim Alman sekiz tekinin hamlasına, Harald da bir numarasına oturdu. Ağır kış antrenmanlarımızın neticesini burada net olarak almıştık. Altı ay önce sıfırdan kurduğum ekip zirveye ulaşmıştı. O yıl Dünya Gençler şampiyonası Belçika’daki Hazewinkel parkurunda yapıldı. Benim Almanya’da geçerli antrenör diplomam olmadığı için ekibe antrenörlük yapamadım ama yarışlara eşimle birlikte davet edildim.

Üç hafta süren hazırlık kampında ekibe yanlış bir program uygulandı. Achim ve Harald antrenörlerini uyardılar. Beni çağırdılar. Böyle devam ederse ekibi sürantrene olacaklarını ve yarışlarda maksimum performansı alamayacaklarını antrenörlerine anlattım. Ukala ve saygısız bir gençti. Bildiği gibi devam etti. Çocukların kendi kulüplerinde kış aylarından beri Almanya Şampiyonası için hazırlandıklarını ve çok ağır bir antrenman periyodundan geldiklerini göz ardı etmişti.

 

BRÜKSEL’DE GÜL YAPRAKLARI

Yarışları beklerken sporcuların aileleri ile birlikte Brüksel’i gezme fırsatımız oldu. Şehrin tarihi meydanında eşine zor rastlanır bir manzarayla karşılaştık. Şehrin tarihi kiliseler ve eski binalarla çevrili olan meydanın zemini özel bir dini bayram nedeniyle yürüyüşe kapatılmış, tamamen gül yaprakları ve çiçeklerle kaplanmıştı.

42-Brüksel

Resim42: Brüksel, gül yaprakları ile kaplanmış meydan

Rengarenk desenlerle kaplı meydanın yukarıdan resmini çekebilmek için çevre binaların balkonlarını da açmışlar turistler için tam bir gösteri düzenlemişlerdi. Meydanın kenarında eski tip tezgahlar kurulmuş, tarihi elbiseler giymiş kadınlar dantel işliyorlardı. Bunun dışında Belçika’yı pek sevmedik. Tek tip kırmızı tuğlalı yapıları olan dümdüz bir memleketti. Almanya’dan sonra bize biraz köy gibi gelmişti. Akşam olunca ayaklarımız sızlayarak otele döndük. Ertesi gün yarışlar başlıyordu. Erken yattık, erken kalktık. Kahvaltı masasında kimse yoktu. Acaba millet uyanamadı mı diye endişelenirken üzerlerinde tenis kıyafetleri ile geldiler. Meğer bizden de erken kalkıp tenis oynamaya gitmişler. Sporcu ailesi dediğin böyle olur… Alman sekiz teki zorlukla finale kaldı ve ancak beşinci olabildi. Ekipteki diğer sporcuların kulüp antrenörleri de duruma itiraz ettiler. Sesler yükseldi. Sporculara yarıştan sonra kan testi yapıldı. Korkulan olmuştu. Kan değerleri o kadar düşüktü ki çocukların değil yarışmak yürüyecek halleri yoktu. Antrenör derhal yerini başkasına bıraktı, dedikoduları o senenin kışında gittiğim Ratzeburg’daki kürek akademisinde yapılan kursta öğrendim. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşmışlardı. Olayı önceden tahmin etmem ve uyarmam unutulmamıştı. Federasyon yetkilileri “testlerden en iyi ikili olarak çıkan Frankfurt ekibinin antrenörünün ikazı var” diye not düşmüşler ve yarışların neticesinde bu uyarıyı dikkate almışlar. Yönetimin bu raporlama ve denetleme becerisi mükemmeldi. Ratzeburg’daki eğitimin arasında bir gün bana bu problemi önceden nasıl tahmin ettiğimi sordular. Gene eskilere döndüm.

 

SÜRANTRENE OLMAK

1967 yılıydı. Hem kış antrenmanları hem de yazın yapılan sabah akşam antrenmanlar çok başarılı olmuş ve sezonun sondan bir önceki yarışı olan İstanbul Şampiyonasını farklı kazanarak hemen bütün yarışlarımızda kırmızı bayrakları alıp motorumuzun direğine dizmiştik. Şarkılar, marşlarla birlikte adaya döndük. Tekneleri kayıkhaneye yerleştirdik. Denize atılması gereken kişileri yakalayıp karga tulumba denize salladık. Gece şerefimize verilen yemekte müzik eşliğinde dans pistinde birdirbir oynadık… Mutluyduk. Artık Türkiye Şampiyonasına bir hafta kalmıştı. Yorgunluktan çökmek üzereydik. Ertesi gün buluşmak üzere evlerimize dağıldık ve derin bir uyku çektik. Pazartesi günü akşamüstü adaya gittik. Köfte Ahmet gelmeden önce formalarımızı giydik, teknelerin dirseklerini taktık, kürekleri iskeleye taşıdık, antrenörün motorunu hazırladık ve beklemeye başladık. Köfte gelince bizi yan taraftaki pis kokulu odalardan birinde topladı. Tek tek yarışların kritiğini yaptı. Hepimizi tebrik etti. Rakiplerimize ve hakemlere hepimizin yüzünü kızartacak şekilde şakalar yaptı, hemen sonra da Emin hocaya “senin diyeceğin bir şey var mı hocam” dedi. Emin hoca da her zaman yaptığı gibi yere bakarak kibarca “sizin dediklerinize katılıyorum efendim” dedi. Gülmekten dağıldık. Emin Hoca hayatta küfür etmeyen, edenlere de iyi bakmayan biriydi ama Köftenin tuzağına düşmüştü. Hemen lafı düzeltmeye çalışıp “yani çocukları tebrik etme kısmına katılıyorum” dedi. Daha sonra gülme krizimiz geçince Köfte bizi şaşırtan bir şey yaptı. “Haydi, giyinin bu akşam antrenman yok. Yarım saat sonra yemek yiyip dağılacağız” dedi.

43-1967 Sekiz Tek Adanın önünde antrenmanda

Resim43: 1967 yılının şampiyon sekiz tek ekibi boğazda

Bizi bu güne kadar hep daha çok çalışmak üzerine programladığı için bu durumdan huylanmıştık. O akşam çok neşeli geçmedi. Ertesi gün gene kayıkhanenin önünde toplandık. Tekneleri dışarı çıkarttık. Antrenman formalarımızı giydik. Birazdan Köfte geldi. Bize “tekneleri arap sabunuyla yıkayıp yerine kaldırın sonra beraber yemek yiyeceğiz” dedi. Daha da çok şüphelenmeye başlamıştık. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Dedikodular dolaşmaya başladı. Yemek her zamankinden tatsız ve sessiz geçti. Bir tek Köfte konuşuyordu, bizi de konuşturmaya çalışıyordu ama bizden sadece tek heceli cevaplar çıkıyordu, çok keyifsizdik. Çarşamba günü gene tekneleri hazırladık, giyindik beklemeye başladık. Köfte gelince korkarak ne diyeceğini beklemeye başladık. O sanki geçen günlerde hiç bir şey olmamış gibi “haydi denize inin” dedi. Çocuklar gibi sevinerek tekneleri indirdik. Arnavutköy koyunun içinde birkaç kez depar çalıştık. “Tamam, haydi adaya dönüyoruz” dedi. Daha çok moralimiz bozuldu. Gerçekten bir şeyler dönmekteydi ve bu bizi çok rahatsız ediyordu. Herkes tırnaklarını yemeğe, nasırlarını kopartmaya başlamıştı.

Köfte yemekten önce tekrar bizi o küf ve kanalizasyon kokan odaya topladı. Fazla çalışmaktan sürantrene olmak üzere olduğumuz için bütün ekibi dinlenmeye aldığını izah etti. Kendi hayatından buna benzer anılarını anlattı. İçimiz rahat etmişti ama anlamadığımız bir nokta vardı. Biz kendimizi yorgun hissetmiyorduk. Tam tersi adeta elimizin içindeki nasırlar kaşınıyordu. Kürek çekmek istiyorduk. O gene de yaptığının doğru olduğunu, yarın Perşembe günü tekneleri otobüse yükleyip Cuma günü bütün gün yol alarak Ankara’ya gideceğimizi, bütün bu dinlenerek geçen zamanın bizim vücudumuzda eksilen depoların dolması için gerekli olduğunu anlattı. Ne deposu olduğunu anlamamıştık ama dediğini yaptık. Ankara’daki yarışlarda biz ne kadar dinlenmiş ve kürek çekmeye istekliysek rakiplerimiz de bir o kadar yorgun, sinirli ve baskı altındaydılar. Bunu belirgin bir şekilde hissediyorduk. Yarışlarda patlama yaşadık, rakiplerimizle adeta oynayarak fark attık, ezdik ve birinci olduk. Daha sonra Almanca öğrendikten sonra okuduğum kitaplarda bunun bir antrenörün vereceği en önemli ve en zor karar olduğunu öğrendim. Her şey tam tersi de gidebilirdi. Köfte başarmıştı, Milli takımın antrenörü olan genç Alman yanılmıştı. Aradaki fark okunan kitaplar değil yaşanan tecrübelerdi. Köfte Ahmet’in hayatı boyunca kürekle ilgili bir makale bile okuduğunu zannetmiyorum ama yaşadığı tecrübelerden ders almış, unutmamış ve bu birikimini en akılcı şekilde kullanarak başarıya ulaşmıştı. Ne mutlu ona. Özel hayatında kırıcı ve ters bir insan olmasına rağmen o en iyi bildiği işi en iyi şekilde yapıp bitirmişti. Genç yaşlarımdan beri bu tür insanların bir şekilde hayatıma girmesindendir herhalde hangi sektörde ve hangi seviyede olursa olsun işini iyi yapan insanlara karşı hep saygı duymuşumdur. Emin Hoca de bunlardan biriydi.

 

EMİN HOCA

Ben küreğe başladığım zamanlarda bile yaşlı bir adam olan Emin Gezgöç yıllarca bütün olumsuz şartlara ve kendisine yapılan haksızlıklara rağmen sessizce sevdiği işi yapmaya devam etti. En kötü havalarda, en elverişsiz şartlarda dahi sporcusunun yanında dimdik bir ağabey olarak durdu. Bize eski yağlı kürek yarışlarını, o zamanki bindirme tekniği ile yapılmış olan kaba tekneleri, ıskarmozlara kayışlarla bağlanarak kürek çekilen sandala benzer yarış teknelerini anlatırdı.

44-Emin Hoca

Resim44: Emin (Gezgöç) Hoca

Emin Hoca anılarının bir tanesinde de Güneş kulübü zamanında Atatürk’e kürek çekmesi için futa götürdüğünü anlatmıştı. Daha sonraları tarih sayfaları arasında bulunan kısa anektodlardan anlaşıldığına göre İngiliz Sefiri bir yaz günü Yeşilköy’e Atatürk’ü ziyarete gelmiş ve laf arasında kürek sporunu sevdiğini söyleyince hemen haber salınmış kulüpten bir tekne istenmiş. Emin Hoca o devirde çocuk haliyle kamyonete yüklenen bir tek çifteyi götürüp, temizleyip suya indirdiğini ve hem İngiliz’in hem de Atatürk’ün o teknede kürek çektiğini anlatmıştı. Eski kürekçilerden çok hikaye dinlerdik ama içlerinde en önemlilerinden biri buydu. Aradan yıllar geçti. Emin Hoca için Galatasaray adasında bir gece düzenlendi. Ben de Atatürk’ün o tekneyle kürek çekerken çekilmiş resmini büyüttürüp çerçevelettirdim ve o gecenin hatırası olarak kendisine verdim. Emin Hoca daha kıymetli hediyelere de layıktı. O gece kendisine idareciler tarafından birbirinin aynısı olan sekiz tane plaket verilmişti. Alay edilir gibi baştan savma bir protokol vardı. Her mikrofonu kapan aynı sözleri söyleyip aynı plaketin içinde başka bir cümle yazanını veriyordu. Utanç vericiydi. Göstermelik bir merasim olduğu çok belliydi… Daha sonraları konuştuğumuzda resim için teşekkür etmişti, “onu oturma odasına astım hep karşımda duruyor demişti”. Ben de “keşke sana daha iyi şeyler yapabilseydik” demiştim. Verdiği cevap boğazıma bir şeyler tıkanmasına sebep olmuştu. Yanağımı okşayıp “sen bana o kadar çok kırmızı birincilik bayrağı kazandırdın ki, o bayrakları direğe dizmek benim için en büyük ödüldü” demişti. Sonra da beni şaşırtan bir şey yaptı. Hep pantolonunun arka cebinde taşıdığı cüzdanını çıkarttı. İçinden ikiye katlanmış, kenarları biraz bozulmuş eskimiş bir kartpostal çıkarttı. Katını açıp itinayla düzeltti ve bana içindeki resmi gösterdi. Münih Olimpiyat Kürek Parkurunun resmiydi. Sonra arkasını çevirdi. Benim 1980 yılında Almanya’daki takımımla katıldığım ilk şampiyonadan sonra ona gönderdiğim kartpostaldı. Sevinçle Emin Hocama orada kazandığım başarıları yazmışım. Tamamen unutmuştum. Yıllarca cüzdanında taşımış. O anda uzun süre konuşacak bir şey bulamadan sessizce durmuştuk. Bu onun için bir ödüldü. Anlıyordum. Ben de daha sonraki yıllarda bu gururu kendi yetiştirdiğim çocuklarla yaşayacaktım.

45-P1010626

Resim45: Emin Hoca kayıkhanenin önünde Recep Akıcı ve (Baba) Turgut Aksoy ile

Galatasaray adasındaki çevremizde insanların bazıları da bizi dikkatle izler, küçük detayları değerlendirmesini iyi bilirdi. Bir şampiyona öncesinde Cahit Usta eski sekiz tek teknemizi cilalayıp sıpaların üzerine ters çevirip kurumaya bırakmıştı. Ben de evde uzun süre uğraşıp Galatasaray denizcilik şubesinin eski bayraklarında gördüğüm, içinde mavi Martı resmi olan G ve S harflerinden oluşmuş amblem için bir şablon çıkartmıştım. O gün antrenman saatinden daha erken gelip teknenin başına oturdum. Teknenin burnuna tam su kesiminin üstünde kalan bölüme şablonla hem sancak hem iskele tarafına martıyı ve iç içe geçen harfleri çizdim sonra da evden getirdiğim yağlı boyalarla boyamaya başladım. Kayıkhanenin kapısı hafif aralıktı. İçeriye yüzme okulundaki çocukların gürültüsü geliyordu. Bir ara yanı başımda sessizce duran bir gölge hissettim. Tanımadığım kısa boylu keçi sakallı biri beni seyrediyordu. “Celal Kaptan’ı arıyordum” dedi. “Benim” dedim. “Tahmin etmiştim” dedi. Sonra yaptığım işi gösterip “Hilmi’nin sizi anlatmasından anladığım kadarıyla bunu dahi yapacağınızdan emindim” dedi. Başarının detaylarda gizli olduğunu anlayan ve takdir eden dikkatli biriydi. Dr. Burhan Çil, yaptığım işe nasıl sevgiyle yaklaştığımın yıllarca takipçisi oldu. Oğlu Hilmi de dümencimiz olarak o yıl bizimle birlikte Altın Madalyayı göğsüne taktı. 22 yaşındaydım. Takdir edilmek güzel bir duyguydu. Keşke bu günleri babam da görseydi.

 

ALİ SAMİ YEN STADI

1978 sonbaharıydı. Terör giderek tırmanıyordu. Sosyal hayat ve iş dünyası da birbirine paralel olarak kötüye gidiyordu. Bu şartlar altında spora vakit ayıracak gençler bulmak bir kenara o gençlere antrenman yaptıracak olanakları sağlamak da giderek zorlaşıyordu. Devir fedakarlıklar devriydi. Başka türlü kulübü ayakta tutmak mümkün değildi.

Kürek şubesinin başında Ali Ruhi Alemdar, Denizcilik Şubelerinin başında da Sunullah Üner vardı. O sene kış antrenmanı yapacak yer bulamadık. Daha önceki senelerde gittiğimiz salonların hepsi çeşitli nedenlerle bize kapanmıştı. Ruhi ağabeyle birlikte çaresizlik içinde Ali Sami Yen stadının tribünlerinin alt kısımlarındaki boşlukları değerlendirmeyi düşündük. Kırık camları tamir ettirdik. Adadaki kayıkhanemizin önünde oturan bir grup üye vardı. Onlar bize her zaman yardımcı olur her derdimize koşarlardı. Bir nevi sadık taraftar gurubu gibiydiler. Kazanınca beraber kutlar, kaybedince beraber üzülürdük. Her yarışa gelir tezahürat yaparlardı. Bu kitapta onlardan çok bahsedeceğim. Onlardan birinin eski ofisinden çıkmış duvardan duvara halıları Ali Sami Yen’deki soğuk betonun üstüne serdik. İnşaatçı (kazıkçı) Celal Sözen ağabeyden yardım aldık. Her derdimize koşardı. O sıralarda Suudi Arabistan’da önemli kazık ihaleleri almıştı. Taşıma işlerimize yardım etti. Elektrik ısıtıcıları ile salon haline getirdiğimiz bölümü ısıtmaya çalıştık. Halterlerimizi taşıdık. O soğuk, pis, farelerin cirit attığı bakımsız yeri çalışılır hale getirdik. Ayrıca kros çalışması yapmak istiyorduk. Stadın zemini çimlendirilmeye çalışılıyordu. Bizi piste çıkartmıyorlardı. Stadın yan tarafında küçük bir antrenman sahası vardı. Sokak lambalarının aydınlığında orada koşmaya başladık. Tarla gibi, zemini delik deşik bakımsız bir sahaydı. Milyonluk futbolcular orada nasıl çalışıyorlardı anlamadım. Boyuna sakatlanmaya başladık.

46-ali_samiyen_stadi_galeri_3

Resim46: Ali Sami Yen Stadı, koştuğumuz pist ve tırmandığımız tribünler.

İdarecilerden hiçbiri durumun ciddiyetini anlamıyordu. Başkan yardımcısı çok sevdiğimiz ve güvendiğimiz Jerfi Fıratlı bile boğulduğu işlerden bize vakit ayırıp bir çözüm üretemiyordu. Tekrar stadın pistine girmeye çalıştık. O günlerde atletizm takımının başarılı antrenörü Fikret hoca da bize destek verdi. Çime basmayacağımıza söz verdik ama bu seferde kış vakti hava erken kararınca pistte koşmak imkansız hale geldi. Stadı aydınlatan pilonlardan ikisi zaten devrilmişti. Diğer ikisi de rüzgarla tehlikeli bir şekilde üstümüzde sallanıyorlardı. Ruhi Ağabeyin ortağı olduğu bir kablo fabrikasının ıskartalarından metrelerce kabloyu küçük arabamın arkasına doldurup dört seferde Topkapı’dan stada taşıdım. Karaköy Perşembe Pazarı esnafından bizim kayıkhane takımından olan Dündar Sükuti ağabeyin yardımları ile de büyük aydınlatma lambaları tedarik ettim. Onları pistin çevresine monte ettim.

Bir hafta çalıştım. Sonunda pist bize yetecek kadar aydınlanmıştı. Çalışmaya başladık. O sene idare heyeti zorunlu olarak stad içinde restore edilen bir odada toplanıyorlardı. Beyoğlu’ndaki merkezimiz olan Hasnun Galip’teki bina yangından sonra yeni baştan yapılıyordu. Başkan Selahattin Beyazıt bir gece biz pistte çalışırken gürültüyü duyup dışarı çıkmış. Aydınlatılmış olan pistte koşanları görünce “Kim bunlar” demiş. “Kürekçiler” diye cevap alınca çok şaşırmış. Beni idare heyeti toplantısının ortasında içeri aldılar. Kan ter içinde içeri girdim. “Burayı nasıl aydınlattınız” dedi. Ben de bütün sıkıntılarımızı ve bulabildiğimiz çözümü anlattım, çok etkilendi. “Sen ne iş yaparsın” dedi. “İnşaat Mühendisiyim” dedim. “Yarın ofisime gel seninle görüşmek istiyorum” dedi.

Selahattin bey böyle telgraf gibi konuşurdu. Ertesi gün stadın yakınındaki Beyazıt Han’a gittim. Şu anda ne iş yaptığımı sordu. Rumeli Feneri Balıkçı Barınağında Şantiye Şefi olduğumu anlattım. “Şirketlerimden birinde derhal işe başlayabilirsin” dedi. Yetkili birisini çağırdı. Aynı şeyi ona da söyledi. Belki hayatım değişebilirdi ama Rumeli Feneri’ni ve işimi çok seviyordum, ayrılmadım… Böyle fırsat kaçar mı? Aradan 40 yıl geçti ben hala düşünüyorum…

 

KARDA MANGAL PARTİSİ

Frankfurt’a geldiğimiz 13 Ocak’tan sonra birkaç hafta geçmişti. Ortamı tanımaya başlamıştım. Ortada bana göre büyük bir eksik vardı. Germania’lı gençlerin birbirine yaklaşmasını sağlamak gerekiyordu. Senelerdir tek çifte, iki çifte gibi küçük tekneleri paylaşmışlar ve birbirleri ile yakınlaşmadıkları için de büyük tekne kategorilerinde ekip kuramamışlardı. Eski antrenörleri de aslında tipik bir tek çifte antrenörüydü. Kalabalıktan hoşlanmayan, gençleri motive edemeyen, grup psikolojisinden hiç anlamayan soğuk bir adamdı. Birbirinden kopuk ve sadece “iyi günler” demekten ileri gidemeyen bu kibar görünümlü ama soğuk gençlerin arasında mutlaka bir iletişim kurulmalı ve ortak bir amaç bulunmalıydı. İlk aklıma gelen bir mangal partisi düzenlemek oldu. Kışın ortasında biraz zor olacaktı ama belki yemek zoruyla bir ortak nokta bulurum diye düşünmüştüm. Kulüpte tahminimden daha büyük olanaklar vardı. Büyük bir mangal ve gerekli bütün malzemeleri depoda duruyordu. Meğerse senenin değişik zamanlarında belirli sebeplerle “Grill Party”ler yaparlarmış.

Benim planladığım parti Şubat ayının karlı bir Pazar gününe rastladı. Frankfurt’un merkezindeki Türk bakkalından birkaç kangal sucuk ve yüklü miktarda sosis aldım. Yanına da biraz salatalık domatesle basit bir mönü hazırladım. Antrenman sonrasında millet bahçede toplandı. Kocaman hoparlörleri olan bir kaset teyp getirmişlerdi. İstanbul’dan beraberimde getirdiğim Club 33’de doldurulmuş olan kasetleri koydum. Sesi sonuna kadar açtım. Lapa lapa kar yağıyordu. Kulübün marangozu olan Herr Euler eski bir sporcu olarak ne yapmak istediğimi anlamıştı. Bütün işi organize etti. Mangalı kurdu, yaktı ve başında durdu. Sporcuların ailelerinden birkaç tanesi de önce uzaktan bakmaya geldiler. Mangalın kokusu çıkınca ortam ısındı. Sonra analar, babalar da işe katıldı. Biri herkese bir tur bira ısmarladı. Daha sonra başka biri bir tur daha ısmarladı. Biri mönüyü desteklemek için yakındaki bir şarküteriye gidip beş kilo Thüringer sosis getirdi. Eski sporcular durumu anlamışlardı. Hava yumuşamaya başladı. Ben adada yaptığımız balık partilerini ve paramız yetmediği için ucuz Hethiter marka şarapla yetindiğimiz günleri, şakalarımızı, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi anlattım. Kış günlerinde adanın havuzunun içine giren kıraçaları nasıl kepçelediğimizi ve çıtır çıtır tavasının çok güzel olduğunu anlattım. “Bir gün burada da yapalım” dedi biri. Diğeri “benim babam kasap, bir dahaki sefere bu işi o organize etsin” dedi. Ortaya döktüğüm samimiyet (ve en önemlisi harcadığım para) onları etkilemişti. İş biraz daha kolaylaşmış ve istediğim yola girmişti.

Günün sonunda çocuklar her zaman her yerde olduğu gibi şaka yapacak bir kurban seçtiler. Aralarında en sinir oldukları arkadaşları Klaus’un Mini Cooper tipi küçük arabasını yerden kaldırıp dört basamakla çıkılan bir setin üstüne çıkartıp bıraktılar. Çocuğun bütün yalvarmalarına rağmen herkes dağıldı evine gitti. Sonradan ancak bir vinçle indirdiler arabayı ama parti onlara göre çok eğlenceli olmuştu. Pazartesi günü kasap geldi. Meğer Frankfurt’un en büyük et tüccarlarından biriymiş. Büyük lokantalara toptan et kesimi ve dağıtımı işini yaparmış. Benim kuracağım iki tekin hamlasının babası olduğunu daha sonra öğrendim. Bir zamanlar başarılı bir kürekçi ve antrenörmüş. Almanya’daki hayatımızı yaşanır hale sokan sayılı insanlardan biri olmuştu. Yaptığım organizasyonlarda bana yardımcı olmak istediğini anlattı. “Oğlum evde anlatırken eski günlerdeki gibi arkadaşlıktan anlayan bir hoca geldi diye çok sevindik” dedi.

Ama sonra bir süre ses çıkmadı. Galiba benim çalışmalarımı uzaktan takip altına almışlardı. Bir gayret daha gösterdim ve çok sınırlı bütçeme rağmen genç ekibimi hesapları bana ait olmak üzere Wienerwald tavukçusuna davet ettim. Önce inanmadılar. Hesabı benim ödemem onlara çok garip ve inanılmaz gelmişti. Hatta iki sporcum paraları olmadığı için gelmediler. İnanmamışlardı. Tavukçuda çok eğlendik. Onlara sporculuğum sırasında yaşadığım komik olayları anlattım.

En çok eğlendikleri ve daha sonra kayıkhanede o yemeğe gelmeyen arkadaşlarına anlatarak tekrar tekrar güldükleri olay da İstanbul’da bir yarıştan sonra bir hakemin bizi keyfi olarak diskalifiye etmesi sonunda hamlacımın elinde kürekle o hakemi Kartal çarşısının içine kadar kovalamasıydı.

Daha sonra onlara kamplarda yemeklere nasıl yamyam gibi saldırdığımızı, garsonların şaşkınlığı ile nasıl alay ettiğimizi anlattım. İş sohbete dökülünce yakınlaşma biraz daha arttı. Sporcu gençlerin dünyanın her yerinde aynı esprilere güldüğünü kavramışlardı. Bir bardak kolayı içip sonra gürültüyle geğirmenin dünyanın her yerinde ayıplandığını ama sporcular arasında geçerli bir ritüel olduğunu öğrenmeleri onları rahatlatmıştı… Evlerinde aileleri ile konuşmalarından sonra ebeveynlerin de kulübe gelip gidişleri artmaya başladı.

47-Grill1 48-Grill2

Resim47-48: Germania kayıkhanesinin bahçesinde mangal partisi

Çok kısa süre sonra kasap Herr Heftrich işe el koydu. Mart ayında güneşli bir günde bir mangal partisi de o düzenledi. Gerçekten tepsiler dolusu et, pirzola, sosis ve Alman usulü patates ve mayonezli lahana salataları ile katılan herkesi çatlayıncaya kadar doyurdu. İlerleyen zamanlarda mangal partisi  yapmak her fırsatta tekrarlanan bir gelenek haline gelecekti.

Sporcuların kalbine mideden girmeyi başarmıştım. Yaklaşık iki saat süren ağır antrenmanlardan sonra fiziksel olarak bitkin düşen çocukların mangalın başına toplanıp ortak hedefleri için planlar yapmaları ve birbirlerine her geçen gün biraz daha yaklaşmaları bana ümit vermeye başlamıştı ama o gün tatsız bir olay yaşandı.

O gün gene mangal yapılmaya karar verilmişti. Uzun masalar ve sıralar bahçeye dizildi. Herr Euler Mangalı yaktı. Menü gene Herr Heftrich’in sayesinde çok zengindi. Yönetim kurulunda görevli olan ve beni ilk gün Herr Schreiber’ın ofisinde karşılayanlardan biri Emeli ve beni oturduğu masaya davet etti. Bizim için karşısında iki kişilik yer ayırmıştı. Biz de oturduk, Emel’i tanıştırdım. O anda yanında oturan eşi ters bir suratla kalktı, tabağını alıp başka masaya gitti. Bunu öyle bir gösterişle yaptı ki çevremizdeki insanlar dondu kaldı. Adam utancından kıpkırmızı oldu. Durumu fark eden sporcular aileleri ile konuştular ve masamızın yanına bir masa daha yanaştırıp bizi ortalarına alıp tabaklarını oraya taşıdılar. O kadın bir daha ortalıkta hiç gözükmedi. Ne yarışlara geldi, ne de daha sonra yapılan mangal partilerine. Adam da Almanya’daki uzun on beş senemiz boyunca bize elinden gelen yardımı yaptı.

 

İLK YARIŞLAR

Sezonun ilk uzun mesafe yarışı küçük tekne kategorilerinde Dortmund civarında bir kanalda yapılacaktı. Bütün büyük ekiplerimi küçük teknelere bölerek yarışa yazdırdım. Kulübün eski antrenörü geçen seneden kalan tek çifte sporcusunu çalıştırmaya devam ediyordu. Arkamdan ne gibi entrikalar çevrildiğinden habersiz yarışa hazırlandım. Tekneleri yükledik. Gidiş gelişlerin nasıl yapılacağını ayarladık. Yarışla ilgili bütün evrakları sabah almak üzere masamın üstüne koydum. Ben kendi arabamla gidecektim. Cumartesi sabahı kulübe uğrayıp antrenör odasından yarış yerinin yol planını ve yarış listelerini almak istedim. Hiç bir şey yoktu. Sabotaj gibiydi. Gideceğim yeri bilmiyordum. Sadece yarış yapılacak kanalın adını ve Dortmund civarında olduğunu biliyordum.

Benzinciden aldığımız yol haritası ile tahminen yarış yerine yaklaşınca önce yola yarış için konan işaretleri bulduk sonra da tekne taşıyan bir araba görüp peşine takıldık. Onları takip ederek zamanında yarışa yetiştik.

Yarış sonrasında Pazartesi günü idarecilere bu evrakların nasıl kaybolduklarını sordum. Çok şaşırdılar. Kısa süre sonra antrenörler odasına işleri düzene koymak için eski kürekçilerden bir hanım geldi. Artık bütün yazışmaları, yarış listelerini ve hazırlıkları o düzenleyecekti. Zaman içinde Frau Bachus bir aile dostu oldu. Eski antrenörün bana yapmaya çalıştığı gizli sabotajları ortaya çıkarttı. Teknelerin küreklerini değiştirmekten ayarlarıyla oynamaya kadar giden bir dizi terbiyesizlik yavaş yavaş ortaya çıktı.

49-Germania Kuşbakışı1 Resim49: Germania kuşbakışı

Marangoz Herr Euler de bana yardımcı oldu. Sabahtan akşama kadar şarap içiyordu. Tıpkı bizim İstinyeli Cahit usta gibiydi. Sadece çok daha uzun ve iri yapılıydı ama rakı içmesini bilmiyordu… Artık yarış sezonu yaklaşıyordu. Sezonun ilk normal parkur yarışı Ingolstadt şehrindeydi. Çok yağmurlu bir havada hazırlıklarımızı yaptık. Tekneleri bir gece önceden yola çıkarttık. İki römork dolusu tekne gönderdik. İki gün içinde yapılacak olan doksan altı yarışın elli dördüne katılmayı planlamıştık. Bu çok önemli bir hedefti. Sporcuların transportu için bütün aileler yardımcı oldu. Biri taşıma işini, diğeri yemek işin v.s. üstlendi. Müthiş bir organizasyon harikası yarattık. Görev almak isteyen herkese bir iş düştü. Uzun senelerdir ilk defa bu kadar kalabalık olarak bir yarışa katıldıkları için bütün kulüp çok heyecanlıydı. Birbirlerine “tıpkı eski günlerdeki gibi” deyip duruyorlardı.

Yarışa ben de kendi arabamla gittim. Yanımızda Almanya’daki ilk yıllarımızda hep bizimle olan arkadaşımız Sadık Vefa da vardı. Sağanak yağmura rağmen yarışlar yapıldı. Emel ve Sadık gün boyunca ara sıra dışarı çıkıp yarışı seyredip sonra tekrar kulüp binasına sığınıp beklediler. Yarış sonrasında Frankfurt’a dönerken enteresan bir olay anlattılar.

Kulüp binasında hakemlerden biri bizimkilerin oturduğu masanın yanına oturmuş ve bir sigara yakmış. Sadık hemen bunun doğru olmadığını, buranın bir spor kulübü olduğunu falan söyleyerek espri yapmış. Meğer adam hakem komitesi başkanıymış. Onların “Şu meşhur Frankfurtlu Türk Antrenörün” ailesi ve arkadaşı olduğunu öğrenince çok ilgilenmiş, sonunda sigara işini tatlıya bağlamışlar. Yarıştan dönerken Sadık “kaptan, sen artık Alman kürek camiasında tanınmaya başladın” diye şakalar yaptı.

Pazartesi yağmur devam ediyordu. Bu cümleyi Almanya’yı anlatırken çok sık yazabilirim. Bu hakikaten tarif edemeyeceğim kadar çok yağmur yağdığındandır. Boyuna kontrolsuz olarak aynı şeyi yazdığımı zannetmeyin diye açıklamak istedim. Aradan yıllar geçtikten sonra bile oraları düşünürken yaz kış her sabah karanlık bir güne başlarken ışıkları açtığımızı hatırlarım. Pazartesi günü öğleden önce bir ara kulübün önünde büyük bir Mercedes durdu ve içinden o sigara içen hakem indi. Antrenörler odasına girdi, Frau Bachus’la uzun uzun bir şeyler konuştu. Ben kayıkhanenin içinde sekiz tekin ayarları ile uğraşıyordum. Ingolstadt yarışlarında ekipteki birinin zayıf nokta olduğunu fark etmiştim. Yerine koyacağım adamın da boyu çok uzundu. Herr Euler ile birlikte onun ayaklığının nasıl ileri alınabileceğini planlıyorduk.

50-celal001 Resim50: Tekne ayarı

Sonra yanıma geldiler. Frau Bachus tanıştırdı: “Herr Ferch, Würzburg Akademiker Kürek Kulübünün başkanı ve Kürek Federasyonu Yarış Organizasyon Komitesi başkanı”. Würzburg şehrinde tanınmış bir inşaat firmasının sahibiymiş, benim aynı zamanda inşaat mühendisi olduğumu öğrenmiş. Herhalde konuşmalar sırasında Sadık anlatmış olmalı. Beni transfer etmeye gelmiş. İnşaat şirketinde çalıştırdığı birçok Türk varmış. Bizleri çok sevdiğini anlattı, kürek antrenörlüğü dışında bir çok imkan yaratacağından bahsetti. Pasaport işlerimi halledeceğini v.s. birçok sözler verdi. Kabul etmedim. Aradan yıllar geçince tartışmaya açık olabilecek bir karardı ama o anda henüz yeni başladığım bir görevden başkasına zıplamak bana yakışıklı gelmedi. Senenin ilerleyen zamanlarında onunla birçok yarışta karşılaştık ve ilginç bir olayı paylaştık.

 

FODEPAR HİLESİ

Almanya Şampiyonası öncesi standart olarak yapılan üç test yarışından birindeydik. Fransa sınırındaki Breisach kasabasındaki yarışlarda Achim ve Harald ikilisini hem dümencili hem de dümencisiz iki tek teknesinde denemek istemiştim. Yarış listelerini buna göre düzenledim. Bu yarışlar aynı zamanda milli takım seçme yarışları niteliğindeydi.

Yarış sabahı Herr Ferch yanıma geldi, kolumdan tutup beni kimsenin duyamayacağı bir yere çekti. İki tek dümencisiz yarışından sonra iki tek dümencili yarışına sadece 55 dakika zaman olduğunu, yönetmeliğe göre iki yarış arasında aynı sporcunun 60 dakika ara vermesi gerektiğini açıkladı. Bu durumda bizimkileri iki yarışta yarıştıramıyacaktım. Ben de kaideyi bildiğimi ama yarışların gerçekte başlama saatlerinin 60 dakikayı aşacağını söyledim. Şaşırdı. “Bunu önceden nasıl bilebilirsin ki” dedi. Ben de aslında dümencisiz yarışından istediğim neticeyi alamazsam dümencili yarışındaki az ekipli, rekabeti daha az olan ikinci yarışa mutlaka girip derece almayı düşündüğümü, böylece adamlarımın milli takıma seçilmesini garantileyeceğimi bildiğimi anlattım. Zamanlama işine gelince aradaki zaman içinde yarışacak olan bir çok ekibim var birine bir yarışta hatalı depar yapmalarını söylesem bütün yarışlar 5 dakika ertelenecek. “Böylece kaideyi bozmamış oluruz” dedim. Aklı karışmıştı. Bunun mantık olarak çalışabileceğini ama arkadaşlarına danışması gerektiğini söyledi. Ben de “sizin yaptığınız program hatalı” dedim. Bir çok antrenör elindeki ikili ekibi benim gibi hem dümencili hem de dümencisiz teknede denemek isteyebileceğini ama yarış komitesi olarak programı yaparken 5 dakika eksik zaman bırakarak bunu imkansız hale getirmiş olduklarını anlattım. Aslında onların yaptıkları program gerçekten dikkatsizce hazırlanmıştı. Biraz sonra yanında iki genç hakemle birlikte geldi. Yarış programında yazılı saatleri esas olarak alacaklarını ama iki yarış arasındaki hatalı zamanlama konusunda dediğimin doğru olduğunu kabul ettiklerini anlattılar. Aslında yaptıkları doğruydu, kimse aynı gün farklı teknelerde yarışmayı düşünmüyor, hazırlandıkları tekneye konsantre olmaya çalışıyorlardı. Şans yardım etti. Achim’le Harald ilk yarışları olan iki tek dümencisizde dereceye girerek milli takım aday kadrosuna alındılar. Biz de “keşke diğer yarışa girseydik” diye üzülmedik. Bundan sonraki test yarışlarında iki tek dümenciliye girmeyi düşünmedik ama Federasyon artık her ihtimale karşı iki yarış arasını dikkatle ayarlamaya başlamıştı.

Gene de Almanlara bir şey öğretmiştim! Bir sonraki test yarışında Herr Ferch uzaktan dikkatle yüzüme bakarak yaklaştı. “Bu yarışta da bir şeyi yüzümüze vurmazsın değil mi” dedi. “Türkiye’de böyle kararların nasıl alındığını” sordu. “Tam da adamına sorulmuş bir soru” diye içimden geçirdim. Ona birkaç olay anlattım. Ürkmüştü. “Orada hakemlik yapmak kolay değilmiş” dedi. Herr Ferch’in bizim 60’lı yıllardaki yarış organizasyonlarımızı anlaması mümkün değildi. O zamanlar yarıştan bir saat önce ekipleri bildirmek mümkündü. Yarış yerinde yapılan son dedikodularla ekipler kaydırılır, karşı tarafın kuvvetli ekibine göre yerleştirmeler yapılırdı.

 

 

AH ŞU BULGAR POSTASI

O yıl Almanya’daki ilk sezonumu başarıyla bitirmiştim. Kulüp idaresi neticelerden fazlasıyla memnundu. Bir yıl içinde katıldığımız yarışlarda 250 birincilik almıştık. Yarışçı kadrosu yıl içinde iki misline yükselmişti. Hobi kürekçilerini ve ihtiyarları da sayarsak toplam sayı o kadar artmıştı ki kayıkhane her saat çalışan bir fabrika gibi olmuştu. Bütün çevre kulüplerden bizimle çalışmak isteyen sporcular gelmeye başlamışlardı. Sezon sonunda bir gün ilan tahtasına bir kağıt asıldı. O Perşembe antrenörlerin kulübe gelmemesi rica edildi. Ben ne olduğunu anlamadım, kimse de bir tüyo vermedi. Meğer sporcular arasında eski antrenör konusunda şikayetler artınca Herr Schreiber bütün aktif sporcuları kayıkhanede toplayıp oylama yapmış. Sonunda tüm aktif sporcular benim lehime oy kullanmış. Bu aslında çok belli olan bir durumdu, neden böyle bir oylamanın yapıldığını anlamamıştım. Daha sonra Frau Bachus anlattı: “Bu seçim sonucunda eski antrenörün işine son verildi, oylama neticesi de çocuklar tarafından her yerde konuşuldu, eğer bunu yapmadan kulüpten gönderseydik her gittiği yerde başkanın arkasından konuşur kendisine haksızlık yaptığını anlatırdı” dedi. Bu da Alman usulü bir işten çıkartma metoduydu anlaşılan. Bana derhal yeni iki yardımcı antrenör bulundu ve yola devam ettik.

O sene ödül olarak Almanya Şampiyonasında derece alan bütün sporcuların sonbaharda Villach’ta yapılan yarışlara gönderilmesine karar verilmişti. Mümkün olduğu kadar çok yarışa katılmak üzere ekipler hazırladık ve listelerimizi gönderdik. Yarışlara bir hafta kala yarış kitapçığı geldi. Yarışacağımız ekiplere baktık. Çok madalya getirecektik Avusturya’dan!

51-Ossiachersee1 Resim51: Villach kartpostalı

Gençler yarış yerinde kamp kurmak üzere çadırlarını hazırladılar. Buna çok hazırdılar ve onlar için çadırda gecelemek çok eğlenceliydi. Tekneler önceden gönderildi. Ben de kiralanan bir minibüsün şoförlüğünü yaparak ekibi gırgır şamatayla Avusturya’ya doğru yola çıkarttım. Avusturya sınırına yaklaştığımız sırada en arkada oturan ve kulaklıklı radyosundan müzik dinleyen Eberhard seslendi: “Herr Gürsoy Türkiye’de askeri ihtilal olmuş” dedi. Benim “Oh, nihayet her şey yoluna girecek” dememe çok şaşırdılar. O günleri yaşayanlar bilirler. Askeri darbe bir ülke yönetiminde düşünülecek son şeydir ama ne yazık ki o noktaya getirilmiştik. Türkiye’nin durumu benim gibi binlerce üniversite mezununu dahi işsiz bırakacak kadar kötüydü. Yakın geçmişteki terör dolu günleri düşünüp bizi buralara getiren bütün politikacıları anarak Villach’a vardık.

52-Villacher Regatta Resim52: Villach kayıkhanesinin bahçesi, yarış günü

Yarış yerine geldiğimizde ortalıkta Türk eşofmanları ile dolaşan arkadaşlarımı gördüm. Yarış listesinde isimleri yoktu ama nasıl olduysa yarışlara katılmak üzere buraya gelmişlerdi. Hemen etrafımı aldılar. Endişe içindelerdi. Hepsi aynı anda heyecanla konuşarak buraya kadar çok iyi hazırlanarak geldiklerini ama listelerde isimlerini görmedikleri için şaşırdıklarını anlattılar. Tam bir kaos yaşanıyordu. Federasyon başkanı bir zamanlar Erdinç’le bana parkuru dar eden Ortadoğulu iki çifteci Turgut’tu. Onunla konuştum. Bulgaristan’da uzun süren bir kamp yaptıklarını, yarışma formunu oradan postayla gönderdiklerini ama anlaşılan buraya ulaşmadığını anlattı. Buna kimseyi inandıramazdık. Listeler Bulgaristan’daki kamp yerinden değil Ankara’daki Federasyon Bürosundan gönderilmeliydi… Zaten kitapçık çok daha önceden basılmıştı.

Son çare olarak bir Türk dostu olan kulübün ve organizasyon komitesinin başkanı olan Emil Hilber’e gittik. Emil beni görünce “sonunda senden yardım istediler değil mi” dedi. Penceresinden aşağıda Türkiye eşofmanıyla dolaşanları görüp “ne zaman buraya gelecekler?” diye beklediğini gülerek anlattı. Tabii ki Türkiye’nin de yarışlara katılmasını istediğini ama kayıt formlarının gelmemesi yüzünden şimdi her şeyin akşamki toplantıya kaldığını söyledi. Her yarıştan önce Villach Gölü kıyısındaki Lido otelinde idarecilere bir kokteyl verilir ve ertesi gün yapılacak olan organizasyonla ilgili teknik bilgiler paylaşılırdı.

53-Ossiachersee lido Resim53: Karşı kıyıda Otel Lido ve sağ tarafında kayıkhane

Akşam toplantıdan önce Emil, Turgut’la bana bir tüyo verdi. Bizim yarışlara katılmamıza sadece Doğu Bloğu ülkelerinden itiraz gelebileceğini anlattı. “Diğer bütün ülkeler buraya sezon sonunda tatile çıkmadan önceki son yarış olarak eğlence için katılırlar ama Doğu Bloğu ülkeleri hep birinci olmak esasına göre hazırlandıkları için itiraz edebilirler” dedi. Toplantıda önce içkiler içildi, kanepeler yendi, hediyeler dağıtıldı, bu arada Emil Hilber’in özellikle Doğu Avrupalı idarecilere ekstra şarap şişeleri gönderdiğini fark ettim. Onlar da kıtlıktan çıkmış gibi bardak bardak içiyorlardı. Toplantıda bütün detaylar konuşuldu, konular da şaraplar da bitince herkes ayağa kalktı. Emil sanki unutmuş gibi “arkadaşlar bir şey daha var, dün bizim Türk dostlarımız da Villach’a geldi. Yarış listelerini Bulgaristan’dan yollamışlar ama postada kaybolmuş herhalde” dedi. Bütün salon kahkahalarla güldü. Palavrayı kimse yutmamıştı. “Şimdi onları da yarışlara eklemek istiyoruz. İtirazı olan var mı” dedi. Çekoslovak idarecisi elini kaldırdı. İrkildik. Turgut koltuğunda büzüldü, ufaldı… Adam biraz da dili dolanarak “peki 6 kulvarın hepsi doluysa yeni seri mi çekilecek, nasıl olacak” dedi. Emil cevabı yapıştırdı “gerek yok, 6. kulvarın dışında yeterli mesafe var, 7. tekne olarak yarışırlar. Bürokrasiye gerek yok” dedi. Adam da “peki o zaman, bize fark etmez” dedi. Nasıl derin bir nefes aldık anlatamam. Yarışlara kabul edilmiştik. Ağlamaklı durumdaki Turgut birden bire aslan kesildi. Aşağıya indi ve müjdeli haberi etrafa yaydı. Bütün ekipler sevinçle suya indiler.

Çocukların anlattıklarına göre zamanında yer ayırtmadıkları için göl çevresindeki otellerde yer bulamamışlardı. Şehrin arka taraflarında kötü bir otelde her odada koğuş gibi altışar kişi kalarak gecelemek zorundaydılar. Akşam gidip yerlerini gördüm. Otel idarecileri ile konuştum. Biraz daha konfor sağlamaya çalıştım. Rezillik burada bitmiyordu. Ertesi gün yarışacak olan hafif kilo ekibindeki bir arkadaş kampta her nasıl olmuşsa kontroldan çıkmış ve kilosu artık geriye döndürülemeyecek kadar artmıştı. “Yerine yedek hazırladınız mı” diye sorduğumda benimle alay ettiler. “Kaptan sen Almanlaşmışsın” dediler. Ertesi sabah bu tartı işini nasıl hallettiklerini biliyorum ama burada yazmaya utandım. Bu arada biz Frankfurt ekibi olarak girdiğimiz her yarıştan altın madalya alıyorduk. Ben bir o tarafta Almanların madalya törenine bir bu tarafta Türklerin problemlerini çözmeye koşuyordum.

Frankfurtlular Cumartesi günü yapılan dört tek dümencili yarışında birinci olarak Pazar günü yapılacak finale kaldılar ama biz bunu hesaba katmamıştık. Yarış saatlerini incelediğimizde dümenci problemi yaşadığımızı fark ettik. Alman dümencimiz Thomas Alt aynı saatlerde Yıldız Dört Tek ekibimizde dümen tutacaktı. Gerçi ismi büyüklerin ekibinde de yazıyordu ama bu yarışların bir kısmına alternatif olarak yazılmıştık, şimdi heveslenmiş hepsine katılmaya çalışıyorduk. Çare ararken bizim Germania’lılar Türk Milli Takımı’nın dümencisi Can’ı aralarına aldılar ona Alman forması giydirdiler ve yarışa gittiler. Ben de doğru yarış komitesine koştum. Aceleyle dümenciyi değiştirip Can’ın adını yarışa yazdırdım. Şimdi enteresan bir olay ortaya çıkmıştı. Tarihte ilk defa Almanlar Türklerle karma bir ekip kurmuş oluyorlardı. Yarışı kazandılar. Can Parlak da Frankfurtluların arasında madalya aldı. Yarıştan sonra Almanlara “dümenci nasıldı” diye sordum, “her dediğini anladık çok başarılıydı” dediler. Can’a sordum, “abi ufak tefek hataları vardı, yarış sırasında bastım kalayı düzelttim hepsini” dedi. Daha fazla detay soramadım.

54-Villach Kayıkhanesi

Resim54: Villach kayıkhanesinin bahçesi yarışlar bittikten sonra

Akşam her şey bittikten sonra millet eğlenirken Emil Hilber beni yukarı çağırdı. “İki gündür yaptıklarınızı takip ediyorum, neticede burası sezon sonunda gelinen biraz gevşek ve resmiyeti olmayan bir yarış ama gene de sınırları zorladınız” dedi. Ben de “bana değil Federasyon Başkanına söyleyin, ben onlara yardımcı olmaya çalıştım” dedim. “Haklısın, onlara sen daha uygun bir lisanla anlatırsın diye yardımını istiyorum” dedi. Gülüştük. Sonra ciddi bir suratla “içinden çıkamadığım bir başka konu var” dedi. “Frankfurt’tan getirdiğin ekiplerden aralarında çok az zaman farkı olan iki dört tek ekibinde de aynı dümencinin adı vardı. İki ekibin de yarıştı, birinci oldu, inceledim, son anda ikinci yarıştaki dümenci değişikliğini komiteye bildirmişsin, tamam ama ekibin içinde Almanlarla Türk dümenci nasıl anlaştılar merak ettim” dedi. Tecrübeli Hilber’e yutturamamıştık. “İşte bunu hiç kimse anlayamadı ama nasıl olduysa sistem mükemmel çalıştı, şimdi aşağıda yarış sırasında anlayamadıkları lafları birbirlerine tarzanca tercüme ediyorlar” dedim.”

55-Villach Resim55: Ossiachersee, Villach kayıkhanesinin kıyısı

Hakikaten Emil’in ofisinin penceresinden baktığımızda aşağıda enteresan bir manzara vardı. Bizimkiler formaları değiştirmişlerdi. Dolayısıyla kimin Alman kimin Türk olduğu hemen anlaşılamıyordu. Sadece el kol hareketleri ile konuşup gülüşüyorlar ve önemli bir marifet yaparmış gibi organizasyon komitesi tarafından plastik bardaklarda bedava dağıtılan biraları birbirlerine ısmarlıyorlardı. Çok güzeldi. Sporun ana fikri işte buydu: “ön yargısız dostluk”…

 

RÖVANŞ

Villach’ta bizimkilerle formalarını değiştiren Germania’lı gençler Türk Milli Takım forması ve Galatasaray forması ile antrenmanlara çıkmaya başladılar. Frankfurttaki ilk günümüzde bizi zoraki olarak karşılayan yabancı düşmanı Herr Bense bunu Yönetim Kurulunda konu yapmış. Çocukların yabancı formalarla suya inmesini ayıpladığını belirtmiş. Bu konu kayıkhanenin alt katındaki “Fischer Stube” adındaki lokalde Alte Herren (Veteran) gurubu tarafından tartışıldı. Benden Türk Bayrağı ve Galatasaray Bayrağı istediler. Getirdim. Lokalin duvarında yarışlardan toplanmış birçok kulüp bayrağı vardı. Benim bayraklarımı da yan yana en göze çarpan yere astılar. Sonradan duydum, içlerinden biri Yönetim Kuruluna bir dilekçe vermiş: “Başarılı antrenörümüze bir jest olarak Türkiyede kutlanan bayramlarda kulüp gönderine Türk Bayrağı asalım” demiş. Herr Bense’nin odayı terk etmesini kahkahalarla gülerek anlatıyorlardı. Bu öneri tabii ki şakaydı ama Bense ağzının payını almıştı. Fisher Stubeye uzun süre gelmedi… Birkaç gün sonra da Villach’ta Türk Dümenci ile kazanılan yarışın resmi de bayrakların yanına asıldı. Böylece Bense’ye karşı rövanşı almış oldum.

 

AYIP EL HAREKETLERİ

Dümencilerle ilgili farklı bir hikaye de Beykozlu Refik Cin ile iki tek dümencili çektiğimiz sene Türkiye Şampiyonasında başımızdan geçti. Çok eski bir ahşap teknemiz vardı. Tamir ede ede her sene yarış kazanıyorduk. Yıllar önce tekne yeniyken ona eski kürekçilerden İhsan İpekçi Bey’in adını vermişlerdi. O gün şiddetli rüzgarla Mogan Gölünün suyu kabarmış, büyük dalgalar oluşmuştu. Özellikle depar yerine yakın kısımda sular bayağı yüksekti. Dümende Arnavutköy’den Yusuf Oktar vardı. Start yerine giderken ısınmak için yaptığımız depar çalışmaları sırasında teknenin ön tarafındaki plastik dalgakıran koptu, suya düştü gitti. Önden gelen bütün dalgalar direk olarak teknenin içine dolmaya başladı. Rüzgarı yandan alıp biraz su boşalttık. Yarışa başlamak için gene rüzgara karşı dönmemiz gerekiyordu. Her denememizde su alıyorduk. Dümenci teknenin ön tarafında yattığı için bütün dalga onun üstünden geçip tekneye doluyordu. Rakipler yerlerini aldılar. Normal olarak bizim teknemizi tamir ettirmemize izin vermeleri gerekirdi ama o günün şartlarıyla böyle bir centilmenlik mümkün değildi. Tam tersi hepsi durumdan çok memnun, eğlenerek nasıl batacağımız üzerine iddiaya girmeye başlamışlardı. Hakemler tekneleri start için sıraya sokarken biz depar yerinde yanlamasına durarak bekledik. Hakem ısrarla hazır olmamızı isterken ben startı sonradan yapacağımızı onların bizi beklemeden çıkabileceklerini söyledim. Pek inanmadılar ama gene de startı verdiler.

Bütün tekneler çıkarken biz tekneyi hızla rüzgara karşı çevirip deli gibi çıktık. Çok kuvvetli ve darbeli kürek çekerek teknenin burnunu biraz havaya kaldırabilmiştik. Önden gelip içeri giren sular çektiğimiz küreğin darbesiyle teknenin arkasından fışkırarak çıkıyordu. Ama tekne gene de yarıya kadar su dolmuştu. Her dalgada içeri su alıp her kürekte arkadan bir kısmını atarak ve çılgın gibi bir tempoyla suların biraz düzeldiği 1000 metreye geldik. Rakiplere büyük fark atmıştık ama çok yorgunduk. Beraberimizde bir tekne dolusu suyu taşımaktan bacaklarımız yanıyordu. Zor da olsa yarışı birinci olarak bitirdik. Yarı batık teknemizle iskeleye yanaştık. Madalya almak için çıktık. Federasyon başkanı Efdal Bey parmağını sallayarak geldi. “Sizi diskalifiye etmem gerekiyor” dedi. Şaşırmıştık. “Neden” dedik. “Dümenciniz rakiplerinize ayıp el hareketleri yapıyordu hepimiz gördük, itiraz edenler var” dedi. Yusuf’a döndük. “Ne yaptın” dedik. “Ben bir şey yapmadım, ayakkabılarımla suyu boşaltmaya çalışıyordum” dedi.

Meğer suyun düzgün olduğu son 500 metreye geldiğimizde “artık dümen tutmaya gerek yok” diye düşünmüş, yattığı yerden doğrulmuş, ayakkabılarını çıkartmış. Onların içine su doldurup dışarı atmaya çalışırken yaptığı hareketler kıyıdan el kol hareketleri olarak algılanmış. Durum anlaşılınca herkes gülmeye başladı. Madalyaları aldık. Yusuf’un buluşu Boğazın dalgalı sularında çalışmanın getirdiği pratik çözümlerden sadece biriydi.

Bu buluşlar bana Almanya’da da birkaç yarış kazandırmıştı. Antrenörlüğümün ikinci yılında çok uzun boylu ve iri çocuklardan kurulu bir ekip kurmuştum. Boyları 1,98 ile 2.06 arasındaydı. Bu ekiple gene şampiyona öncesi yapılan test yarışlarından birine katıldım. Essen Baldeneysee’de şahane bir kayıkhane ve spor tesisinde kaldık. Günün birinde yolunuz oralara düşerse ve “mükemmel bir spor tesisi nasıl olur?” diye merak ederseniz mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Ben çok etkilenmiştim.

Kürek-Baldeneysee2

Resim56: Baldeneysee Kürek Kulübü Kayıkhanesi, hemen arkasında tenis kortları var

O gün hava müthiş rüzgarlıydı. Rüzgar yarışla birlikte esiyordu. Çocuklara tekneyi dışarı çıkartmalarını söyledim. Önce kürek ayarlarını sertleştirdim ve dirsekleri dalgaya göre yükselttim. Böylece daha düşük tempoda ama çok kuvvetli kürek çekebileceklerdi. Bu dalgada yüksek tempoya çıkmak doğru olmazdı. Sonra da sene başından beri tamir çantamda taşıdığım ama kimsenin ne işe yarayacağını bilmediği geniş yapışkan bantlarımı çıkarttım. Teknenin dirseklerine bu bantlarla dışarı doğru açılan ek bir paraçol imal ettim. Tekne kanat takılmış gibi oldu. Bütün idareciler, antrenörler garip garip baktılar. Hayatlarında ilk defa görüyorlardı. Yarış başladı, 1000 metreye bile gelemeden 3 tekne battı. Diğerleri su alarak ve güçlükle finişe gelebildiler. Bizimkiler dalgaların üstünde uçar gibi naralar atarak birinci oldular. Boğaziçi tecrübesi galip gelmişti. Tecrübenin başa çıkamadığı ve aciz kaldığı bir anım aktif kürekçi olarak katıldığım 1974 yılında Kopenhag’da yapılan Dünya Şampiyonasındandır.

 

KOPENHAG

Oraya Türkiye’den otobüsle tekne taşımak mümkün olmadığından İtalyan Donoratico firmasından tekne kiralanmıştı. Dünya şampiyonalarında tekne imal eden firmalar siparişe göre kiralık olarak yeni veya kullanılmış tekneler getirirler, bizim gibi uzaktan gelen ülkelerin ekipleri o teknelerle yarışırlar sonra ya tekne fabrikaya geri taşınır ya da 2. el fiyatına satılırdı. Biz de uçakla Münih’ten aktarmalı olarak Kopenhag’a uçtuk, yarış yerine geldiğimizde berbat bir görüntüyle karşılaştık. Kullanılmış ve oldukça eski bir dört tek teknesi bizi bekliyordu. Federasyondaki iş bilir (!) ukalalardan biri en ucuz kullanılmış tekneyi sipariş etmişti. Bu zavallılık bizi çileden çıkartmıştı. Tekneyi ayarlamaya çalıştık. Antrenör olarak Emir Kaptan ve Özgen Ağabey gelmişlerdi. Sabahtan akşama kadar uğraşmamıza rağmen tekneye bir türlü düzgün bir ayar yapamadık. Aynı yerde konakladığımız Polonya takımının antrenörü eski şampiyon tek çifteci Kocerka sıkıntımızı görerek yardım talebinde bulundu. Hemen kabul ettik. Giderek sinirlenmeye ve moralimizi bozmaya başlamıştık. Bir yıllık emekler ve o kadar fedakarlık boşa gitmek üzereydi. Kocerka üç kez ayarlarla oynadı. Defalarca tekneyi suya indirdik çıkarttık. Güneşin altında yorulmaya başlamıştık. Sonunda o da sinirlendi ve dümenci yerine tekneye oturdu. Kıyıdan açıldık. İkili kürek çekerek teknedeki garipliği anlamaya çalıştık. Sonunda Kocerka hatayı buldu. Teknenin omurgasında çarpıklık vardı. Biz kürek çektikçe tekne sola kaçıyordu ve bunu dümenle karşılamak gerekiyordu ki bu hem dengeyi bozuyordu hem de çok dümen kullanmak bize yarışta zaman kaybına mal olacaktı. İskeleye geri döndük. Federasyondakiler korkudan kaçtılar. Moral bozukluğu içinde kaldığımız yere döndük. Otele döndük diyemiyorum çünkü bizim işgüzar federasyon idarecileri ucuz olsun diye sporculara şehrin 60 km dışındaki kasabada bir kasap okulunun yatakhanesinde yer ayırtmışlardı. Kendileri Kopenhag şehrinin göbeğinde lüks bir otelde kalıyorlardı.

Sıkıntı içinde akşamüstü yapılacak olan açılış seremonisi için gri yünlü pantolon, mavi gömlek, bir örnek kravat ve lacivert kalın ceketlerimizi giydik. Ceketlerin göğüs ceplerinin üzerine takılmak üzere ay yıldızlı kokartlar dağıtmışlardı ama onları cebin üstüne dikecek kimse yoktu etrafta. Biz de kağıt tutturmakta kullanılan ataşları kırıp iğne gibi yapıp tutturduk. Ayağımıza da kalın kalitesiz karton gibi bir deriden yapılmış, boyası akan siyah kaba ayakkabılarımızı giydik. Onları Sapanca’da kamp yaptığımız sırada Adapazarı’ndaki ucuz bir ayakkabıcıdan almışlardı. Görüntümüz acınacak haldeydi. Bizimle aynı yerde kalan Polonyalılar pırıl pırıl kırmızı eşofmanlarını giydiler, otobüsleri gelip onları aldı. Biz beklemeye başladık. Akşam oldu. Kimse gelmedi. Merasim saati çoktan geçti. Koridorlarda vakit geçirmek için takım elbiseli halimizle futbol oynadık. Okulun yemekhanesinde yemek yedik. Polonyalılar merasimden döndüler. Hepsinin ellerinde misafir sporculara dağıtılmış olan Danimarka’ya özel hediyeler vardı. Acizlik ve hissettiğimiz aşağılık duygusu öfkeye dönüştü. Ertesi sabah idarecilerden düşük rütbeli biri geldi. Dün bizi neden almadıklarını sorduk. Yorulmayalım diye bizi merasime götürmemişler. “Peki bizim hediyelerimiz ne oldu” dedik. “Ne hediyesi” diye bilmezlikten gelmek istedi. Şimdi adını vermek istemediğim bir arkadaşım adamı ceketinin yakalarından yakalayıp yerden 10 santim yukarı kaldırıp duvara dayadı. Bizimki korkudan hemen konuştu. “As başkan onları sizin adınıza aldı oteldeki odasında saklıyor” dedi. Bütün olayların birikiminden dolayı o kadar sinirliydik ki yarışı falan unutmuştuk, hediyelik birkaç cam bardak için hepsini dövebilirdik. Otobüse bindik, yarış yerine gittik. İtiraf eden adamı otobüste tuttuk. Diğerlerimiz as başkanın yanına gittik. Biri “bizim için verilen hediyeler nerede?” diye sordu. O da gayet pişkin bir şekilde “size hediye verilmedi sadece federasyon yetkililerine birkaç küçük şey verildi” dedi. Beklenenin aksine adama o anda dokunmadık. Otobüstekini serbest bıraktık ve teknemizi indirip yarışa gittik. Hırsımızı Japonlardan çıkarttık. Döndüğümüzde idareciler bembeyaz bir suratla bizi karşıladılar. Tabii otobüsteki derhal as başkana gidip itiraf ettiğini söylemişti. Biz yarışta birkaç saniye ile yarı final hakkını kaybettik. Çarpık tekneyle 6.45 çekmiştik. Asıl derecemiz olan 6.40 çekebilsek yarı finale kalacaktık. Artık üzülmenin bir faydası yoktu. Zaten çok yorgunduk. Arkadaşlarım Türkiye’ye dönünce bunun hesabının sorulacağını falan anlatıyorlardı ama hepimiz bunun boş laf olduğunu biliyorduk. Bu işler yıllardır böyle oluyordu. Daha sonraki saatlerde başka bir federasyon yetkilisi bir bavul dolusu hediyelik eşya ile yarış yerine geldi. Sanki yeni dağıtılmış gibi onları bize paylaştırmak istedi. Utanmazlık son seviyesindeydi.

Halbuki her şey ne kadar güzel başlamıştı. İlk gün Türkiye’nin Danimarka Sefiri bizim için bir yemek verecekti. Sabah kaldığımız okuldan otobüsle Kopenhag’a geldik. Otobüs ana caddede bizi bıraktı gitti. Şaşkın bir şekilde etrafımıza bakar vaziyette kaldırımın kenarında bir süre kala kaldık. Önümüzden bisikletli bir kız geçti. Çok kısa bir şortla bol bir atlet giymişti ve içinde başka hiçbir şey yoktu, ağzında da bir pipo tüttürüyordu. Benzeri bir manzara da karşı kaldırımdan geçti. Bütün takım ağzı bir karış açık vaziyette etrafına bakmaktan şaşkın durumdaydı. Bizi zorla toparlayıp sefarethaneye götürdüler. Sefarethanenin bahçesinde çok şık bir sofra kurulmuştu. Yemek sırasında sefir bir ara benim arkama geldi. Omuzlarımı tutup “ben senin babanın Galatasaray Lisesinden sınıf arkadaşıydım, hayatta olsaydı çok mutlu olurdu eminim” demişti. Bunu çok iyi biliyordum. Zaten ben de o güçle buraya kadar gelmiştim. Gözlerim dolmuştu. Utanmasam ağlayacaktım.

Yarışlar sonunda ise halimiz utanç vericiydi. Çarpık bir tekne, boyası akan formalar, kalacak doğru düzgün bir otel bile ayarlayamayan, sporcular için verilen hediyeleri kendi aralarında paylaşmaya çalışan, yarışları seyretmek yerine şehirde alış verişe giden yönetici bozuntuları bizim gibi idealist genç sporcuları umutsuzluğa itiyorlardı.

57-Koçerka

Resim57: Teodor Kocerka 1952 Helsinki final yarışından sonra

Bize yardım etmeye çalışan Kocerka’nın kim olduğunu seneler sonra anladım. Teodor Kocerka, 1952 Helsinki Olimpiyatında tek çifte finalinde Rus Tjukalow ve Avustralya’lı Mervyn Wood’un arkasından üçüncü olarak Bronz Madalya kazanmış. 1956 Melbourn Olimpiyatında dördüncü olmuş ve 1960 Roma’da tekrar Bronz kazanmış başarılı bir kürekçi ve Polonya’nın milli takımını uzun süre çalıştıracak kadar başarılı bir antrenörmüş. Kocerka, 1999 yılında Varşova’da vefat etmiş.

 

BOYASI AKAN FORMALAR

İlk uluslar arası yarışımız olan 1969 Klagenfurt’ta yaşadığımız bir başka utanç daha aklıma geldi. Erdinç’le önce dört tek sonra iki çifte yarışına gireceğimiz için bize birer yarış forması fazladan vermişlerdi. O zamanlar bugünkü kadar kolay forma sahibi olunmadığı için çok sevinmiştik. İlk yarış bittiğinde kötü bir sürprizle karşılaştık. Beyaz formalarımızın göğsüne dikilmiş olan ay yıldızlı kokartların kırmızı boyası akmış ve bütün formaya bulaşmıştı. Diğer temiz formalarımızı giyip ikinci yarışımıza gittik. Netice onlarda da aynı oldu. Artık boya bulaşmamış yarış formamız kalmamıştı. Akşam yıkayıp kırmızı boyayı çıkartmaya çalıştık ama olmadı. Ertesi gün mecburen tekrar boyası akmış formaları giydik. Yarışa giderken komik duruma düşmeyelim diye üstümüze eşofmanları da giydik. Depar yerinde soyunup yarışı çekip sonra gene giyindik. Karaya çıktığımızda formalarımızı göstermedik. Etrafta bu sıcakta neden böyle sıkı giyindiğimiz merak konusu olmuştu. Daha sonra iki çifte yarışına girerken de aynı tiyatroyu oynadık. Utanç vericiydi. Kendimi çok küçük düşmüş hissettim. Normal hayatta belki bu kadar hassas düşünmezsiniz ama milli formayı sırtında taşırken ve kendi branşında dünyanın en büyük organizasyonunda olimpiyat şampiyonlarıyla yarışırken insan çok etkileniyor.

Kendi kendime günün birinde idareci olursam sporcularımı böyle rezil etmeyeceğime söz verdim ama kendimi sakinleştirmeye bu da yeterli değildi. Bu rezillik daha senelerce devam edecekti…

 

BOĞALAR

Bu işi hafife alan ve kürek dünyasına birkaç yıl sürecek partal giyim modasını getiren Batı Alman “Boğalar” ekibini çok sevmiştik. Onlarla ilk olarak 1969’da yarıştık. Sonra 1971’de gene karşılaştık. İki metre boyunda, hepsi 100 kilonun üstünde Bodensee (Konstanz) gölündeki aynı isimli kürek kulübünden gelme aşırı iri yapılı bir ekipti.

58-1972-hans-johann-fc3a4rber-gerhard-auer-peter-berger-alois-bierl-uwe-benter Resim58: Boğalar

Empacher tekne fabrikası onlar için özel bir futa imal etmişti ama gene de adamlar tekneye binince paraçollar sadece birkaç santim su üstünde kalıyordu. O zamanlar kevlar kürek daha icat edilmemişti. Onların ahşap küreklerinin arkasına kırmasınlar diye takviye yapılmıştı. Adamlar her yarışı kazanmakla kalmayıp ayrıca rakiplerini istedikleri zaman istedikleri kadar geçiyorlardı. Özellikle aynı tornadan çıkmış gibi gelen Doğu Alman ekibiyle ve Ruslarla dalga geçmeleri dışarıdan seyrederken en anlamayan seyirciyi bile etkiliyordu.

Bu ekibin hamlacısı Peter Berger aslında ormanda ağaç keserek büyümüş disiplinsiz bir çocuktu. Giyimi kuşamı da hırpani ve düzensizdi. Alman Milli formasını sadece yarışta giyiyor sonra yırtık pırtık, bir tarafı sarkmış, rengi kaçmış eşofmanlar ve yırtık lastik ayakkabılar giyiyordu. Bu giyim tarzı 60’lı yılların hayat görüşüyle her şeyi protesto eden bizlere çok uygun ve anlamlı geldi. Kısa sürede bütün sporcular aynı şekilde giyinmeye başladık. Giyilmez diye bir kenara attığımız eski eşofman ve formaları tekrar çıkarttık, yıkattık ve giymeye başladık. İşin komik tarafı o senelerde kulüpte kürek şubesi kaptanı olan İlter (Tekand) Ağabey de giyim kuşama özen gösteren ve bizim eşofmanlarımız için idare heyetinden tam zamanında ve yeteri kadar ödenekler çıkartma becerisini gösterebilen, detaylara önem veren, titiz biriydi. Tek kaşını kaldırıp giydiklerimize bakar içini çekerdi.

İlk defa yurt dışına çıktığımızda biriktirdiğim parayla üzerinde üç mavi şeridi olan beyaz Adidas Rom ayakkabı almıştım. İlk sene antrenmanlarda giymeye kıyamadım. O sene tekrar yurt dışına çıkınca bir yedeğini aldım. O seneye kadar hep Gislaved marka bez lastik ayakkabılar giyebiliyorduk. Adidas Rom’lar parçalanıncaya kadar yıllarca giydim. Bir de Dr Scholl tahta terlikler bulmuştum. Bütün gün yalınayak dolaşan bizler için büyük konfordu. Onları da sanıyorum beş sene kullandım.

Takım kaptanı olarak her işi halletmek zorunda olduğumdan yarış için giyilecek formaların dizaynını bile yapmaya çalışıyordum. O senelerde Doğu Alman ekibinin giydiği çapraz geniş çizgili formaları Türkiye’de ilk biz yaptırdık ve giydik. Çok şık olmuştu ama yarış bittikten sonra özenle seçtiğimiz perişan görünümlü dökülen kıyafetlerimiz İlter Ağabeyi çıldırtıyordu. Uluslararası parkurlardaki partal modayı Türk kürek parkurlarına da taşımıştık. Hele Erdinç’in giydiği eski ve kokan bez ayakkabılar vardı ki benzerini bulmak hakikaten mümkün değildi.

 

TEKNE TAMİR ETME REKORU

Nefesimizi kesen soğuk sulardan biriyle hani o kimsenin istemediği ama gene de sesini çıkartamadığı eziyetli, soğuk ve yorgun başlayan antrenmanlardan birinde buluştuk. Yaz başında olmasına rağmen hava koyu gri, deniz lacivert, sevimsiz ve soğuktu. Adadan dört tek dümencili teknesi ile indik. “Geçilmez Armada” adını alan Erdinç-Celal-Mehmet-Ahmet ekibimizin altın zamanlarıydı. Üstümüze su sıçratmamaya dikkat ederek nazik nazik çekerek Akıntıburnu’na kadar geldik. Hava çok dalgalı değildi. Akıntıya normal şekilde teknenin burnunu verip suyun çok hızlı akmadığı kıyıya yakın bölümden Bebeğe doğru gitmek istedik. Aniden akıntıyla birlikte hızla aşağıya inen hayalet gibi bir balıkçı motoru karşımıza çıktı. Onun yaptığı yasaktı ve çok tehlikeliydi. Akıntıyla birlikte akarken kıyıdan değil açıktan gelmesi gerekirdi. Ancak akıntıya karşı çıkanlar kıyıdan giderlerdi. O saatte “nasıl olsa kimse olmaz” diye kaptan kısa yolu seçmişti. Bize çarpmadı ama bir metre açığımızdan suyu kabartarak geçti. Çıkarttığı keskin dalga tek seferde üstümüzden geçti ve hemen battık. Hepimiz birkaç saniye isyan ederek inanmadan durduk sonra küreğimizin takılı olduğu dirseğin aksi tarafından suya atladık. Tekneyi kırmamak için bunu hızlı yapmak zorundaydık. İçine düştüğümüz buz gibi suda ilk şoku atlatınca sinir tepemize vurdu. Motor derhal tornistan basıp yanımıza geldi. Bu arada akıntı bizi döndüre döndüre açığa doğru sürüklüyordu. Balıkçılar ip attılar. Motora tırmandık. Biz “dur yapma” diyemeden kancalarla tekneyi de yakalayıp içeri çekiverdiler. İçindeki suyu akıtmayı beklemedikleri için ne yazık ki teknenin ince gövdesinde uzun bir çatlak oluştu. Küfür ederek adaya gittik. Bizi iskeleye indirdiler. Kaçıp gittiler. Kırık tekneyi Cahit Ustanın tezgahına bıraktık. Duşları yakacak gaz olmadığı için buz gibi sularla duş aldık ve canımız çok sıkkın olarak evlerimize döndük. Yarış zamanı olmadığı için teknenin tamiri bir problem yaratmadı. 2-3 günde işi tamamlandı ama başka bir gün tam yarış öncesi olan bir kazada soğuk terler dökmüştük.

 

KANDİLLİ’DE DENİZİN BİTTİĞİ NOKTA

Erdinç’le iki çifte çekiyorduk. İstanbul Şampiyonasından bir gün önceydi. Kandilli açıklarında depar çalışmaları yapıyorduk. Teknemiz o kadar hızlıydı ki tam hıza ulaştığımızda topaçları ambara basıp palaları sudan yükseğe kaldırıp uçar gibi giderken teknenin altından gelen “şşşşş” sesini duymak çok hoşumuza gidiyordu. Açıktan kıyıya doğru bir depar ve on küreklik çıkış daha yaptık sonra tekrar topaçları ambara basıp o sesi dinledik. Çok zevkliydi… Müthiş bir çatırtıyla kendimize geldik. Tekne bir anda durdu. Kandilli vapur iskelesinin alt tarafında eskiden Beşir’in Plajı denilen kayalık yerde deniz bitmişti ve karaya çıkmıştık. Teknenin burnu paramparça oldu ve anında battık. Akıntı bizimle alay eder gibi döndürüp Vaniköy koyunun içine attı. Çevredeki balıkçılar yetişip kurtardılar. Tekneyi ve burun tarafından arta kalan bütün parçaları toplayıp üzüntü içinde adaya döndük. Yedek bir tekne yoktu. Ancak çok eski ve ağır bir tekne vardı. Yarış teknesi değildi. Yolda hep “yarın ne yapacağız” diye düşündük. Büyük bir sıkıntıyla tekneyi adaya çıkarttık. Takım arkadaşlarımız bizim hemen hemen garanti olan birinciliğimizle birlikte kazanılacak olan takım puanı azaldığı için çok üzüldüler. Emin Hoca ve Cahit Usta teknenin başında birtakım hesaplar yaptılar. Bize eve gidip dinlenmemizi, tekneyi yarına yetiştireceklerini söylediler. İmkansız gibi gözüken bir olaydı, diğerlerini sakinleştirmek için söylediler zannettik.

59-1966 Cahit usta, Erdal Günsel

Resim59: Cahit (Tansu) Usta ve Erdal Günsel 

60-Emin Hoca Kayıkhanede Resim60: Emin (Gezgöç) Hoca

Sabah erkenden tekneleri yüklemek için geldiğimizde iki çiftemiz pırıl pırıl hazır bizi bekliyordu. Pırıl pırıl derken kelimenin tam anlamıyla öyleydi. Üzerine sürdükleri vernik daha kurumamıştı. Yapıştırıcılar bile hesaplarına göre yarış saatine kadar ancak kuruyacaktı. Emin hoca biz gittikten sonra dümenciyi Kuruçeşmeye gönderip bir büyük rakı ve yeterli miktarda fındık fıstık aldırmış, böylece Cahit ustaya yetecek kadar yakıt bulundurulunca sabaha kadar çalışıp tekneyi hazırlamışlar. Büyük bir itina ile futaları motora yükledik. O günlerde yarışlar Kartal’da yapılırdı. Yunus Çimento fabrikasının iskelesinden start verilir, Kartal çarşısının önünde biterdi. Kuruçeşme’deki adamızdan oraya tekneleri motorla taşırdık. Motor dediğimiz de Beşiktaş Üsküdar arasında yolcu taşıyan tipte bir motordu. Tekneler büyüklüklerine göre üstüne veya yanına yerleştirilir ve bağlanırdı. Sekiz tek teknesi de suya indirilir ve iple motorun arkasında bağlanır, çekilerek giderdi. Rüzgarlı havalarda tekneyi savurmasın diye sekiz tekin arkasına bir de dümenci oturturduk.

O sene Erdinç’le iki çifte yarışından çıkıp hemen arkasından yapılan sekiz tek startına yetişmemiz gerekiyordu. Bu, iki yarış arasında hiç dinlenme zamanı olmadığı için çok riskli bir plandı. Takım şampiyonu olmak için denemek zorundaydık. O gün hasarlı futayla iki çifte yarışımızı kazandık. Sekiz tek çok önceden donatılmış, bizim yerimize oturmuş iki gençle birlikte start yerine gitmişti. Biz de tekneden inip motorla yarışa yetişecektik. Burada esas olan hakem motorundan daha hızlı bir motorla starta yetişmekti. İki çifte yarışı bittikten hemen sonra madalya falan almadan doğru bizim motorun yanına gittik. Kıyıdaki su 40-50 santim yüksekliğindeydi. Bizi starta yetiştirecek olan hızlı motor yanımıza geldi. Biz futadan suya atladık. Oradan da motorun içine zıpladık. Kuru formalarımızı giydik. Erdinç bana ”ayağın kanıyor” dedi. Hakikaten ıslak çorabımın arasından şiddetle kan çıkıyordu. Çorabımı çıkarttım. İçinden kırık bir şişe parçası düştü. Geri kalan parçası hala ayağımın altına girmiş duruyordu. Suya atladığımda dipteki bir kırık şişe kalıntısına basmıştım. Cam parçasını çıkartıp suya attım. Islak çorabımı gene giydim. Aslında yaralarım çok çabuk kapanır ve kan kesilirdi ama bu sefer kanama yarış boyunca devam etti. Sekiz teki de kazanıp birincilik madalyasını almaya çıktık. Yerlerde kirli bir iz bırakarak yürüyordum. Şampiyonluk sevinci her şeyi unutturmuştu. Arka arkaya hiç ara vermeden yarış çekmek sonradan yasaklandı. Sporcu sağlığı açısından arada en az bir saat olmasının gerekli olduğu anlaşılmıştı. Bütün bu olaylar arasında denizden mikrop kapmadığım için çok şanslıydım. Ağır spor yapmaktan mı yoksa genlerimde mi var bilmiyorum ama kanım hala çok çabuk pıhtılaşır. İyi mi kötü mü, duruma göre değişen bir özellik…

 

YABANCI DİL BİLMEK

Üniversitede okurken inşaat sektörüyle ilgili bütün literatürün Almanca olması bizi biraz zorlamıştı. Gerçi statik hesaplarda ve betonarmede kullanılan tablolar Türkçeleştirilmişti ama tablonun bir köşesinde bazen bir yıldız işareti olurdu ve sayfanın altında o yıldızın Almanca açıklaması vardı. İşte işin püf noktası aslında buradaydı ve biz bunu anlamıyorduk…  Aynı zamanda o yıllarda Rudersport dergisine abone olmayı başarmış sayılı Türk’den biri olarak kürek konusundaki bütün aktüel olayları ve bilgileri takip edebilmek için Almanca öğrenmeye karar verdim. Tabii bir de her ay mutlaka aldığım iki dergi de bu kararımı zorunlu hale sokmuştu. Bu dergilerden biri Hobby diğeri de Geo idi. Hobby dergisindeki elektronik devreler için gereken malzemeleri Karaköy’deki Selanik pasajındaki Beyti’den tedarik eder, evdeki küçük atölyemde radyolar ve diğer akla zarar elektronik devreler imal ederdim. Geo ise National Geographic mecmuasının Almanca versiyonu idi. Onu diğerinden daha çok severdim. Resimleri daha büyük, hediye posterleri, haritaları daha fazla ve yazıları da daha anlaşılırdı. Kendi kendime resim altlarını okumaya çalışarak Almanca’yı neredeyse sökecektim.

Üniversiteki üçüncü yılımda daha sistematik olmaya karar verip sınıf arkadaşım Tekin’le beraber Alman Lisesinde açılan kursa yazıldım. Haftada iki kez akşamüstü Tünel’e kursa gidiyorduk. İki sene içinde öğrendiğimiz bana çok az geldi. Diploma Projemi bitirip üniversiteden çıkar çıkmaz Maçka’daki Met Yabancı Dil Kursuna gidip her gün üç saatlik hızlı kursa yazıldım. Orada hocam olan Gül Hanım bana dört ayda Almanca öğretti. Karl Adam’ın kürek kitabının antrenman metotları kısımlarını Türkçe’ye çevirdim. Federasyon bir kısmını teksir yoluyla çoğaltıp kulüplere dağıttı. Daha fotokopi icat edilmemişti. Faks aleti bilinmiyordu. Teleks yeni keşfedilmişti ve henüz her firmada yoktu. Telefonlar tuşlu bile değildi. Topladığım, tercüme ettiğim ve önce kendimde sonra da arkadaşlarımda uygulamaya koyduğum antrenman bilgileri sayesinde kürek camiasında eğitimci saflarında adı geçen biri olmuştum.

Bu adımlar atıldığı sırada Anadoluhisarı Spor Akademisi kuruldu. Orada bir kürek kürsüsü açılması düşünüldü. Hoca olarak bana görev verildi. Orada ders verebilmek için benim daha çok ders çalışmam gerekmişti. O günler bir taraftan sabah akşam antrenman yapıyor, artan zamanda genç ekipleri çalıştırıyor ve bir taraftan da inşaat mühendisi olarak giderek bozulan sektörde bir şeyler yapmaya çabalıyordum. Anadoluhisarı Spor Akademisinde Türkiye’de ilk olarak diplomalı kürek hocalarını yetiştirdim. Fenerbahçe’de çok başarılı bir sporcu olan talebelerimden bir tanesi onlara 15’er günlük yarış öncesi periyoduyla antrenman programı yazmayı öğrettiğimde Galatasaray’ı kastederek “Bizi neden önemli yarışlarda geçtiğinizi şimdi anladım” demişti. Sezon içindeki maksimum noktaları önceden planlamak ve geriye dönerek antrenman programlarını buna göre yapmayı Almanya’ya gitmeden önce biliyor ve kendi takımımda uyguluyordum.

Almanya’ya gidince bu bilgi ve tecrübe genişliğim onları giderek daha çok etkiledi. İlk yıl Münih Olimpiyat parkurundaki yarışlardan sonra ekibim milli takıma seçildiğinde federasyondan çağırdılar. Normal şartlarda benim de milli takımdaki ekibimin başına geçmem gerekiyordu ama Almanya’da geçerli bir diplomam olmadığından bu mümkün değildi. Buna Alman usulü bir kılıf uydurdular. Böylece ilk sene sonunda Belçika’da Hazewinkel parkurunda yapılan Gençler Dünya Şampiyonasına misafir olarak davet edildim. O yılın sonunda yarışlarda sporcularımın aldığı başarılı sonuçlardan dolayı derhal adıma bir diploma yazıp verdiler. Hemen ardından da Ratzeburg’daki kürek akademisinde yapılacak olan bir üst basamak diploma kursu için kaydım yapıldı.

61-Ratzeburg3 Resim61: Ratzeburg

1980 yılının kış aylarında Ratzeburg’a gittim. Orası kürek dünyasının Mekke’si sayılıyordu. Bütün araştırmalar, antrenman metotları, en başarılı antrenörler hep buradan çıkıyordu. Amerika’dan Avustralya’ya kadar her yerden sporcular, antrenörler ve idareciler gelip orada eğitim alıyorlardı. İlk defa Almanya’da antrenörlük yapan bir Türk ile tanıştıklarını söylediler. Sorumluluğum büyüktü.

O sene kurstaki hocalardan biri de beni Almanya’ya getiren Volker Nolte’ydi. Benim belli bir kategori ve sınıf gözetmeden bütün tekneler ve yaş gurupları üzerinde tecrübe sahibi olmam onlara çok değişik gelmişti. İstanbul’daki çaresizlikler ve yetersiz lojistik destek her problemi kendi kendimize çözmemiz gerektiğini bize öğretmişti. Bu problem dolu yaşantı aslında benim için eğitim yerine geçmiş ve bütün kategorilerde tekne ölçülerini ezbere bilen biri olmuştum. Kurs sonunda bir konu üzerinde diploma tezi hazırlamamız gerekiyordu. Ben sporcu beslenmesini seçtim. Doğru beslenme ile başarıya çok yaklaşıldığını senelerce kendi vücudum üzerinde tatbik etmiştim. Sırf bu doğru beslenme sayesinde hiç ara vermeden arka arkaya iki yarış çekebilmiştim. Orada öğrendiklerimle sahip olduğum temeli geliştirdim. Almanya’da bildiklerimi uyguladığım ve başarıya ulaştığım ilk ekip Germania’daki iki tek ekibimdi. Senenin başında 1.95 boyunda 75’er kilo olan çocuklar sene sonundaki yarışlara girdiğimizde 90 kiloyu geçmiş kas paketi gibiydiler.

İkinci seneye başlarken artık istediğim gibi geniş bir kadro ve her türlü ekibi kurmaya hazır sporcularım vardı. Germania’da istediğim bütün teknik desteği bulmuştum. Her yarışta iki tekin siviryası Harald’ın ağabeyi Johann elinde video kamerayla gelip yarışların filmlerini çekiyordu. Pazartesi akşamları da kayıkhanenin içindeki halter köşesindeki beyaz duvarda bu filmleri seyredip yarışların analizlerini yapıyorduk. Flörsheim’da “Golden Skiff” kupasını kazandığımız yarışlardan sonraki gün gene kritiklerimizi yapmak için toplandık. Tek tek yarışların filmlerini seyredip konuşuyorduk, yarış aralarında ağlayan bir bebek filmi görülmeye başlandı. Her yarıştan sonra zumlanmış bir surat, kocaman açılmış ağız ve bağıran bir tip. Sinirlendim, ben onlara yarışlarda yapılan hataları anlatmaya çalışırken milletin konsantrasyonu bozuluyor, bebek çıkıp bağırdıkça onlar da nedense kahkahayı basıyorlardı. Johann’a “bu kim, neden boyuna bunu çektin” dedim. “Tanımadın mı bu senin kızın” dedi. Gülmekten kırıldık.

Ben o günlerde her sabah 6.30’da evden çıkıp, arabada traş olup yedide Lurgi’de iş başı yapıp öğleden sonra üçte koşarak kulübe gelip akşam saat ona kadar çalışıyordum. Sabah en azından kahve zevkimi kurtarmak için bir alet keşfetmiştim: “Saat ayarlı bir filtre kahve makinesi”. Akşam yatarken sabah erken saate ayarlayıp, içine gerekli malzemeleri dolduruyordum. Sabah nefis bir kahve kokusuyla uyanıyordum. Bu nefis koku güne başlamak için hep kapalı, karanlık ve çoğunlukla da ıslak olan Frankfurt havasının ezip yerle bir ettiği morallerimizi biraz olsun düzeltiyordu. Gül’ü sabahın erken saatinde ve gece geç vakit eve geldiğimde sadece yatakta uyurken görüyordum. Ancak hafta sonları Frankfurt yakınında bir yarış olduğunda komşularla beraber yarış yerine geliyorlardı ve ben de ne yazık ki Gül’ü uyanık olarak gördüğüm bu birkaç saatle yetinmek zorunda kalıyordum.

Frankfurter Germania’da yetiştirdiğim gençler kulübe senelerce yarış kazandırmaya devam ettiler. Hele iki metrelik gençlerden kurulu dört tek dümencisiz ekibi istediğim formatı verebildiğim antrenörlük hayatımın son önemli ekibi oldu. Küreğe başladıklarının ilk senesinde Almanya şampiyonasında final çektiler. Ben antrenörlüğü bırakınca onların da hevesi kaçtı ve küreği bıraktılar. Hep birlikte Amerikan futboluna başladılar. Frankfurt’taki Amerikan askerlerinden kurulu takımlardan birine yazıldılar. Bir süre sonra beni antrenmanlarına çağırdılar. Hocaları benimle tanışmak istemiş. Frankfurt’ta şehrin ortasında Ostpark diye çok büyük bir alan vardır. Bu takım da orada kış çalışması yapıyordu. Yerler bir karış kar kaplıydı. Bir süre seyrettim. Rengarenk formalar, başlıklar ve dizliklerle çok farklı bir görüntüleri vardı. Özel bağırmalar ve tempolarla çok eğlenceli bir çalışma sistemleri vardı. Arada hocaları yanıma geldi. Eni boyuna eşit tank gibi bir Amerikalıydı. Bana bu kadar mükemmel dört adam yetiştirdiğim için teşekkür etti. “Onlar sayesinde defansım geçilmez oldu” dedi. Dört tane iki metrelik genç yan yana gelip kollarını açınca bütün sahayı kapatıyorlarmış. Onlarla hala görüşürüz. Ara sıra Türkiye’ye de geldiler. Çiçek pasajına gittik. Millet şaşkın şaşkın bu devler nereden geldi diye seyretti. Geçenlerde Fritz Bodrum’da beni ziyarete geldi. O, 2.06 boy ve 120 kiloluk cüssesiyle Marinadaki Zazu Cafenin kapısından başını eğip içeri girerken masamızda oturan eski milli basketbolcu Osman Kerimol “ben bunun yanında ayağa kalkıp karizmamı çizdirmem” demişti.

 

MOGAN GÖLÜ

Kürek sporunda kondüsyon ve ritm duygusu kadar kürek tekniğinin bilinmesi de gereklidir. İlk senelerimizde bu işten anlayan genç takım antrenörü olmadığı için her işi kendimiz yapardık. Ancak yarış ekibine girince akşam üstleri Köfte Ahmet tarafından takip edilmeye başlandık. Sonraları Federasyon Yugoslav asıllı Boraniç’i getirince ciddi akademik bilgilere ulaştık.

62-Boraniç

Resim62: Soldan, Boraniç, Celal, Erdinç, Ahmet

Her gittiğimiz uluslar arası yarışta rakiplerimizin tekne ve kürek ölçülerini alıyor bizimkilerle karşılaştırıyorduk. Kürek palalarının farklı biçimlerde olması ölçülerde de çok değişik neticelere sebep oluyordu. O yıllarda genellikle Macon pala kullanılıyordu ama firmalar ve antrenörler sürekli olarak bir arayış içindeydiler. Bu günkü balta palalar daha icat edilmemişti. O büyüklükte bir palayı taşıyacak kürek gövdesi imal edebilmek için önce karbon fiber karışımını keşfetmek gerekecekti.

63-1992 Macon Blade 64-1992 Big Blade

Resim63-64: Macon Pala ve Balta Pala

Ayrıca her ülkenin değişik kürek çekme teknikleri vardı. Biz Doğu Alman ekolünü taklit etmeye çalışıyorduk. Ülkemizdeki birkaç kulübün birbirinden farklı teknikleri vardı. Aralarında en değişik olanı Ankara Mogan kulübünün dört tek ekibiydi. Müthiş yüksek bir tempoyla start yapıp arada gene çok yüksek tempolarla ataklar yaparak ve son 250 metrede 48 temponun üstüne çıkarak finiş yapıyorlardı. Hatta ekibin hamlası Danyal Ağabey finişte 52 tempo çektiklerini dahi iddia ediyordu. O senelerde bizim geçilmez armada dört tekimize karşı hiç bir yarışı kazanamadıkları halde bu kadar çılgın bir tempoyla nasıl kürek çekebildiklerini hep merak ederdik.

O gün Ankara’daki on beş günlük milli takım kamplarından birindeydik. Sabahın erken saatinde Mogan kulübünün arka tarafındaki dağlara doğru yeni sürülmüş tarlalardaki nefret ettiğimiz sabah koşumuzu yaptık. Dönüşte perişan bir halde kayıkhanenin serinliğinin içindeki gölgede yere serildik. Birkaç dakika dinlenmeye çalışıyorduk. Boraniç birazdan borazan gibi sesiyle gelip “hayde su” diye bağıracak ve bizi tekneye bindirecekti. Sırtımızı duvara dayamış otururken Mogan kulübünün karşımızda asılı duran küreklerini seyrediyorduk. Bir gariplik dikkatimizi çekti. Küreklerden biri diğerinden kısaydı. Daha oturduğumuz yerden en az 5 santim fark olduğunu düşünmüştük. Erdinç’le kürekleri aşağıya indirdik. Hep yanımızda taşıdığımız çelik metreyi çantadan çıkarttık ve ölçtük. Hamlacının küreği arkadaki ekibin küreğinden 5 santim daha kısaydı. Bu fizik olarak hamlada oturanın manivela yükünü daha az hissetmesi, dolayısıyla küreği daha kolay çekebilmesi anlamına geliyordu. Şimdi onların bu çılgın temposunun sırrı çözülmüştü. Hamlacı kendisine fazla yük binmediği için istediği tempoya yükselebiliyordu. Peki ama arkadakiler onu nasıl takip edebiliyorlardı. Doğrusu çok etkilenmiştik. Arkadaki ekip uzun ve ağır kürekleriyle öndekinin temposuna bütün bir yarış boyunca dayanabiliyordu. Bu önemli bir kondüsyon gerektirirdi. Hamlacı değil ama arkadaki çocuklar çok iyiydiler. Yıllar sonra tesadüfler zincirinin bir eseri olarak o çocukların hamlasına oturup Villach’ta Altın Madalya kazanacaktım.

65-1974 4+ yarışın sonu

Resim65: Villach’ta birinci olurken (Yılmaz-Tayyar-Atılay-Celal)

Almanca öğrenmem bende önemli gelişmelere sebep olmuştu. Rudersport’ta okuduğum bilimsel makaleler spor biliminin ne kadar ilerlediğini ve bizim ne kadar ilkel metotlarla spor yaptığımızı anlamama yetmişti. En basit şeyleri bile yanlış yapıyorduk. Örneğin biri bize antrenman sırasında su içmeyi yasaklamıştı. Yıllarca susuzluktan çatlamış halde antrenman yaptık. Bu tamamen hatalı bir bilgiydi. Kış antrenmanları arasında kimseye belli etmeden kaçıp musluktan akan berbat kokulu suyu içtiğimi çok hatırlarım. Mogan gölünde yapılan milli takım kamplarında sıcaktan kuruyup çaresiz kalıp gölün üstündeki tortu tabakasını aralayıp şapkalarımıza su doldurup içtiğimiz çok olmuştur. Boraniç “hasta olacaksınız” diye bağırırdı ama dayanamazdık. Daha plastik şişelerde su icat edilmemişti.

Bir başka saçmalık da yarıştan önce bir avuç kuru üzüm yemekti. Bunu eskiler tavsiye etmişlerdi ve böylece süregelmişti. Aslında insanın ağzını yapış yapış yapıp nefes almasını zorlaştırıyordu ama enerji verecek diye gene de alınıyordu. Doğu Alman kitaplarında bunun tam tersi bilgiler vardı. Yenen üzümler geçici olarak kan şekerini yükseltiyordu. Halbuki biz yarışa başladıktan çok kısa bir süre sonra kan şekeri hızla tükeniyor ve karaciğerdeki depolar devreye giriyordu. Bu geçiş anında yaşanan kriz devresinde beyin de yeteri kadar oksijen alamadığı için saçmalamaya başlıyor, o kısacık arada ekip olarak tempoyu ve konsantrasyonu kaybediyorduk. Bu kontrolsuzluk devresi yarışın neticesini etkileyebilecek derecede zararlı olabiliyordu. Bunun çözümü kandaki şekerin önceden düşürülüp depoların devreye daha hızlı girmesini sağlayıcı antrenmanlar yapmaktı. Bunu önce kendimde denedim. Kriz devrelerini çok kolay atlatmaya başladım. Sadece vücut olarak sağlam kalmayıp, aynı zamanda beyin olarak da çok hızlı ve rakipleri, parkuru kontrol edebilecek dirilikte olduğumu fark etmiştim. Bunu ekip arkadaşlarıma ve yetiştirdiğim sporculara da uygulattım.

Bir başka problem de yeni başlayan sporculara düzgün ayarları olan bir teknede doğru teknikle kürek çekmeyi öğretemediğimizdi. Daha sonra yarış teknesine oturan gençler hatalı teknelerde kürek çekmeyi öğrendikleri için düzeltilemiyor, çarpık ve hatalı bir teknikle devam etmeye çalışıyorlardı. Uluslararası yarışlarda aramızdaki farkı gözlerimizle görüyor ve yabancı ekiplerin hepsinin aynı teknik güzellikte kürek çekmelerini imrenerek seyrediyorduk.

Hessen Eyaletinin merkezi olarak Frankfurt şehri kürek sporunda çok ileri bir ekol sahibi değildi ama bireysel olarak birçok olimpiyat sporcusu çıkartmıştı. Kürekte asıl yoğunluk Almanya’nın üç ayrı merkezinde toplanmıştı. Bunu o bölgelerin karma ekipleriyle yarışarak zaman içinde anladım. Alman Kürek Federasyonunun kış programlarında teknik çalışmalar çok önemliydi. Bütün bölgeler federasyon antrenörleri tarafından periyodik olarak kontrol ediliyor ve özellikle teknik çalışmalar denetleniyordu.

Biz de Frankfurt’un en büyük kulübü olarak buna dikkat ediyorduk ve elimizde büyük bir imkan vardı: “Kürek Havuzu”. Bütün sporcular kötü havalarda orada antrenman yapıyor ve biz de antrenörler olarak en küçük detaylara kadar hareketlerini kontrol edebiliyorduk. Şehirdeki çevre kulüplerden de randevu alarak havuzda antrenman yapmaya gelen ekipler oluyordu. Benim programlarıma katılmak istiyorlar ve daha sonra da karma ekipler yapmayı teklif ediyorlardı. Kulübümün prensipleri ve benim Türkiye’de lider bir kulüpten yetişmem yüzünden bölgesel yarışlarda hep karma ekiplerden kaçtım,  sadece çok iyi olanları aldım ve daha çok kulübümün sporcularına şans vermeye çalıştım. Almanya’da doğal olarak şampiyonalarda ve milli takımlarda hep karmalar yapılıyordu. Sistem takım şampiyonluğu değil, tekne şampiyonluğu üzerine kurulduğu için karma ekip yapmak çok normaldi. Hemen hemen hiçbir kulüpte Almanya Şampiyonasında Türkiye’de olduğu gibi bütün kategorilerde yarışlara girebilecek kadar iyi sporcu kadrosu yoktu. Böyle bir kadro için zaten yüzlerce sporcu, onlarca antrenör gerekirdi ki bunu kaldıracak bir bütçe düşünülemezdi. Bölgesel yarışlarda karma ekip yapmama prensibimi 1980 sezonunun sonunda biraz abartmıştım.

 

FRANKOFORTE

O sene yarış sezonunu bitince Frankfurt şehrinin en iyi antrenörü seçildim. Kışın buzlu sulara tekneleri indirirken resmimi çekip “acımasız Türk antrenör çocuklarımıza akıntılı buzlu sularda antrenman yaptırıyor” diye yazan Franfurter Rundschau gazetesi bu sefer “iddialı Türk, Kardeş Şehirler Yarışında birincilik sözü verdi” diye yazıyordu. Her iki makalede o günlerde Herr Schreiber’ın odasında çerçevelenmiş olarak durmaktaymış. Ben görmedim, yardımcıları söyledi. “Kardeş Şehirler Yarışı” Almanya’dan Frankfurt ile İtalya’dan Milano, İngiltere’den Birmingham ve Fransa’dan Lyon şehirlerinin sekiz tek ekipleri arasında her yıl yapılmaktaymış. Diğer şehir ekiplerinin hepsi üniversite takımlarıymış ve milli takım alt yapısı olarak çalıştırılıyorlarmış. Frankfurt uzun yıllar değil kazanmak bazen kadro bile kuramamış. Bu sene ilk olarak ev sahipliği yapacakmışız. Belediye Başkanı Herr Walmann tarafından davet edildim.

66-Kaisersaal Resim66: Kaisersaal

(Herr Walmann daha sonraları Çevre Bakanı olan kıymetli bir siyasetçiydi). Şehir Sekiz Teki’ni antrene etmem için görevlendirildim. Etrafımda Frankfurt şehrindeki bütün kürek kulüplerinin idarecileri, antrenörleri ve madalya sahibi eski sporcular vardı. O toplantıda alkışlar arasında görevi alırken alıştığım üslupta “birinci oluruz” demişim. Gazeteciler de bunu kaçırmamışlar.

Genel olarak Orta ve Kuzey Avrupalılar iddialı konuşmalar yapmazlar. Ticari hayatta bile her şeyi biraz yumuşatarak politikacı gibi konuşurlar. Direk olarak “evet” veya “hayır” demezler. Bunu biraz geniş açıdan bakarak onların yedikleri yemeklerde bile görebilirsiniz. Yağı alınmış sütten, şekeri tuzu azaltılmış tatsız yemeklere kadar her şey “light” havasındadır. Arabaları çarpıştığında doğru dürüst kavga bile etmezler!

Benim gibi genlerinde Akdeniz sıcaklığı olan birini bulunca onlar da biraz canlanmışlardı. Kardeş Şehirler yarışına girecek sekiz tek ekibini kurabilmek için diğer kulüplerin idarecileri ve antrenörleri ile bir toplantı düzenledim. Frankfurt’taki 14 kulüpten dişe dokunur bir sporcu portföyü çıkmadı. Ben de 5 kürekçi ve dümenciyi kendi yetiştirdiklerimden, diğer üç kürekçiyi de üç ayrı kulüpten bir araya getirip kısa süre çalıştırdım. Teknede kendi sporcularıma daha fazla yer vermiş olmam diğer kulüp idareci ve antrenörleri tarafından tenkit edildi ama bunun bir avantajı vardı. Benim sporcularım geçen sezon içinde çok madalya kazanmış, belirli bir özgüvene ve yarış karakterine sahip olmuşlardı. Yıllar önce Köfte Ahmet’ten öğrendiklerimi onlara aktarabilmiştim. Dediklerimi anlıyor ve sorgusuz olarak uyguluyorlardı. Kendi bildiğimi yapmaya devam ettim. Ekip bana güveniyordu. Sorulara cevap verip muhatap olmadım, işime karışmalarına izin vermedim. Demokratik olmanın sırası değildi. Herkesin konuşmaya hakkı vardı ama görev bana verilmişti. Ben de sadece kazanmayı düşünüyordum. Ekibin bütün kulüplerden birer kişi alarak kurulmadığını, sadece kazanmayı amaçlayarak kurulduğunu, demokratik seçim, eşitlik falan gibi kavramların burada geçmediğini, sadece performansa bakıldığını sonunda anlamışlardı. Bu bir hobi etkinliği değildi. Ekibe alınmayanların sızlanmaları zamanla azaldı.. Diğer taraftan ciddiyetim ve böyle bir dostluk yarışını dahi iddialı hale getirmem özellikle eski sporcular arasında çok beğenilmişti. Onların da yarattığı iddialı hava ile birlikte medya da işe merak sardı. Yarış günü heyecanın dozajı arttı. İstediğim olmuştu. O soğuk, heyecansız, her şeyi küçük gören ve sadece eğlence için yaptıklarını söyleyen zengin, şımarık görünüşlü çocuklar sonunda işin ciddiyetini anlamış ve heyecanlanmışlardı.

Yarışı biz aldık. Kıyametler koptu. Main nehrinin her iki tarafında da trafik tıkandı. Bu lafı ciddiye alın. Orada trafik tıkanmaz. Kaidelere aykırıdır!!!. O gün tıkandı işte… Millet arabalarını yol üstünde bırakıp sporcuları alkışlamak için kıyıya koştu. Belediye Başkanı Walmann bu sefer bütün ekipleri ve protokolü ağırlayarak büyük bir kokteyl verdi. Frankfurt Römerberg’te şehrin resmi konuklarının ağırlandığı kral heykellerinin olduğu meşhur merasim salonunda toplanıldı.

67-kaisersaal ffm Resim67: Frankfurt Römerberg

Önce misafir sporculara hediyeler ve kupalar verildi. Ardından mikrofonu Belediye Başkanı aldı. “Bu şimdi bir saat konuşur” diye düşündüğüm için arka tarafta sıkıntıyla etrafımı seyrediyordum. Sonra bir şeyler anons edildi. Ben lafı takip edemedim, kaçırdım. Meğer Herr Walmann lafı uzatmayan, direk konuya giren bir konuşmacıymış… Birileri beni öne itti. Kısa sürede yarattığım mucizeyi övüyorlarmış. Ortada ne demem gerektiğini bilemeden tek başıma kaldım. Durumumu anlayan Herr Walmann sessizliği bozdu: “Herr Gürsoy konuşmaktan çok iş yapmayı seviyor ben anladım” dedi. Frankfurt şehrinin balmumundan yapılmış sembolik bir anahtarını ve eski adıyla Frankoforte Derebeyliğinin krallarının resimleri olan el işi seramik bir tabak hediye ettiler. Başarılarımızın devamı v.s. dileklerle birlikte bol alkışlar arasında açık büfeye saldırdık ve sezon bitti. Yarış öncesinde diğer kulüplerin idarecilerinden kendi sporcularıma öncelik tanımamı tenkit edenler neticede başarılı performansa olan saygıları yüzünden sustular. Almanların bu taraflarını çok beğeniyorum. Daha sonra kış antrenmanları sırasında beraber çalıştığımız diğer kulüp antrenörleri o yarışa gerçekten birinci gelmek hedefiyle hazırlanmamı inanılmaz bir cüret olarak gördüklerini ve çok takdir ettiklerini itiraf etmişti.

 

SEKİZTEK

68-Germania Kayıkhane sekiz tek bölümü

Resim68: Germania Kayıkhanesinde sekiz teklerin durduğu bölüm. Resim çekildiği anda altı adet sekiz tek antrenmana çıkmış…

O yarıştan sonra başkan Schreiber bir sürpriz yaptı ve o yılların en mükemmel sekiz tek futalarını imal eden Karlisch firmasından kızıl kahverengi ahşap pırıl pırıl bir tekne getirtti. Kulüpteki yarış sekiz teki sayısı yedi olmuştu. O gün öğleden sonra antrenörler odasında otururken Frau Bachus bana bir ara o tekneye bakarken sevinmek yerine hüzünlendiğimi fark ettiğini söyledi. Ben de ona aklımdan geçenleri aktardım.

 

TEKNEYE İSİM VERME MERASİMİ

1967 yılının sonunda Galatasaray Denizcilik Şubesinin başında Adnan Akıska’nın olduğu günlerde Cahit Usta tarafından imal edilmiş olan iki tek dümencisiz ve sekiz tek futalarına isim verilmişti. Kulübe şampiyonluklar kazandırmış eski kürekçilerin isimleri bir gurup eski kürekçi tarafından seçilmiş ve teknelerin burnuna küçük plaketler çakılmıştı.

69-Nazan tekne2 70-Nazan tekne3

71-Boots taufe1

Resim69-70-71: İstanbul’da ve Frankfurt’ta tekneye isim verme merasimleri

İki tek dümencisiz teknesine rahmetli babamın adı arkadaşlarının tanıdığı şekilde Ali Sungur Gürsoy diye yazılmıştı. Diğer tekneye de Galatasaray denizcilik tarihinin önemli isimlerinden Abidin Daver beyin adı verilmişti. Merasime annem ve Abidin Daver’in eşi şeref konuğu olarak katıldı. Germania’daki merasim bana o günleri hatırlatmıştı ama üzüntüm ondan değildi. İki merasim arasında müthiş bir görüntü farkı vardı. Almanlar çok önem vererek ve saygıyla işi organize etmişlerdi. Bütün eski kürekçiler ve aileleri en şık giysileriyle gelmiş saygıyla merasimi takip etmişlerdi. Kayıkhanenin önü bayraklarla donatılmış, teknelerin üstü renkli kağıtlarla süslenmiş, isim yerleri kapatılmış, sporcular ellerinde küreklerle bir merasim kıtası gibi dizilmişlerdi.

72-Boots taufe Günther Lange

Resim72: Germania’nın efsane kürekçilerinden Günther Lange adı bir tekneye verilirken

Buna karşılık Galatasaray adasında merasim daha başlamadan bir fiyaskoya dönüşmüştü. Teknelere birkaç gün önceden takılan küçücük uyduruk plakalar hemen paslanmışlardı. Merasimin yapıldığı kayıkhanenin önündeki boş alan lokantadan artan üst üste dizilmiş iskemlelerle depo gibi çirkin bir görüntü veriyordu. O sefillik içinde bir avuç insan eski arkadaşlarını andılar. Yönetim Kurulundan kimse gelmedi. Görüntü acı verecek kadar zavallıydı. Aktif sporcuların da birçoğu merasime gelmedi. Sayın büyüklerimiz bu tip merasimlerde o kadar çok konuşuyorlardı ki bizi nefret ettirmişlerdi. “Merasim var” denince hepimiz kaçıyorduk. Yöneticiler cenazelerde bile bir mikrofon bulup uzun uzun konuşmaya çalışıyorlardı.

Frau Bachus’a bunları anlatamazdım. Olayın bir başka hazin yönü de hiçbir zaman sahip olamadığımız o güzel Karlisch tekneydi. Teknelerimizin eskiliğine ve boyuna kırılmalarına çok alışmıştık ama bir keresinde yarışın son metrelerinde olan bir olay bizi çok üzmüştü.

 

SABOTAJ GİBİ KAZA

O sene Türkiye şampiyonasına gençlerle hazırlanmıştık. Elimizdeki sekiz tek artık ihtiyarlamış, her tarafı çürümüş, defalarca yama görmüş, metal kısımları paslanmış durumdaydı. Her antrenmanda bir tarafları çatlar biz de yapıştırırdık. Yarışa hamlada Refik, sırtında ben ve arkamızda çok iyi antrenmanlı altı gençle birlikte girdik. Son metrelere gelirken rakibin teknesinde herkesin başının düştüğünü ve yarışı alacağımızı fark ettim. Refik atağa kalktı, çok iyi gidiyorduk. Arkadaki gençler müthişti. Aynı anda benim ayaklığımı tutan vidalardan sağ üstteki kırıldı. Teknede çekilen küreğin darbesiyle bir ileri bir geri savruldum, ayaklarımı tutan bir şey olmayınca kontroldan çıkmıştım. Ayaklığın paslı alt vidası da iki kürek sonra kırıldı. Artık kendimi tutabilecek hiçbir bağlantım kalmamıştı. Ayaklığımın altı bağlı olduğu yerden kurtulup teknenin dibine çarptı ve geniş bir delik açıldı. Hızla giden teknenin altından su vahşi bir şekilde kontrplağı parçalayarak içeri doldu. Teknenin arkası bir anda suya gömüldü. Baş taraftaki gençler isyanla neden durduk diye bağırırken hızla battık. Sinirimizden hepimiz ağlıyorduk. Ben uzun süre üzüntümü yenemedim. İdarecimiz İlter Ağabey durumu hazmedemediğimi çok iyi anlamıştı. Bu yetersizliklerle yaptığımız bütün fedakarlıklar, ağır çalışmalar ve hayaller suya gömülüyordu. Bizi geçmeye gücü yetmeyecek rakiplerimiz altlarında iyi bir tekne var diye birinci oluyorlardı. İdare heyetinde yapılan tartışmalı toplantılardan sonra nihayet bir yeni sekiz tek alındı. Üzüntüden mükafat doğmuştu.

 

ALİ RUHİ ALEMDAR

Bunu o kadar abartarak sundular ki sanki büyük bir lütufta bulunmuş gibi her fırsatta bize bir tekne aldıklarını kafamıza vurdular. Aynı yıl rakiplerimiz sanki alay edermiş gibi yedi teknelik bir seri daha getirttiler. İlter ağabey idareciliği bıraktıktan sonra bir süre şubeye bakmak isteyen biri çıkmadı. Nereden baksanız problemlerle dolu bir şube görüntüsündeydik. Bize cesaretli bir adam gerekiyordu. Bir gün Galatasaray lisesinin bahçesindeki spor salonunda çalışırken şubenin idarecisiz kalmamasını isteyen iyi niyetli bir ağabeyimiz tanımadığımız bir kişiyi aramıza getirdi. Eski kürekçilerden biri olduğunu söyledi. O güne kadar bu “eski kürekçi”yi hiç görmemiştik! Kırmızı burunlu tipik bir şarapçıydı. Herhalde terapi olsun diye geldiğini düşündük. Bize takım arkadaşlığı hakkında bir şeyler söylemeye çalıştı. Kelimeleri bir araya getiremiyordu. Bize göre daha ilk andan işi kaybetmişti… Soyunma odasındaki sıralarda oturuyorduk. Ortadaki sırada oturuyordu. Arka taraftaki sırada olanları göremiyordu. Sırf bu durumundan ne kadar tecrübesiz bir tip olduğu belliydi. Karşısındaki sırada oturan gençlere karşı yarım kalan cümleler kurmaya çalışıyordu. Biz ağır takım arka taraftaki sırada oturmuş maskaralıklar yapıyorduk. Adamın konuşması uzayınca sıkıldık. Yerdeki yırtık, kokmuş lastik ayakkabılardan biri nasıl olduysa Mehmet’e doğru uçtu. Mehmet Ayata ona bir vole çaktı ayakkabı havalandı adamın başının üstünden teğet geçip önüne pat diye düştü. Buz gibi bir sessizlik oldu. Aracı olan ağabeyimiz ayağa kalktı “hadi biz çocukların antrenmanına mani olmayalım” dedi ve kibarca adamı kaçırdı. İşin enteresan tarafı onu daha sonra hiç bir yerde göremedik. Terapisini şarapla devam ettiriyordu herhalde.

Kısa süre sonra o yıl seçimlerde Selahattin Beyazıt’ın başkanlığında idare heyetine seçilmiş olan üyelerden Ali Ruhi adında bir idareci şubenin başına tayin edildi. Kürek sporuyla seyircilikten öteye geçen bir ilgisi olmamış ufak tefek bir kişiydi. Daha ilk günden kendisini bize sevdirdi. İmkansız işleri olur hale getirdi. Onun çabalarıyla antrenmanlarımızı aksatmadan devam ettik.

73-1977 Kürekçiler ve Şube Kaptanı Ali Ruhi Almedar

Resim73: Ortada Jerfi Fıratlı, yanında Ali Ruhi Alemdar

O devirde elimizdeki iyi sporcuları hep rakip kulüplere kaptırıyorduk. Ufak tefek çıkarlar uğruna transferler yapılıyor hemen her sene bütçemiz yeterli olmadığı halde para harcayıp yeni sporcular transfer etmeye ve ekipler kurmaya çalışıyorduk. Kürek sporunda bir ekibin birkaç sene beraber çalışması başarıyı getiren kaidelerden en önemlisiydi. Bunun için yeni başkanımız Selahattin Beyazıt’a bir öneri götürdüm. “Transfere para harcamayalım. Bana bir sezon izin verin gençleri yetiştireyim, transfer için harcanacak parayla kamp yapalım, malzeme alalım, gelecek seneden sonra takım şampiyonluğu için iddialı olalım” dedim. Bu konuyu yalnız kalıp konuşmak istediğini söyledi ve beni Kandilli’deki yalısına çağırdı. Söylediği gün gittim. Bahçede oturduk. “Bana en kötü senaryoyu anlat” dedi. Ben de anlattım. Teklifimi kabul etti. Kayıkhanedeki eski takım arkadaşlarımızdan bazıları buna karşı çıktı. Bu yolun çok uzun ve zor olduğunu, derhal kolay yoldan yeni sporcu transfer etmemiz gerektiğini savundular. Ben de her yeni transferin takım içinde ikilik yarattığını, gelen kişilere verilen paraların aynısının içimizden yetişip bizi şampiyon yapanlara da verilmesi gerektiğini ileri sürdüm. Bu imkansız olduğuna göre huzurumuzu bozacak kişileri transfer etmektense gençlere yatırım yapmanın daha rasyonel olduğunu her ortamda savunmak zorunda kaldım. Bazı arkadaşlarımın bu konuyu neden bir kavga haline getirdiklerini anlayamamıştım. Sonunda bana verilen görev üzerine bunu uygulamaya başladım. Kırgınlık büyüdü. Transfer taraflısı arkadaşlardan bazıları adaya gelmemeye ve hatta dışarıdan müdahale ederek işimi zorlaştırmaya başladılar.

Zor bir sene geçirdik. Gençler kış antrenmanlarında iyi yetişti. Ankara’daki şampiyonada bütün sporcularım girdikleri genç ve yıldız yarışlarının hepsinde birinci oldular. Hiçbir ekibim geçilmedi. O sene yetişen Orçun Yılgör, Fatih Örer, Taner Ateştürk, Kenan Selçuk ekibi dört tek yarışlarında hiç geçilmediler. Daha sonra da yapılan bütün dış müdahalelere ve olumsuz yorumlara rağmen onları Büyükler Sekiz Tek yarışına hazırladım. Bu dörtlünün arkasını diğer genç ekiplerimdeki 17 yaşındaki çift kürekçilerle takviye ettim. Rakiplerimiz yaş, fizik ve tecrübe olarak daha üstündüler. Ama sporda kağıt üstündeki hesaplar inanç ve motivasyonla değişebiliyordu. Bunu bizzat defalarca yaşamıştım. Ekibime bu motivasyonu verebildiğime inanıyordum. Neticede 17-18 yaşlarındaki sekiz gençten kurulu ekiple büyükler kategorisindeki en zor yarışı kazandık.

74-8+ 78

Resim74: Büyükler Sekiz Tek yarışını kazanan genç ekip: Ayaktakiler: Fatih Örer, Kenan Selçuk, Bahri Kaya, Taner Ateştürk, oturanlar: Yalçın Kaya, Orçun Yılgör, Yusuf Oktar,  Mehmet Oktar.

Yarışın son metrelerini seyreden bazı arkadaşlarım heyecan içinde farkında olmadan elbiseleriyle yarı bellerine kadar Mogan gölünün içine doğru yürümüşlerdi. Gençler madalya almaya çıktıklarında hala enerji doluydular. Mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Arkadaki protokol tribününde yarışı seyreden ve buraya gelinceye kadar çektiğim zorlukları bilen birkaç kişi ağlıyordu. Başka bir ağlayan gurup ta rakip teknedeydi. “Dümencimiz gibi çocuklara geçildik” diye birbirlerini suçluyorlardı.

 

EKSPRES DİPLOMA

O sene federasyon Bulgaristan’dan bir hoca getirip Ankara’da antrenör kursu açmıştı. Tam şampiyona öncesinde, sanki biz yarışa hazırlanan hocalar katılamayalım diye zamanlaması kasten yanlış yapılmış gibi bir organizasyondu. Ben sınavlara dışarıdan girip diploma almak istedim. Federasyon yetkilileri nedense kabul etmedi. Sonradan antrenörlük kursunda hocalık yapan Bulgar antrenörün Fenerbahçe’nin sekiz tek ekibini de çalıştırdığını öğrendik. Meğer sene başından itibaren o ekibi Avrupa’daki bir yarışa hazırlamak üzere gizli planlar yapılmış. Fenerbahçe teknesi bizim gençlere geçilince Bulgar hoca çok bozulmuş ve “bu sürpriz ekibin antrenörü kim” diye sormuş. Sonunda tanıştık. Kursa neden katılmadığımı sordu. Anlattım, çok bozuldu. Olay açıklık kazanmıştı. Ani bir kararla Ulus’ta Federasyon Binasında buluştuk. Sınav kağıtlarını önüme koydu. Cevapladım ve yirmi dakika sonra bir diploma sahibi oldum. Böyle bir dümen çevirmekle kim ne kazanacaktı hiç bir zaman anlayamadım. O sene yetiştirdiğim gençler Türk kürek sporunun kilometre taşları oldular. Selahattin Başkan doğru karar vermişti, ben de onu mahcup etmemiştim. 18 yaşındaki gençlerle şampiyon olmanın şans eseri olmadığı, o gençlerin ertesi yıllarda başarılarını devam ettirmesi planın doğruluğunun ispatı olmuştu.

75-8+ 79

Resim75: 1979. Sekiz tek ekolünü devam ettiren gençlerimiz.

O ekiplerden birçok sporcu daha sonra Spor Akademisinde talebem oldu. Şu anda hala aktif görevdeler ve onlar da birçok ekipler yetiştirerek kürek sporuna hizmet verdiler. En çok iftihar ettiğim şeydir.

Galatasaray’dakine benzer şekilde yıllar sonra Frankfurter Germania 1869 kulübünün web sitesine baktığımda eski antrenör olarak adım geçer ama en önemlisi yetiştirdiğim sporcuların isimlerini yazmışlardır. Bu benim emeğim ile attığım ve silinemeyecek olan imzadır. O sporculardan bazıları daha sonraki yıllarda Germania’da antrenörlük yapmış, bir tanesi de Güney Afrika milli takımının antrenörü olmuştu. Aslında Germania’da benden bekleneni fazlasıyla yaptım, kalabalık ekipler yetiştirmekle kalmayıp bir sekiz tek ekolü yarattım. Bu kazanma hırsı ve güveni bir kere takımın içinde yerleştimi daha yarışa girerken kazanacağınızı hissedersiniz. Benden sonraki senelerde de Germania bir çok sekiz tek yarışını kazanarak bu tekne sınıfında önemli bir takım imajı yarattı. Her kazanan ekip bir sonraki sene bir iki elemanını değiştirerek kendini yeniledi ama kazanma hırsı kaybolmadı.

76-2010_schaumainkai-frankfurt-002

77-8+

78-8+ sieg

Resim76-77-78: Günümüzde Germania’nın farklı yıllardaki farklı sekiz tek ekipleri

 79-kürek resmi

Resim79: Bu resmi sadece iki evim arasındaki sekiz tek ekiplerini dengelemek için koydum…

Bir gün Sekiz Tek yarışlarına hazırlanan gençler, hafif kilolar, büyükler, kıdemliler arasında koşuştururken Bingen kulübünün antrenörü bana “Achterbahn gibi adamsın, senin yakınında olunca vücudumdaki adrenalin yükseliyor” demişti. Marcus, Achterbahn derken luna parklardaki korku treni demek istemişti. Hani yükselip alçalan, kendi etrafında dönen, düşermiş gibi olup sonra finiş noktasına gelince herkesin derin bir oh çektiği aleti kastetmişti. Yanımızda bizimle birlikte gelecek olan yarışı bekleyen Mainz kulübünün idarecisi de “Achterbahn değil o Achterman” demişti. “Sekiz Tek Adamı” gibi bir şey. “Her yarışa birkaç sekiz tek sokmazsa akşam rahat uyumuyor galiba” diye alay etmişti. Elimde sonsuz malzeme ve sporcu olunca İstanbul’daki yokluk günlerinden sonra ben de biraz abartmıştım galiba. Yarış programları elime gelir gelmez önce sekiz tek yarışlarını işaretlemeye başlamıştım.

 

EVİNİ ÖZLEYEN DEV

Frankfurt’ta kulüp hayatına attığım unutulmaz bir imza daha vardı. İlk yarış sezonu başarılarla dolu olarak bitince çevremizdeki kulüplerden birçok sporcu benimle çalışmak için Germania kayıkhanesine gelmeye başladılar. Almanya’da daha önce hiç bilmediğim bir uygulamayla tanışmıştım. Aktif sporcu olmak isteyen sporcular sezonun başladığı bir tarihte kayıkhanede düzenlenen ciddi bir törenle o sezon yarışçı olarak antrenörlerin ve idarecilerin ön görecekleri bütün antrenman ve yarışlara katılacaklarına ant içiyorlardı. Buna neden gerek duyulduğunu sorduğumda enteresan bir cevap almıştım. Meğer antrenmanlar ağırlaşınca bazı sporcular “ben vazgeçtim” diyerek tekrar hobi kürekçiliğine geri dönüyorlarmış, bunun için antrenörler çocuklar kaçmasın diye gereken ağırlıkta çalışma yaptıramıyorlarmış. Hatta yakın geçmişte bazı ekipler “biz Almanya Birinciliğine gitmek istemiyoruz, sadece Bölgesel Yarışlara katılmak istiyoruz” diyerek kolaya kaçmış, antrenörlerin ve idarecilerin planlarına karşı çıkmışlar. Bu egoist, rahata kaçan tutuma karşılık bazı kulüpler de sporcularına sezon başında söz verdirerek sorumlu tutmaya çalışmışlar.

İşte 81 yılında sezon sonunda kayıkhaneye gelen kürekçilerden biri de yakın geçmişte kulübünü böyle yarı yolda bırakan biriymiş. Çok iri yapılı, uzun saçlı, sakallı, kulağında bir küpe taşıyan havalı ama atletik bir tipti. Adı Peter’di. Dış görünüşüne bakarak onu kafamda hemen elimdeki elemanlardan biriyle iki tek dümencili teknesine yerleştirmiştim ama anlatılanlara göre çocuk sabıkalıydı. Zora gelemeyen, isyankar bir karakteri vardı. O sıralarda Almanya içindeki yarışlar çoktan bitmiş, milli takımlar kampa alınmışlardı. İki hafta sonra Münih’te Dünya Şampiyonası yapılacaktı. Kürekçilerimin birçoğu o yarışları seyretmek için hazırlık yapmış, ortak arabalar kiralamış ve kalacakları yerleri çok önceden ayarlamışlardı. Bu çocuk biraz ortada kalmış ve tedirgin durumdaydı. Ben final yarışlarına sabah erkenden yola çıkıp gidecek, akşam da geri dönecektim. İsterse benimle gelebileceğini söyledim. Biraz çekinerek kabul etti. Benzin parasına ortak olması gerekmediğini açıklayınca yüzünde bir rahatlama ifadesi oluştu ve daha hevesle geleceğini söyledi. Artık Almanları tanımıştım!

Anlaştığımız gibi sabah erkenden kayıkhanenin önünde buluşup yola çıktık. Bir sene içinde yetmiş bin kilometre yol yaptığım BMW 316 ile gidiyorduk. İlk kilometrelerde hiç konuşmadı. Baktım o başlamayacak ben başladım. Ona geçtiğimiz sezonda karşılaştığım problemlerden bahsettim, sporcularımın özellikleri hakkında fazla açık vermeden daha çok ekipler ve yarışlar hakkında anektodlar anlattım. Münih’e vardığımızda o da kendisi hakkında biraz konuşmaya başladı ama çok bilgi vermiyordu. Çekingen davranıyordu. Yarışları seyrettik, Germania’lılarla buluştuk. Yarış aralarında ben antrenör kartımın yardımıyla sadece yarışçıların geçebileceği bölgelerde dolaştım. Yanımdan hiç ayırmadığım çelik metrem ve not defterim ile tekneleri, kürekleri ölçtüm, notlar aldım. Tanıdıklarla konuştum. Peter uzaktan dikkatle beni izliyordu. Öğlen hep birlikte sosisli sandviçlerimizi yedik. Çevreden bir sürü antrenör ve sporcu gelip Peter’e nasıl olduğunu, ne yaptığını soruyorlardı. Tanınmış bir tip olduğu belliydi ama daha problemi çözememiştim. Akşamüstü yarışlar bitince kapanış partisine de katılıp sonra arabaya binip dönüş yoluna geçtik.

Daha ilk kilometreden başlayarak hayatındaki problemleri anlatmaya başladı. Yarı yola geldiğimizde babasıyla olan çekişme hariç birçoğuna çözüm bulmuştuk. Asıl problem orada yatıyordu. Evden ayrılmış yalnız yaşıyordu ama o dev gibi adam evini özlüyordu. Babası anladığım kadarıyla da tam bir taş kafaydı. Frankfurt’a yaklaştığımızda Peter’le ne yapacağımı bulmuştum. Daha önce Galatasaray’da da buna benzer birkaç vaka çözmüştüm, hem de ne sporcu ne de ailesi fark etmeden. Bazıları hala farkında değildirler. Bu satırları okurlarsa belki bir anlam çıkartabilirler. Onu antrenmanlara başlattım. Saçlarını sakallarını kesti, küpeyi çıkarttı. Babasını bir süre aramamasını, sadece kulüpteki yeni pozisyonuna konsantre olmasını istedim. Ne dersem yapıyordu. Babasına kendisini ispat edecekti ve ben ona bunu sağlayacak son şansıydım. Bir süre ön plana çıkmaması gerekiyordu. Yemin törenine katılmasına gerek olmadığını söyledim. Kulüp idarecileri biraz homurdandılar ama bir planım olduğunu anlamışlardı. Peter’le kurmak istediğim iki tek dümencili hayalimden birkaç antrenman sonra vazgeçtim. Hamla çekebilecek bir tip değildi. Görev adamıydı. Bir teknenin ortasına oturtup tekneyi taşıttırabilirdiniz. Ben de öyle yaptım. Başkan Schreiber’ın oğlunun da olduğu dört çifte ekibinde teknenin ortasına oturttum. Uzun süre sabırla teknik çalışmalar yapmam gerekti. Fazla kuvvetliydi ve bunu kontrol edemiyordu. Çift kürek çekebilmek için tek kürekte asıldığı gibi kuvvet kullanamayacağını anlattım. Hissederek kürek çekmesini öğrettim. Son beş yüz metreye geldiğinde hala kendini çok kuvvetli hissediyorsa isterse tekneyi sırtlayıp götürebileceğini anlattım.

O zor ve hassas antrenmanları bütün Frankfurtlu diğer kürek kulüplerinin sporcuları da nehrin ortasında durup seyrederler sonra aynısını yapmaya çalışırlardı. Müthiş hızlı bir dört çifte ekibi yaratmıştım. Biz antrenmanda Main Nehrinin ortasından lokomotif gibi geçerken diğer kulüp tekneleri de hızları yettiği kadar bizi takip etmeye çalışıyorlardı. Sonunda sıra Hessen Şampiyonası gününe geldi. Yarışta birinci gün yapılan elemelerden geçip direk finale kaldılar. Cumartesi akşamüstü Peter’in haberi olmadan babasına telefon ettim, oğlunun Hessen Şampiyonasında Senyör A Klasmanında Final hakkı kazandığını anlattım ve yarışa davet ettim ama bir şartla: Yarıştan önce kendisini Peter’e göstermeyecek ve konuşmayacaktı. Benim şartlarıma çok bozuldu. Homurdandı, bir şeyler söyledi tam olarak anlayamadım, çok da umursamadım. Tanımadığı birisinin oğlu ile arasına girmesine ve bir takım şartlar ileri sürmesine kırılmıştı. Kırılmalıydı da. Sanırım o gece baba için uzun bir gece oldu.

Dört çifte, finalde çok zor bir yarışı birinci olarak bitirdi. Kıyıdakiler gerçekten de Peter’in tekneyi son beş yüz metrede aşırı bir güçle nasıl taşıdığına şahit oldular. Çevremdeki antrenörlerden birkaç tanesi yavaşça yanıma gelip o çocuktan bunu çıkartabildiğim için tebrik ettiler. Tek başına yaşayan yabani bir sporcuyu kalabalık bir ekibin içine monte etmiş ve kahraman yapmıştım. Asıl sürpriz yarış bittikten sonra teknenin iskeleye yanaşması sırasında yaşandı. Baba yavaş yavaş iskeleye yürüdü, eğilip Peter’in küreğini tutup elleri titreyerek tekneyi kıyıya çekmeye çalıştı. Baba oğulun birbirine sarılması unutulacak gibi değildi. Peter’in kız arkadaşı koluma girip ağlamaya başladı. Herkesin sinirleri boşalmış gibiydi. O gün aldığım tebrikler çok anlamlıydı. Olay mutlu sonla bitti. Baba durumu anlamıştı. 21 yaşına gelmiş dev gibi oğlu onu özlüyor, kendisine önem verilmesini istiyordu. Peter hayata attığı imzanın babası tarafından da tanınmasını istemişti. Hangimiz istemeyiz ki?

ZİNCİRİN ZAYIF HALKASI

Hayatın tesadüflerden ibaret olduğunu destekleyen bir olayın başlangıcı 1970 yılında Villach’ta yaşanmıştı. Yarışlarda dikkatimizi çeken bir Macar dört çifte bayan ekibi vardı. Dört tane dünya güzeli kızdan kurulu bir ekipti. Seyirciler çektikleri küreği değil kızları seyrediyordu. Az farkla geçilip madalyayı kaçırdılar. Yarışlardan sonra moralleri bozuk bir şekilde antrenörleriyle birlikte iskelenin ucuna çekilip oturup konuşmaya başladılar. Antrenörleri de en az onlar kadar güzeldi. Bu kadar çok güzel kızı bir araya nasıl getirmişlerdi, ağzımız açık kalmıştı, gözümüzü onlardan alamıyorduk. Kızların yanına doğru yürüdüm. Konuşmayı kesip bana baktılar. Yarışta kıl payı kaybetmelerine üzüldüğümü ama gelecek sene Kopenhag’da yapılacak olan Dünya şampiyonasında mutlaka başarılı olacaklarına inandığımı söyledim. Bir aksilik olmazsa orada olacağımı ve yarışlarını takip edeceğimi hatırlattım. Aralarında yer açtılar davet ettiler, oturdum, sohbete başladık. Aslında ekiplerinde üç numarada hamla sırtı çeken kız diğerlerinden biraz daha çelimsizdi ve yarışın son metrelerinde çok yetersiz kalmıştı. Yakından bakınca çok akıllı bir kıza benziyordu ama fiziksel olarak diğerlerine oranla daha çelimsizdi. Bunu uygun bir lisanla onlara anlattım. Ekibin içinde bir kişinin aksamasının bütün ekibin başarısını engelleyeceğini, bunu mutlaka değiştirmeleri gerektiğini konuştuk. Bir zincirin dayanma gücünün içindeki en zayıf halkayla ölçüldüğünü anlattım.

On yıl sonra 1980 yılında Dünya Kürek Şampiyonası Münih’te yapılmıştı. Orada elimde metreyle teknelerin arasında gezinip yeni ne var diye bakınır, ölçüler alırken karşıma Macar milli takımının eşofmanlarıyla bir kız çıktı. Benim üstümde de Frankfurter Germania eşofmanı vardı. Kız bana dikkatli dikkatli baktı “Alman’mısınız” diye sordu. Ben de “hayır Türk’üm” dedim. “Villach’ta bize zincirin zayıf halkalarını anlatan Türk olabilir misin” dedi. İnanılır gibi değildi. O ekibin zayıf tarafı olarak gördüğüm hamla sırtı olan kızdı. Aktif kürekçi olarak yeterli olamayacağını anlayınca antrenörlüğe başlamış. “Kendi aramızda yıllarca bize verdiğin o samimi ve doğru nasihatı konuştuk” dedi. Mükemmel bir ekibi vardı. Final çektiler ve Doğu Blokunun o hormonlu kızlarıyla kafa kafaya müthiş bir yarış çıkarttılar. Yarıştan sonra ekibini alıp yanıma geldi. “Şimdi bu günün zinciri hakkında ne söyleyeceksin bakalım” dedi. Utanmıştım. Ekibini çok iyi hazırladığı için tebrik ettim. “Germaniada bana yardımcı olarak çalışmak ister mi?” diye sordum. Milli takım antrenörü olarak ülkesinde çok üst seviye bir hayat sürmekteydi. Kabul etmedi.

BEYAZ SEKİZTEK

Almanya’ya transfer olduğum kesinleştikten sonra denizcilik bölümü başkanı olan Semih Haznedar bir toplantı düzenledi ve şubeyi kimlere bırakacağımı sordu. Ben de hiç tereddüt etmeden son senelerde bütün problemleri paylaştığımız arkadaşlarımı gösterdim. Teknik işleri Yunus Yılmaz’a, idari işleri de Faruk Algur’a bırakmak istediğimi söyledim ama bir şartım vardı. İdareyi ele aldıkları zaman aktif kürekçilik sayfasını kapatacaklardı. Ben bunun ne kadar zor olduğunu birebir yaşamıştım. Sabahları antrenman yapıp sonra diğer ekiplerin peşinden motorla gitmek akşam üstü aynı enerjiyi tekrar harcamak hemen hemen imkansızdı. Onlar da bunu doğru buldular ve kolları sıvadılar. Ara sıra Almanya’ya gelen mektup ve telefonlardan tekne eksiklerinin olduğunu ve takım şampiyonluğu için mutlaka yeni bir sekiz tek gerektiği haberi geliyordu. Sonunda işlerimin iyi gittiği bir sırada onlara İngiliz Janusek yapımı beyaz plastik bir tekne hediye ettim. Bu Türkiye’ye gelmiş ilk beyaz sekiz tek oldu. Birkaç arkadaşım babalarının arabasıyla ve kendi ceplerinden harcadıkları paralarla Frankfurt’a gelip tekneyi aldılar. O sene morallerini kaybetmiş olan eski sporcular bu tekne sayesinde tekrar bir araya toplandı ve sekiz tekin birinciliği ile nihayet yıllardır küçük puan farklarıyla kaçırılan takım şampiyonluğu açık ara kazanıldı. Daha sonra tekne transportu sırasında yaşanan kazaları ve o zorlukla alınan teknelerin hasar görmesini önlemek için bir römork satın aldım ve İstanbul’a gönderdim. Sonunda öyle bir noktaya geldiler ki eski, yıpranmış teknelerle antrenman yapamadıklarından yeni sporcu yetiştirmekte güçlük çekmeye ve hatta tekne sınıflarından bazılarına hiç katılamaz hale geldiler. Onun üzerine birkaç görüşme sonunda Regensburg kulübü başkanı Türk dostu bir beyefendi olan Herr Ullbrich’i ikna ettim, kendisi aynı zamanda Alman Kürek Federasyonu Bayern bölgesi başkanıydı. Onun davetlisi olarak kulübe hitaben kağıtları hazırladık, otelin proforma faturalarını da ekleyip İstanbul’a gönderdik, Galatasaraylı arkadaşlarım idare heyetinin kararı ve gönderdiğim davet mektubunun yardımı ile grup pasaportu çıkartıp Regensburg’a geldiler.

 

REGENSBURG

Gelirken yeni başlayan tecrübesiz kürekçilerini de getirdiler. Regensburg kulübü antrenör motorunu emrimize verdi. Benzinini doldurdu. Antrenörleri de çalışma programlarının yapımında ve uygulanmasında yardımcı oldu. Uzun mesafeler çekerek ve videoya kaydederek çalıştık. Bu arada şehri gezdik, Regensburg Belediye başkanını ziyaret ettik, hediyeler ve Galatasaray bayrağı verdik.

80-Rengin Regensburg ekibi 81-Rengin Regensburg gurup

82-Rengin Regensburg Protokol 83-Rengin Regensburg protokol2

 

Resimler80-83: Regensburg Belediye Başkanına yaptığımız ziyaret

 84-8+ Regensburg

Resim84: Ekip benim hediye ettiğim tekne ile Tuna Nehri Regensburg kıyılarında

Tuna nehrinde yapılan bu çok verimli ve motive edici antrenmanlardan sonra onların bir hafta da Münih olimpiyat köyünde kalmaları için bir organizasyon daha ayarladım. Olimpiyat köyü yöneticisi eski Alman “Boğalar” dört tekinin hamla sırtı olan Johann Farber’di. Yaptığımız anlaşmaya göre Münih Türkgücü futbol takımının Galatasaraylı bazı idarecilerinin de araya girmesiyle kamp sonunda bir yarış düzenledik.

Yarışlara Almanya’daki bütün tanıdığım antrenörleri ve yaz mevsiminin ortasında olmamıza rağmen henüz tatile çıkmamış ekiplerini davet ettim. 11 ayrı şehirden ekipler kendi masraflarını yüklenerek geldiler. Tam bir bayram havası yaşandı. Alman milli takımının dünya şampiyonasına hazırlanan iki tek dümencisiz ekibi de olimpiyat parkurunda kamptaydı. Onlar da yarışlara katıldı. Sırf bizim için olimpiyat köyünün yatakhaneleri açıldı,  olimpiyat parkurunun ışıkları, bayrakları ve motorları harekete geçti. İstanbul’dan gelen hakemlerimiz hayatlarında ilk ve son defa olimpiyat parkurunda yarış idare ettiler. Son defa diyorum çünkü onların hiçbiri uluslararası hakem değildi. Bütün bu antrenmanlar, iki ayrı yerde gerçekleştirilen kamplar ve yapılan geniş katılımlı yarışlarla kazanılan teknik, kondüsyon ve tecrübe gençlerimize Türkiye’nin ilerisinde bir kalite kazandırmıştı. Türkiye’ye döndüklerinde girdikleri yarışlarda rakiplerine o kadar çok fark yaptılar ki bazı yarışlarda ikinci gelen rakipleri aradaki büyük zaman farkından dolayı ancak üçüncülük puanı alabildi.

85-1988 Münih

Resim85: Ekip Münih Olimpiyat Parkurunda

 

TONGUÇ TÜRSAN

Franfurter Germania için bir antrenman kampı düzenlemiştim. Kışın nehir yükselince akıntı da çok artıyordu. 1980 kışında kürek çekmek için bize izin veren Main nehri 1981 kışında izin vermedi. Uzun süre köpürerek akan azgın suya inemeyeceğimiz anlaşılınca alternatif aramaya başladım.  Sürpriz bir destek geldi. Şimdi olayları biraz geri saralım:

1960’lı yıllarda kürek dünyamızdan gelmiş geçmiş bir efsane olarak Demir Bilek Tonguç’tan bahsedilirdi. Önce Galatasaray’da kürek çekmiş sonraları kulüpte birisine küsmüş, Fenerbahçe’de devam etmiş, Akdeniz Oyunlarında ülkemize o güne kadar alınabilmiş tek madalyayı kazandırmış bir tek çifteci. İşte o kişiyle Almanya’daki ilk sezonumda Giessen Kraliyet Kupası yarışlarında tanıştım.

Yarışlar dini bayram günü olan Pazartesi de eklenerek üç gün sürüyordu. Bu üç gün içinde sekiz tek yarışını en çok kazanan veya en çok kazanan karma ekip içinde sporcu bulunduran kulüp kupayı alıyordu. Hemen bütün kulüpler tek başlarına bir ekip yaratamadıklarından karma ekiplerle yarışlara geliyorlardı. Kulübümün bana verdiği görev ve Almanya’ya transfer olma sebebim olan büyük tekne çalıştırabilme referansım yüzünden ben adeta mecburen o yarışlara elimdeki elemanlarla olabilecek en iyi sekiz tek ekibini hazırladım. Dışarıdan sporcu alıp karma ekip yapmadım. Fizik kondüsyon olarak kışın çok iyi hazırlandık. Hatta sporcuların daha sonra itiraf ettikleri gibi o zamana kadar hiç bu kadar ağır çalışmamışlardı.

Benim sıkıntım ekibin motivasyonu ile ilgiliydi. Çocuklar çok rahat bir hayatın içindeydiler. Onları zora sokmak ve bir yarışın öneminin beyinlerine etki yapmasını beklemek hemen hemen imkansızdı. Yağmur yağsa antrenman iptal edilir diye düşünüyorlardı. Hedef Almanya Şampiyonası gibi zor bir yarış olunca da hemen “biz girmeyiz” deyip kaçmak istiyorlardı. Kışın yaptığım çeşitli organizasyonlarla az da olsa bir ekip havası kurmuştum ama Giessen’deki bu yarış onlar için bir eğlence kaynağıydı. Ciddiye almıyorlardı.

Hepsi kamp yapmak üzere çadırlarını getirdiler, kızlı erkekli guruplar kuruldu, okul arkadaşları da onlara katıldı. Kraliyet kupasını kazanmak onlar için pek de o kadar önemli değil gibiydi. İlk gün çoğunu kazandığımız küçük tekne yarışları bitip sıra sekiz tek yarışına geldiğinde ekibi bir araya topladım. “Eğer sekiz tek yarışını kaybederseniz şu ana kadar kazandıklarınızın hepsi boşa gidecek ona göre” dedim. “İnsan adını yazdırdığı yarışa kazanmak için girer” şeklinde işin önemini büyüterek biraz etkilemeye çalıştım.

Yarışı zor da olsa az farkla kazandık. Çok çekişmeli ve zevkli bir yarış olmuştu. Diğer üç bölgenin en iyi sporcularından karma olarak yapılmış kuvvetli rakipleri bir kulüp takımı olarak geçmek yarış yerinde olay yarattı. Uzun süredir böyle bir takım görülmemişti. Bazı eski sporcular ve hakemler “eski Germania tekrar hayata geçti” diye yorum yaptılar. Yarışı kazanınca çocukların arasında az da olsa bir ekip havası doğmuştu ama ertesi gün için endişelerim vardı. Ben otelde kalmaya gidecektim ama gençler kurdukları çadırlarda kalacaklardı. Aileleri onlara beslenmeleri için gerekli bütün malzemeyi ve parayı vermişti ama ben en çok birayı fazla kaçırmalarından ve kızlardan korkuyordum.

Yarış sonrasında ekibi tekrar topladım. “Bu gün kazandınız ama rakipleriniz bunun bir tesadüf olduğunu iddia edebilir. Yarın kaybederseniz onlar haklı çıkacak ve alay konusu olacaksınız. Akşam erken yatın, beslenmenize dikkat edin. Hepiniz dağıttığım yemek listelerine göre besleneceksiniz. Eğer yapmazsanız yarın yarışta ben anlarım ona göre” dedim. Dümenciye de casusluk görevi verdim ama bunu mahsus belli ederek söyledim hepsi duydular.

Tam ayrılacaktım biri yanıma geldi. Benden herhalde en az on yaş daha büyük, kır saçlı, birkaç santim daha kısa, ince, sırım gibi ve ciddi bakışlı biriydi. Almanca olarak “Frankfurt’a gelen Türk Antrenör sen misin” dedi. “Evet” dedim. Türkçe devam etti. “Ben Tonguç Türksan’ım tanıştığımıza çok sevindim”. Yıllardır adını bir efsane gibi anlattıkları kişi karşımda duruyordu. Ben de çok sevinmiştim. Orada başlayan dostluğumuz yıllarca devam etti.

Ertesi günkü ve Pazartesi günkü yarışları da kazandık. Çocuklar kupayı Kraliyet Ailesinden gelen birinden aldılar ve alışılmamış bir davranışla bana hediye ettiler. Daha sonra kulübe vermek istedim ama onlar da durumdan çok zevk almışlardı. Kupa bende kaldı.

86-Giessen Kral Kupası 8+a

Resim86: 1980 Giessen Kraliyet Kupası yarışını ilk kez kazandığımız gün

87-Germania tebrikler 

Resim87: Aynı yarışı seneler sonra tekrar kazanan Germania ekibi iskeleye dönünce…

Ertesi yıl, yani 1981 kış antrenmanı için gelen sürpriz destek işte bu efsane Tonguç ağabeyden gelmişti. Darmstadt kulübünde hobi olarak antrenörlük yapıyordu. Bulundukları nehirde sular yükselmiyordu ve gemi trafiği de yoktu. Teknelerimizi, takip motorumuzu yüklenip gittik. Sezonun gereği olan uzun kilometreleri orada çalıştık. Çok faydası oldu. Geçen senenin gençleri önümüzdeki sezonda büyükler kategorisinde kendilerinden çok daha tecrübeli rakiplerle karşılaşacaklardı. Hazırlıklarımıza antrenmanın dozunu giderek arttırarak devam ettim. Çevre kulüplerden birçok sporcu geçen senenin başarılı sonuçlarından dolayı bizim kulübe geldiler. Artık çok kalabalık bir sporcu kadrom ve üç yardımcı antrenörüm vardı. O sene 12-14 yaş gurubu çocuklar, yıldız bayanlar, yıldız erkekler, genç bayanlar, genç erkekler, hafif kilo genç erkekler, hafif kilo büyük erkekler, büyük bayanlar ve büyük erkeklerde müthiş başarılar kazandık. Yıl sonundaki baloda Herr Schreiber bana gururla bakıyordu. Benim üstüme bir kumar oynamış ve kazanmıştı. O yıl kürek sezonu boyunca katıldığımız yarışlarda 250’nin üstünde birincilik kazanmıştık. Bu Germania tarihinde bir rekordu. Kupaları koymak için ayrılmış masalar yetmedi, bir kısmını masaların önüne yerlere dizdiler. Farkında olmadan sekiz tek, dört tek, dört çifte ekipleri kurarken bu sporcuların arasından çok başarılı tek çifte ve diğer küçük tekne ekipleri de ortaya çıkmıştı. Onlardan daha sonra bahsedeceğim.

 

UÇAN TEK ÇİFTECİ

Tek çifteci yetiştirmek kolay iş değildir. Onunla ortak bir beyin gücü oluşturmak, nerede kuvvetli, nerede zayıf olduğunu beraber yaşamak ve ona göre antrenman programları uygulamak gerekir. Kalabalık ekiplerdeki gibi teknenin içinden birinin etrafını ateşlemesi, motive etmesi düşünülemez. Çok sabırlı, anlayışlı olmak ve onu her zaman iyi motive edebilmek gerekir. Galatasaray kulübünde birçok tekneyi aynı anda antrene etmem gerektiği için bir kişiye ayıracak vaktim çok sınırlıydı ama bunun iyi bir tarafı da vardı. Sporcular fazla şımarmadan kendilerine ayırabildiğim sınırlı zamanı en iyi şekilde kullanarak çalışmaya gayret gösteriyorlardı. Bu çalışmalardan birinde hiç unutamadığım komik bir kaza oldu. Hafif kilo kürekçilerimizden Orhan’ı şampiyona öncesi antrenmanlardan birinde sabah erkenden antrenmana çağırmıştım. Depar ve sonrasındaki atak kısmında onun maksimum hızını geliştirecek çalıştırmalar yapacaktık. Hedefim onun hafif kilosunu avantaja çevirmek, yarışın başında hızla çıkıp kaçarak yarış boyunca rakiplerini kontrol edebilmesini sağlamaktı. Bunun için de mükemmel bir depar gerekiyordu. Hava çok sakin ve dalgasızdı. Sabahın ilerleyen saatleriyle birlikte sıcak bir lodos eseceği belli olmuştu. Durgun havadan istifade ederek ada ve Akıntıburnu arasında gidip gelerek kısa deparlar çalışıyorduk.

88-Arnavutköy

Resim88: Arnavutköy Koyu

Bu deparlardan birinde adanın önünde durduk, hazırlandık, iyice konsantre olmasını ve en iyi çıkışını yapmasını istedim. Arnavutköy koyuna doğru baktım. Kimseler yoktu. Çıkışını yaptı ben de motoruma hafif gaz verdim, teknemin burnu her zaman olduğu gibi yukarı dikildi. Çok gaz verip hızlanırsam düzelebilirdi ama tek çiftenin hızı bana göre az olduğu için bir süre önümü görmeden böyle gitmek zorundaydım. Orhan’ın teknesi fişek gibi fırladı ve aşağı yukarı 10 kürek sonra maksimim hızına erişti. Biz tam hızın keyfini sürerken önümüzde beliriveren sandala ortasından çarptı ve teknenin burnu 30 santim kadar sandalın içine gömüldü. Teknesi aniden olduğu yerde fren yapınca Orhan yerinden fırladı ve ters bir takla atarak başüstünden denize uçtu. Birkaç saniyelik ilk şoku atlatınca hemen tekneye tırmandı siya yapıp futayı saplandığı sandaldan çıkarttı. Büyük bir hasar yoktu ama sandalda su kesiminin 5 santim üstünde üçgen bir delik açılmıştı. Sandal bizim Kuruçeşme’de Şarapçı Kazım adını taktığımız gece gündüz sarhoş gezen perişan, pis kokan zavallı bir berduşa aitti. Kazım’ın teknesinin çok eski ve tahtalarının sünger gibi yumuşamış olması sayesinde futamızda bir hasar olmamıştı. Şarapçı yarı ayık bir durumda “Noluyo ya” diye gözleri tam görmeden etrafına bakındı. Onun teknesi de su almıyordu ama dalgalı bir havada alabilirdi. Onu kıyıya gitmesi için ikna ettik. Biz de gülmemiz geçince antrenmana biraz daha devam ettik ama artık ciddi olamıyorduk. Seneler sonra bile bunu hatırladığımızda Orhan’ın müthiş uçuşuna beraberce güleriz.

 

GENÇ SPORCULAR

Antrenörlük zamanımda elit takım olmadan sadece gençlerle işe başlamakla çok zorlandığımı söyleyebilirim. Çünkü hem Galatasaray’da hem de Germania’da elimde gençlerden kurulu bir takım vardı. Çocukların önünde davranışlarını taklit edebilecekleri ağabeyleri yoktu. Özellikle Germaniadakilere herşeyi sıfırdan başlayarak öğretmek gerekti. Birkaç su antrenmanı yaptıktan sonra çocukların davranışlarında o kadar çok eksik gördüm ki sonunda dayanamadım, bütün bunları sözle anlatarak vakit kaybetmek yerine bizzat yaparak göstermek istedim. Eşofmanlarımı giydim. Bir tek çifte teknesini iskelenin yakınına sıpaların üstüne getirttim. Sonra herkesi kıyıya topladım ve küreklere nasıl yağ sürüleceğinden başlayıp tekneyi nasıl omuza alacaklarını, iskelenin en ucuna kadar gelip salmasını kıyıya çarpmadan suya nasıl koyacaklarını, sonra kürekleri takıp kıyıdaki bileziği kapatmayı, bir ayağını tekneye koyup bir elinle küreği diğer elinle dirseği tutmayı ve diğer ayakla da kıyıyı iterek futayı akıntıya karşı sudan açarak nasıl bineceklerini gösterdim. Bazıları hayatında ilk defa tekneye binerken aynı anda iskeleden açılmayı gördüler. Onlar acemiler gibi hemen tekneye oturup birisinin kürekleri iterek futanın iskeleden açılmasına yardım etmesini bekliyorlardı. Teknenin burnunu akıntıya karşı suya koymaları gerektiğini bile bilmiyorlardı. Ama işin ana fikrini en azından çabuk anladılar ve ileriki senelerde arkadan gelen gençlere mükemmel örnek olarak yeni sporcuların yetişmesini hızlandırdılar. Özellikle Frankfurt’lu kürekçilerim düzgün suda ve ip gibi şamandıralar atılmış parkurlarda yarıştıkları için biraz kıvrımlı bir nehirde yarışmaya sıra gelince çok zorlandılar.

 

BAD EMS KÖPRÜSÜ

Almanya’daki ikinci sezonumda bu konuyu çok canlı olarak yaşadığım bir yarış oldu. Bad Ems adındaki eski kraliyet yazlık sarayının olduğu şirin köyün dar nehrinde her yıl iddialı bir yarış yapılmaktaydı.

89a-Bad Ems2 89b-Bad Ems3

Resim89a/b: Günümüzde Bad Ems iskelesi ve kayıkhanenin önü

 

Nehirde depardan kısa bir süre sonra sola doğru keskin bir viraj vardı. Yarışacak olan ekiplerime Main nehrindeki köprülerin ayakları arasına çizdiğim benzer bir parkur modelinde antrenman yaptırdım. Boğazdaki sporcularım olsa ne demek istediğimi hemen anlarlardı ama bunlar sadece düz gitmeyi biliyorlardı. Onlara virajlarda rakibi sıkıştırıp bir atakla önüne geçmeyi, arkada kalan rakibi kürek sularıyla bozulan “çürük suda” kalmaya zorlamayı öğrettim. Her şeyden önce virajda iç taraftaki kürekçilerin tempoyu bozmadan boş kürek çekerken dış taraftakilerin çok asılarak teknenin virajı sadece dümenle almasını beklemeden kuvvet kullanarak hemen dönebilmeyi becermeleri gerekiyordu. Özellikle çift küreklerde yarış temposunda giderken iç küreği hafif boşlayıp, dış küreğe asılarak tekneyi döndürmek önemli bir teknik beceri ve kuvvet gerektirir. Sandalda yetişenler için bu çok basit bir iştir ama inanın Frankfurtlulara bunu zor anlattım. Çocukları çok ağır çalıştırdım. Sonunda işi kaptılar. Yarış günü aksi gibi senenin o zamanlarında beni çok rahatsız eden saman nezlem azdı. Havada uçuşan polenleri gördükçe daha kötü oluyordum. Özellikle dört tek ekibimin yarışı çok önemliydi, kazanan eski Bad Ems Derebeyliği ailesini temsil eden kişiden büyük bir kupa alıyordu. İlk yarışlarda bütün küçük teknelerim taktiği iyi uygulayıp rakiplerini şaşırtarak kazanmışlardı. Kıyıda herkes virajı kapalı alarak rakiplerinin parkuruna geçen, korsanlık yapan ama yarışı da kazanan akıllı Germania teknelerinden bahsediyordu.

Şimdi sıra büyük yarıştaydı. dört tek yarışı için çocukları suya indirdim ve yarışın ilk virajındaki köprünün üstüne çıkıp elimde kronometre ile beklemeye başladım. Gözlerimden yaşlar akıyor ve durmadan hapşırıyordum. Bu arada Emel de Gül’ün oturduğu bebek arabasını kıyıda dolaştırırken yarışın saatinin geldiğini fark edip sporcuların ailelerine benim nerede olduğumu sormuş. Onlar da “Herr Gürsoy birinci virajdaki ahşap köprüyü sallayarak yıkmaya çalışıyor” demişler. Emel Almancasına güvenemediği için yanlış bir şeyler anladığını zannetmiş ve cevap vermemiş ama ne yaptığımı da merak etmiş. Köprüye doğru biraz ilerleyince hakikaten benim köprünün parmaklıklarına yapışmış hapşırdıkça sanki köprüyü yıkmaya çalışıyormuş gibi bir görüntüm olduğunu anlatmıştı. Köprü gerçekten de sallanıyordu.

Ekip tam tarif ettiğim gibi birinci virajı içerden alıp rotayı değiştirince rakiplerinin kontrolünü dağıtıp yarışı kazandı. Beni bu yarışlarda asıl eğlendiren o ukala Alman hakemlerin kulvarsız bir yarışta bizim teknemiz korsan gibi diğerlerinin önünden geçerken gösterdikleri telaş ve panikti. Tecrübesizlikleri o kadar belli oluyordu ki. Daha sonra video filmlerde bunu sporcularıma da gösterdim, çok gülmüştük. Onlara diskalifiye olmadan rakibi rahatsız etmenin yollarını öğretmiştim ve başarıyla uygulamışlardı. Bana daha çok güvenmeye başlıyorlardı. Biri “çantanızda bize öğretmediğiniz daha neler var” demişti. Korsanlık yapmak ve buna rağmen altın madalya kazanmak hoşlarına gitmişti.

Almanya’daki yaşantımızda Bad Ems’e sık sık gezmeye de gittik. Kürek kulübü çok şirin bir yerdi. Orayı çok özlerim. Emekli olup hayatımın sonuna kadar orada oturmayı düşündüğüm olmuştur. Eski ve küçük ahşap bir kayıkhaneyi seneler boyunca tamir ederek, cilalayarak ve çiçeklerle donatarak bakmışlar. Binanın dışında birinci kat pencerelerinden birinin dışına eski bir kaba teknenin burnunu kesip monte etmişler içine de kırmızı çiçekler dikmişlerdi. İnsanların yaşadıkları yere sevgiyle bağlanmaları ne kadar güzel. Dışarıdan bakınca orada içi sevgi dolu insanların yaşadığını hemen fark ediyorsunuz. Kayıkhanenin yakınında o benim yıkmaya çalıştığım köprünün başında bir pastane vardı. Alman’ların meşhur vişneli Karaorman pastasını nefis yapardı. Buna benzer tadını unutamadığım ufak tefek damak tadını paylaşmak istiyorum ama ne yazık ki Alman’ların ülkemizdeki lezzetlerle mukayese edilemeyecek kadar basit bir mutfakları var. Ama önce Bad Ems yarışı bahsini kapatalım sonra Alman mutfağına gereken müdahaleyi yaparız! Yarışlar bittikten sonra adet olduğu üzere kayıkhanede toplanılır, antrenörler arasında yarışların kritiği yapılırdı. Rakip antrenörler bizim teknelerin parkur değiştirmedeki akılcı manevralarını vurgulayarak bugüne kadar böyle tehlikeli ve agresif bir taktiği ilk defa gördüklerini anlatmışlardı.

Yarışçı olarak spor yaparken alışılmışın dışında ama kanunları ve etik değerleri zorlamadan hareket etmeyi, tam Türkçe tabiriyle “uyanık olmayı” öğreniyorsunuz. Özel hayatınıza kadar giren bu davranışlar sizi sosyal hayatınızda da farklı bir kişi haline getiriyor. Buna benzer taktikleri, alışkanlıkları Frankfurt’taki sporcularıma da aşıladım. Bunlar sosyal bağları kuvvetlendiren ve gençlerin beraber geçirdikleri zamandan zevk almalarını sağlayan küçük detaylardı.

Haklı olduğumu aradan 20 yıl geçtikten sonra İstanbul’a beni ziyarete geldiklerinde anlatmışlar “beraber gittiğimiz dondurmacıda her buluştuğumuzda sizi anıyoruz” demişlerdi. Dondurmayı çocuk gibi düdük kadar külahta değil, kürekçi gibi kiloluk paketle alıp yemeği öğretmiştim onlara. Alıştıkları basit günlük davranışları böyle zararsız çıkışlarla bozmamdan çok keyif alıyorlardı. Sınırlı küçük hayatlarında yeni ufuklar (!) açılıyordu… Onları hamburgerci yerine dönerciye alıştırmıştım. İlk defa verdikleri paranın karşılığında karınlarını doyuracak bir porsiyon yemeği Ali Baba’da yemişlerdi. Dönerciden çıkıp yandaki dondurmacıya dalar ceplerimiz boşalıncaya kadar ortalığı talan ederdik. Ben de onlarla beraber aynı miktarlarda yerdim. Neticede kilom 120’yi geçince durmam gerektiğini fark ettim. Yemek konusunda Almanları hem ukala hem de biraz cahil bulurum.

Fransa sınırı kıyısındaki Breisach kasabasındaki test yarışlarının akşamında yemeğe çok meraklı olan 150 kiloluk Herr Heftrich Fransa’ya geçmeyi teklif etti.

90-Breisach

Resim90: Günümüzde Breisach parkuru bir uluslararası yarış gününde (karşı kıyı Fransa)

Nehrin karşı kıyısı Fransa idi ve yemeklerinin güzelliği ile tanınan bir restoran olduğu biliniyordu. Kafile halinde arabalarla köprü üstündeki sınıra gittik. Bizde Fransa vizesi yoktu ama Alman plakalı bir dizi araba ve içinde eşofmanlı kürekçileri görünce gümrükçülere yemeğe gidip döneceğimiz söylendi, hepimizin Alman olduğunu düşünerek kontrol etmeden geçmemize izin verdiler. Grup halinde karşı taraftaki köye daldık. Söylenen lokantanın önüne park ettik. Bize büyük bir masa hazırladılar. Mönüleri dağıttılar. Kimse Fransızca bilmediği için yazılardan bir şey anlamayıp garsona sorarak yemek seçmeye çalışıyorlardı. Garson da Almanya’ya komşu diğer bütün ülkelerin vatandaşları gibi Almanca bilmediğini iddia ederek onlara eziyet çektirmeye çalışıyordu. Aynı şeyi Hollanda’da, Danimarka’da ve Belçika’da da yaşamıştım.

O akşam yemek siparişi verirken Emel’le hiç yabancılık çekmedik. Bilirsiniz bizdeki yemeklerin de çoğunun adı Fransızca’dır. Genel kültürümüzün ve İstanbul’dan kalma gurme tecrübemizin yardımıyla kendimize güzel yemekler ısmarladık. O sıra kimse fark etmemişti. Yemekler gelince millet ne olduğunu anlamadığı yanlış şeyler ısmarladığını ve domuz Fransız’ın oyununa geldiklerini anladılar. Herr Heftrich’in annesi “ben balık istemedim ki” diye ağlamaklıydı. Bir tek bizim yemeklerimiz muhteşem gözüküyordu. Bunun temelinde yatan Osmanlı kültürünü onlara anlattık. Bize daha saygıyla baktıklarını hissetmiştik. Bu kadar basit bir olaydan bile etkileniyorlardı. Bazen Almanların bizi çocuk yerine koymalarından sıkıldığımı hissederdim. Aslında onların bizden öğrenecekleri o kadar çok şey var ki.

Kulüpte verilen yemekler de bize Alman yemek kültürünün zayıflığını göstermekteydi. İlk senenin sonunda Main nehri kıyısında düzenlenecek olan bir kulüp birinciliğinden bahsedildi. Ortada büyük bir heyecan vardı. Nehir kıyısına masalar ve sıralar kurulacak misafirlere yemek ikram edilecekmiş. O gün ben sabahtan itibaren kayıkhanenin önünde sporcularla ilgilendiğim için organizasyonun ne durumda olduğuna bakamamıştım. Bu konuda çok becerikli olduklarını itiraf etmem lazım. Yıllardır alışılmış bir iş paylaşım sistemleri vardı ve organizasyon tıkır tıkır yürüyordu.

91-Fest

Resim91: Germania önünde nehir kıyısındaki eğlence günü

Öğleden sonra geç bir vakit acıktığımı fark ettim. Kayıkhane ile iskele arasında yarışa giden gelen tekneleri ayarlamakla vaktin geçtiğini anlamamıştım. Emeli buldum. “Yiyecek ne var” diye sordum. “Gördüğünde inanmayacaksın” dedi. Kasılarak misafirlerimize ikram edeceğiz dedikleri şey meğerse büyük bir kazan dolusu sosisli mercimek çorbasıymış. Hatta yanında bir brötchen dahi veriyorlarmış!

İşte bu konuda onlara fark atıyorduk. Bizim mutfağımızın ve ikram anlayışımızın yanına bile yaklaşamazlardı ama ne yazık ki organizasyon konusunda da onlar bize fark atıyorlardı. Frankfurt Gazetelerinin hepsi o gün oradaydı ve abuk sabuk sansasyonel hadise aramadan spordan bahseden, kürekten anlayan hatta (inanamadım) beni ve sporcularımı adıyla tanıyan muhabirler çok bilgili sorular sorarak röportajlar yaptılar ve ertesi gün hepsi yayınlandı. Hem de üstünde oynanmadan, değiştirilmeden.

Yıllar sonra Germania’da antrenörlük devrim kapanıp ticaretle uğraşmaya başladığımda yönetim kuruluyla yakın ilişkiler içinde oldum. Kulübün ilk yabancı üyesi oldum. Bu Germania için önemli bir gelişmeydi. Zenginlere ve aristokratlara açık ve pek belli etmeseler de yabancılara kapalı bir guruptular. İçeri girebilmek için referanslar gerekirken beni üyeliğe davet etmeleri gurur verici bir şeydi. Orada iş hayatından vakit buldukça idarecilere ve antrenörlere danışman gibi çalışarak bir süre yardımcı oldum. Bir gün çok enteresan bir eğitim toplantısına davet edildim.

Bu sporculuktan idareciliğe geçenler için yapılmış bir “Kişilik Geliştirme” eğitimiydi. Bize şunu anlatmaya çalıştılar: “Siz artık omuzlarda taşınan sporcular değilsiniz. Başarı tamamen sporcuya aittir. Size düşen sadece bir adım geride durmak ve onları ileriye ve daha büyük başarılara hazırlamaktır. Tabii eski bir sporcu olarak her kazanılan yarıştan sonra siz de birileri tarafından tebrik edilmek istersiniz. Bu çok insani bir duygudur ama ne yazık ki sadece idare heyetindeki arkadaşlarınızdan ve çok yakın çevrenizden gelecek olan tebriklerle yetinmek zorundasınız. Aranızda egosu bununla yetinmeyecek olanlar vardır mutlaka. Yapılacak tek şey sokağa çıkarken aynaya bakıp kendinizi kutlamaktan ibarettir. Sonra da sokakta yürürken gizli olarak istediğiniz kadar kasılabilirsiniz ama sakın birileriyle konuşurken başarıyı üzerinize almaya kalkışmayın. Çok antipatik olursunuz. Öyle davranırsanız etrafınızda kısa süre içinde bir sürü düşman belirir. Sporcular arasındaki pozisyonunuzu da kaybedersiniz. Onlar başarılarını sizinle paylaşmaya yanaşmayacaklardır.”

Bu öğretiyi ve kursun devamını keşke ülkemizdeki idarecilere de versek. Televizyonda nasıl hindi gibi şişindiklerini gördükçe onlara çok acıyorum. Özellikle futbol kulüplerimizin başkanlarına hayretle bakıyorum. Anlamadıkları, bilmedikleri hiç bir şey yok gibi. Neden antrenör tuttuklarını merak ediyorum. Sanki utanmasalar soyunma odasına gidip takımı sahaya onlar çıkartacaklar… Eğitim hayatım boyunca çok az iyi hocaya rastladığımı anlatmıştım, aynısını sporculuk hayatımdaki idareciler için de söyleyebilirim. Kürek şubesine kaptanlık yapmak aslında idareciliğin en zor kısmıydı. Benim şube kaptanları ile ilgili bir sıkıntım hiç olmadı. Şanslıydım ama onların bir kademe yukarıda idare heyetinin içinde neler çektiklerini görerek büyüdüm, bu da bana ders oldu.

 

MOTİVASYON

Kürekçilik hayatımın aktif bölümünün sonlarına doğru antrenörlüğe geçerken bildiklerimi gençlere aktarırken aktif gençlik günlerimi tekrar yaşadığım hissine kapılmıştım. Aynen benim antrenörlerime inandığım, güvendiğim gibi benim sporcularımda söylediklerime tam olarak inanarak antrenman yapıyorlardı. Çünkü ben anlattıklarımı bizzat uygulayıp onların gözleri önünde imkansız denilen yarışlar kazanmış biriydim. Yeni görevimin gerektirdiği kadar yeterli olabilmek için kendimi yetiştirmeye ve daha bilgili olmaya çalışıyordum. Kendime uyguladığım bu çalışma sistemi antrenörlüğe ilk başladığım yıllardan beri alıştığım gibiydi.

Bazı yarışlarda motivasyon kavramını abartıp onları ipnotize ettiğimi söyleyenler bile olmuştu. Yarış öncesi etraftan kimseyle konuşmamalarını, sadece benim onlara anlattıklarımı dinlemelerini isterdim. Yarışın bütün metrelerini anlatır, rakiplerini durumunu, olabilecek aksilikleri ve yarışın tüm safhalarıyla senaryosunu gözlerinin önüne getirmelerini sağlardım. Böylece onlara daha yarışmadan kafalarında yarışı kazanmalarını öğretmiştim. Kendilerinden daha iri ve kazanma ihtimali yüksek rakiplerini geçebilmeleri tamamen buna bağlıydı. Tabii ki kış antrenmanlarındaki ağır çalışmalar işin temelini teşkil ediyordu ama onlar da ancak güven duyulan bir ortamda sağlıklı olarak yapılabilirdi.

Frankfurt’taki genç bayanlar kategorisinde yarışan çok ufak tefek bir sporcum vardı. Annesi de eski kürekçilerden biriydi ve bana çok yardımcı olurdu. Kızının sadece bölgesel yarışlarda kalmayıp şampiyonaya katılmasını içinden istiyordu ama rakiplerin ondan daha uzun ve iri olmaları yüzünden etrafından çekiniyor bu isteğini açıklayamıyordu. Test yarışlarında alınan dereceler sporcumun finale kalabileceğini gösteriyordu. Sonunda kulüpteki idarecilerin ve eski sporcuların tereddütlü bakışları arasında onu şampiyonaya götürdüm. Elemelerden her zamanki derecelerini çekerek geçti ve finale kaldı. O gece hava bozmaya başladı. Münih Hava Alanı Meteoroloji Müdürlüğüne telefon ettim. Ertesi günü için hava raporunu istedim. Rüzgar parkur istikametinde yarışla beraber kuvvetli esecekti.

Benim hafif kilo yarışçım için büyük bir avantaj söz konusuydu. Gece yatmadan önce uzun uzun rakiplerinin neler yapabileceğini ve onun bunlara karşı nasıl davranması gerektiğini ezberlettim. Avantajlı taraflarını anlattım. Sabahtan herkesden erken kayıkhaneye gidip kimseye söylemeden dirsek ayarlarını ve kürek ayarlarını değiştirdim. Kendisini de o sabah dışarıdan kimseyle görüştürmeden yarışa hazırladım, tıpkı İstanbul’da Nilgün’e ve Feray’a yaptığım gibi metre metre yarışı ona anlattım. Sonunda küreğini çekti ve inanılmaz bir birincilik aldı. Madalya kürsüsüne çıktıklarında o en üst basamakta durmasına rağmen ikinci ve üçüncü gelen kızlar o kadar iriydiler ki ona tepeden bakıyorlardı. Tribünlerden gülme sesleri geliyordu. Fizik yapısının yetersizliği yüzünden milli takıma seçilemedi ama o kadar ilerisini zaten hayal etmemiştik. Haddimizi bilerek kazandığımız yarışın keyfini çıkarttık.

Kürek ayarları ile oynamayı eski antrenörümüz Boraniç’ten öğrenmiştim. Milli takım kamplarında bazen bizi koşuya gönderir, sonra belli etmeden teknemizin ayarlarıyla oynar, suya indiğimiz zaman ilk bir iki kürekte bunu anlamamızı isterdi. Küreğin su içindeki hareketi ve teknenin hızı tamamen fizik kaidelerine bağlı olduğundan bu benim en kuvvetli olduğum bölgeye giriyordu. Kürekteki manivela kolunun havaya, sporcunun o günkü durumuna ve rakiplerin durumuna göre değiştirilmesi en başarılı olduğum alanlardan biriydi. Bu ayarlarla antrenörün sürekli olarak oynaması sporcuyu psikolojik olarak rahatsız eder. Boraniç bizi buna zorlardı. Adeta bir komando kampındaymış gibi sürekli olarak olabilecek en zor şartlara bizi hazırlardı.

Bütün hazırlıklara, çalışmalara rağmen bazen motivasyonu gerekli seviyede tutmakta zorlandığım günler de oldu:

KIRMIZILI YEŞİLLİ DOPİNG

O sene yarış öncesi çocuklar arasında bir dedikodu dolaşmaya başladı. Fenerbahçe’liler doping yapıyorlarmış. Bunun rivayet olduğunu onlara bir türlü anlatamadım. Sözlerle ikna etmeye çalışarak bunun üstesinden gelmek mümkün olmayınca başka bir yol aradım. İsviçre’de yaşayan Ferhan Teyzemin gönderdiği dışı renkli şekerle kaplı minik draje çikolatalar vardı. Daha sonraki yıllarda piyasada M&M markasıyla tanındılar. O tarihte teyzem yaz tatilinde Türkiye’ye gelirken bana kocaman bir kutu bu draje çikolatalardan getirmişti. Ankara’daki yarıştan bir gün önce otel odasında oturdum bütün drajeleri yatağın üstüne döktüm. İçinden yeşilleri ve kırmızıları ayırdım. Öğlen yemeğinden sonra bütün sporcularıma yeşillerden birer tane verdim ve sakın çiğnemeyin tadı kötü deyip yarım bardak suyla yutturdum. Akşam yemeğinden sonra da kırmızıları yutturdum. “Şimdi artık hiçbir şey tıkınmak yok. Doğru yatağa dedim.” Çok memnun bir şekilde yatmaya gittiler. Ertesi gün yarışları kazandıkça birbirlerine anlamlı anlamlı bakıp göz kırpıyorlardı. İdarecimiz hayretlerle bana bakıyordu. “Sen dopinge, ilaca, yabancı maddelere bu kadar karşı bir adam olarak böyle bir şey nasıl yaparsın?” dedi. Kendisine cebimde son kalanlardan çıkartıp bir iki tane kahverengi draje verdim. “Bunlar idareciler için olan çeşidimiz, çiğneyin bakın mutlu olacaksınız” dedim. O zaman hileyi fark etti.

 

İKİ ÇİFTENİN BELGESELİ

Aradan yıllar geçti bir gün TRT’de eski sporcularla belgeseller hazırlayan Orhan Ayhan’dan bir davet aldım.

Belgesel çekimine beraberimde üç kişiyi davet edebileceğimi ve mümkün olduğu kadar çok resim getirmemi istiyordu. Almanya’dan dönerken taşınma sırasında bütün resim ve madalyalarımın olduğu kutu kaybolmuştu. Biri içindeki madalyaların gerçek altın olduğunu sanmıştı herhalde… Arkadaşlarımdan resimler topladım. Onları çekime davet ettim, birçoğu kamera karşısında konuşmaktan çekindiler. Sonunda kulüpteki ilk idarecim ve mühendislik hayatımdaki ilk patronum olan Özer Gürkem davetimi kabul etti. Hakkımda biri konuşacaksa beni ondan daha iyi kim anlatabilirdi ki? İkinci kişi olarak o günlerde Kürek Federasyonu başkanı olan Çetin Öztürk de davetimi kabul etti. Çetin dümencilikle başlayıp kürekçilikle devam eden sporculuk hayatı boyunca hep yakınımda olan ve beni hem sporcu hem de antrenör olarak çok iyi tanıyan biriydi. Üçüncü şahıs olarak o güne kadar bu programda kimsenin cesaret edemediği bir şey yaptım. Rakiplerimden birini davet ettim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi eski kürekçilerinden Tavit Köletavitoğlu yoğun iş hayatının arasında davetimi kabul ederek beni sevindirdi.

Hepsi çekimin konsepti gereği beni öven konuşmalar yaptılar. Özer Ağabey ile Çetinin karşılıklı sevgimiz ve ortak ideallerimiz yüzünden program sırasında neler söyleyeceğini tahmin edebiliyordum ama Tavit’in konuşması boğazıma bir yumru tıkanmasına sebep oldu. “Celal bizim jenerasyonumuzun sporcuları içinde benim için bir idoldür” demişti. Ankaralı kürekçilerin en azından bir kısmının hakkımda böyle düşünmesi beni çok duygulandırmıştı. Konuşma sırası bana geldiğinde aklımın bir köşesi hala Tavit’in sözlerine takılıp kalmıştı. İlk cümlemi zor toparladım ama devamını iyi getirdim. Hatta röportaj sırasında bir ara galiba kendimi kaybedip çok konuşmuşum. Orhan Ayhan “maşallah Celal sende malzeme bol, beni soru sormak zorunda bırakmadan hiç duraklamadan devam ediyorsun” diye takılmıştı. Aslında bazı konularda mütevazi davranamıyorum galiba. Bildiğim ve söylemek istediğim bir şey varsa sonuna kadar konuşup karşımdakine bildiklerimi bütünüyle aktarmaya çalışıyorum. Kürek konusu da tahmin edebileceğiniz gibi hiç mütevazi olamayacağım bir konu. Orhan Ağabey kibarlık edip 2 Ekim 2002’de yayınlanan o belgeselin CD’sini bana verdi. Böylece çocuklarıma miras olarak bırakabileceğim bir belgeselim oldu.

92-celal-gürsoy-640x460

Resim92: Orhan Ayhan’ın TRT’de yaptığı belgeselden bir görüntü

38 dakikalık, “çok konuştuğum (!)” bu belgeseli izlemek için aşağıdaki linke tıklamanız yeterlidir:

https://www.youtube.com/watch?v=c-LgBiHEy9U

Daha sonra Tavit’le sohbet ederken hatırladım. 70’li yıllarda Ortadoğu Teknik üniversitesinin Eymir Gölündeki kayıkhanesinin girişinde kapının üstünde büyük bir posterim asılıydı. O resimde iki tek dümencili yarışında finişte küreğe asıldığım an büyütülerek çerçevelenmişti. Öyle asılmıştım ki kürek yay gibi kıvrılmış sanki kırılacakmış gibi görülüyordu. Fotoğrafta yüzümün aldığı şekil ve dişlerimi nasıl sıktığım da çok iyi yakalanmıştı.

 

MİNİK SERÇE

Kürek Şubesinin Yöneticisi Ruhi Alemdar zamanında bir gece düzenlendi. İdare heyeti o gecede Ahmet Şenkal ile bana birer hediye verilmesine karar vermişti. Verilecek hediye hakkında bir seçim yapılamadı. Ruhi ağabey bana Kapalıçarşı’da bir adres verdi. “Git oradan zevkine göre iki tane saat seç, güzel paket yapsınlar” dedi. Ben de iki adet çok şık Longines saat seçtim. O gece bize bunları hediye ettiler.

93-sunullah saat

Resim93: Soldan: Celal Gürsoy, Sunullah Üner, Jerfi Fıratlı, Emir Turgan, Ali Ruhi Alemdar.

Gecenin sürprizi de küçük bir orkestra eşliğinde sahne alacak olan o yıllarda yeni meşhur olmaya başlayan Sezen adında kısa boylu cin bakışlı bir kızdı. Adada artistler, sanatçılar için ayrılmış bölümler olmadığı için Sezen adanın girişindeki oyun salonunda giyinip sahneye hazırlanmak zorunda kalmıştı. Adanın eski halini hatırlayanlar bilirler, her taraf denizden çıkanların arkasında bıraktığı sularla ıslaktır. Sezenin de ayakları ve etekleri ıslanmıştı. Bastı küfürü. O kızgın halinde bile çok sempatikti. Daha sahneye çıkmadan bizim gönlümüzü kazanmıştı. Sahneye çıkıp ilk şarkısını söyledikten sonra karşımızda küçük bir dev bulunduğunu anlamıştık. Lokantadaki topluluğu en çok eğlendiren de Sezenin Ajda Pekkan ve Nükhet Duru taklitleri olmuştu. Bir ara da taklit yapar gibi Türk Sanat müziğinden bir parça okudu. Mükemmeldi. Bence orijinalinden daha güzel söylemişti.

Tesadüf… Yıllar sonra Minik Serçe Sezen Aksu’yu ülkemizin en büyük artisti olarak gururla Frankfurt’ta Yorgo’da ağırladık. Eski basketbolcu akrabamız Şakşak Mehmet onun sahne amiri olmuştu. (Dünya ne kadar küçük.) O gün Sezen turne seyahatinin uzamasından sıkılmış, evde bıraktığı oğlunu özlemişti. Pirden’e sarılıp “ben çocuğumu özledim” deyip bütün gece onu kucağından indirmemişti. O yıllarda Sezen’in orkestrasında olan Uzay Heparı da masamızdaydı. Bir Porche kiralayıp otobanda gazlayıp motorunu patlatmak gibi birşeylerden bahsediyordu. Arabayı kiralamak için benden yardım istemişti. Şakşak da karşımda kaş göz işaretleri yaparak yardım etmememi işaret ediyordu. Uzay hız delisiydi, Ne yazık ki sonu da o hızla oldu…

Sezen’in Frankfurt konserinin ortasında salonda kendini bilmez birileri tanımadığımız bir bayrak açıp politik sloganlar atmaya başlamışlardı. Alman güvenlikçiler de ne olduğunu tam olarak anlayamadıkları için müdahale etmekte geciktiler. Bunu da bir tür tezahürat sanmışlardı. Şakşak Sezeni kucakladığı gibi kulisin arkasına kaçırdı. Tadımız kaçmıştı. Salonu terk ettik. Biz çocuklarımızı kucaklayıp dışarı çıkarken millet içeride “Türkiye” diye bağırıp çapulcu gurubunu bastırıyordu. Korumalar onları kısa sürede yaka paça dışarı atmışlardı ve konser devam etmişti ama biz eski terör günlerinden kalma tedirginliğimizi devam ettiriyorduk.

Almanya’daki bana çok uzun gelen o sosyal şoklarla dolu günlerde Arnavutköydeki eski güzel zamanları hatırlamadığım gün yok gibiydi. 1960’lı yıllarda Galatasaray adasındaki küçük dünyamızda yaşanan önemli bir nostalji de Kartal’a yarış için motorla gidip gelmekti. Birçok arkadaşımın da aynı fikirde olduğundan eminim. O motor gezilerinde özellikle yarış dönüşünde sinirler boşaldıktan sonra binbir çeşit flörtler, dedikodular, şakalar ve entrikalar döner, adaya çıkınca herkes hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ederdi.

94-60 yıllar Kartal dönüşü

Resim94: Motor adaya dönüş yolunda

Yarışa giderken üstümüzde birikmiş olan stres akşamüstü ortadan kalkar, hele yarışlar kazanılmış, kırmızı birincilik bayrakları direğe çekilmişse insanlar birbirine daha sıkı yaklaşırlardı. Gençler ve kendini bizimle birlikte genç hisseden bütün ada halkı da o motor gezilerini çok iyi hatırlar. İlerleyen senelerle Ankara’da Mogan gölünde Kartal’a oranla daha düzgün bir yarış parkuru yapıldı. Parkur dediğime bakmayın. Sadece başlangıç ve bitiş kazıkları olan, orta yerde de bir 1000 metre şamandırası olan basit bir parkurdu. En büyük yenilik sabit start yerlerinin olmasıydı. Boğazın akıntı, anafor ve dalgalarından sonra gölün durgun suyu bize çok rahat gelirdi. Sadece Mogan gölünün denizden yüksekliği dolayısıyla hissettiğimiz hava kuruluğu ve tuzlu deniz suyuna oranla daha ağır olması dikkatimizi çekerdi. Ancak yıllar geçtikten sonra ağır tatlı suya göre kürek ayarlarını değiştirmeyi keşfettik. Daha sonraları da Almanca’dan tercüme ettiğim bültenlerden yükseklik farkı olan parkurlarda yarışa giderken değişik türde beslenmenin önemini öğrenmiştim.

 

KABUS GİBİ BİR OLİMPİYAT

Özellikle 2240 metre irtifada yapılan 1968 Mexico City Olimpiyatları sonrasında yükseklik farkından dolayı atletizm, yüzme, kürek gibi sporlardaki performans düşmesi spor tıbbında yeni araştırmalara ve buluşlara neden olmuştu. Ne yazık ki bizim bunlardan çok sonra haberimiz oldu. Gene Almancadan tercüme ettiğim araştırma yayınlarına göre Mexico City Olimpiyatlarından alınan dersler neticesinde büyük yarışlar öncesinde sporculara çok yüksek yerlerde kamp yaptırılması denenmişti. Orada oksijeni azalmış “incelmiş havada” ekonomik olarak çalışmaya alışan metabolizma deniz seviyesine inince daha zengin oksijenli ortamda normalin çok üstünde performans verebiliyordu. Bir başka buluş da bizim gibi bunun tam tersini yapanlar içindi. Deniz seviyesinde çalışıp yükseğe yarışa gidenlerin yarış öncesi antrenmanlarını oksijen borçlanarak yapmak ve yarış yerine ya bir gün önce gidip, kriz geçirmeden yarışa çıkmak, ya da en az sekiz gün önce gidip basınca alışması için metabolizmaya zaman tanımak tavsiye ediliyordu. Bunları ekiplerime uygulattırdım. Onlar bunu farkında değildiler ama artık bizim yıllarca çektiğimiz zorlukları çekmeden yarışıyorlardı.

95-8+ mexic68-1 96-8+ mexico68

Resim95-96: 1968 Mexico Olimpiyatı Sekiz Tek Finiş resmi ve Alman ekibi, Lutz hamladan sonraki 4. kişi (sol kürekçi)

Yıllar sonra Frankfurt’ta Germania’nın efsane kürekçilerinden Lutz Ulbricht ile tanıştığımda ona ilk sorduğum bu yükseklik fenomeniydi. Lutz, Mexico City’de altın madalya kazanan Alman sekiz tekinde kürek çekmişti. Yarıştan sonra bütün takımın nasıl kustuğunu ve günlerce kendine gelemediğini anlatmıştı. O dev gibi adamların bu şekilde sıfırı tüketmesi ürkütücüydü. Lutz’un o yarış hakkında anlattığı enteresan bir de hikaye vardı: Final yarışından bir gün önce takım arkadaşları Roland hastalanır. Onun yerine yedek olarak Mexico’ya geitirilen Nico ekibe oturur ve Avusturalya ile Rusyanın önünde gelerek altın madalya kazanılır. Yarıştan sonra Nico madalyasını Roland’a hediye eder. Neticede bütün eleme ve yarı finalde o çekmiştir. Alman Kürek Federasyonu da Nico’ya bir madalya daha yaptırıp onurlandırır.

97-8+ Mexico68-3

Resim97: Tarihte ilk ve son kez 9 sporculu bir sekiz tek ekibi.

Horst Meyer, Dirk Schreyer, Rüdiger Henning, Lutz Ulbricht, Dm. Günther Tiersch, Wolfgang Hottenrott, Egbert Hirschfelder, Jörg Siebert, Nico Ott (Roland Böse’nin yedeği)

 98-Lutz Ulbricht 1968 Sekiz Teki

Resim98: 1968 Mexico Olimpiyatı Birincisi Alman Sekiz Teki sporcusu Germania’lı Lutz Ulbricht’in adının verildiği Empacher sekiz tek

 99-Germania Lokal

Resim99: 1968 Olimpiyatının dokuz sporculu sekiz tek resmi Lutz’un şerefine günümüzde Germania’nın lokalinde de asılıdır.

100-Bürgin-Melchior

Resim100: 1968 Mexico Olimpiyatı favorisi İsviçre 2x ekibi hamla: Melchior Bürgin, sivirya: (yarışta kalp krizi geçiren) Martin Studach

Mexico Olimpiyatı öncesinde 1965 yılında Duisburg Avrupa Şampiyonasını, 1966 Dünya Şampiyonasını ve 1967 Vichy Avrupa Şampiyonasını kazanan İsviçreli Melchior Bürgin, Martin Studach İki Çiftesi favori olarak bu Olimpiyata geldi ancak 2240 metre irtifada yapılan ilk eleme yarışında finişe bir kaç metre kala Martin Studach kalp krizi geçirdi ve sporculuk kariyeri sona erdi. Bürgin elemelere tek çifte yarışında da kürek çekmiş ve elenmiş olan Hans Ruckstuhl ile devam etti ancak 11. oldu. Melchior Bürgin 1972 Olimpiyatına tek çiftede katılacak ve 18 ülke arasında altıncı olacaktı. Martin Studach’ın babası Eugen Studach 1940’lı yıllarda tek çiftede Avrupa ve Dünya Şampiyonu olmuştu.

 

OTELDE SERVİS DERSİ

1969 yılında milli takım olarak Ankara’da bir otelde kamp için toplandık. Sabah minibüsle Mogan gölüne gidip teknelere dirsekleri monte ettik, kürekleri ayarladık ve sonra arka taraftaki dağlara doğru yeni sürülmüş tarlaların ortasından kendimizden nefret edecek kadar zor bir kros yaptık. Öğlene doğru otele döndük, duş alıp kurtlar gibi masaya oturduk ve beklemeye başladık. Önce ekmek sepetleri ve su şişeleri geldi. Otuz saniye içinde ekmeklerin üstüne tuz biber ekip yuttuk, suları da bitirdik. Antrenör ve dümenciyle beraber sadece on kişiydik.

Masaya bakan iki garson ellerinde salatalarla geldiler, ekmeklerin ve suyun bittiğini görünce salata tabakları ile dolu tepsileri yan tarafta bırakıp hemen geri koşup ekmek ve su almaya gittiler. Onları beklerken dümenci kalkıp salataları dağıttı. Garsonlar ekmek ve suyla geri geldiklerinde salatalar bitmişti. Mutfaktan yardım istediler, yetişemeyeceklerini anlamışlardı. Antrenör Boraniç garsonlara şişeyle değil büyük sürahilerle su getirmelerini ve ekmekleri ince ince dilimlemeden sadece dörde bölerek getirmelerinin yeterli olacağını söyleyip “çocukların karnı aç biraz çabuk olun, hemen yemekler gelsin” diye talimat verip ikisini de aşağıya mutfağa gönderdi. İki garson ellerinde birer büyük tepsiyle zar zor merdivenleri çıktılar. Birinde garnitür olarak servis yapılacak olan haşlanmış sebze ve patates diğerinde de pilav vardı. Masanın başından servise başladılar. Önce biri sebzeleri servis yapıyor sonra diğeri pilavı veriyordu. Kaşıkları dolu dolu tabaklara döküp porsiyonları bol tutuyormuş gibi bir havaları vardı. Masanın sonuna geldiklerinde baş taraftakilerin tabakları boşalmıştı. Adamlar paniklemeye başlamışlardı. Hemen aşağıya koşup etleri getirmeye gittiler. Etler geldiğinde masada ekmek, su, garnitür, salata, pilav hiçbir şey kalmamıştı. Boş tabaklara etleri servis yaptılar. Bu onlara da komik gelmişti birbirlerine bağırarak gene aşağıya koşup etlerin yanına daha çok garnitür getirmeye çalıştılar. Biraz sonra gene birer tepsi garnitür ve pilavla geldiler ama etleri yutmuştuk bile. Boşalmış tabaklara haşlanmış kabak ve patates koyup koymamakta tereddüte düştüler. Az sonra olayı yakından görmek için ahçıbaşı çıktı.

Biz gayet sessiz, terbiyeli ama sinirli bir şekilde elimizde çatal bıçaklarla sanki hiçbir şey yememiş gibi yeni gelecek tepsileri beklemeye devam ediyorduk. Masanın üstü hala bomboştu… Sessizliğimiz adamları daha da ürkütmüştü. Otel müdürünü çağırdılar. Adam korkarak “tatlı servisi yapılacak” gibi bir şeyler mırıldandı. Biz bu kibar servisten sıkılmıştık ve uykumuz gelmişti. Aceleyle tatlı dedikleri şeyleri getirdiler. Daha servise başlarken bunun büyük bir hata olduğunu fark etmişlerdi. Tatlı tabaklarının içinde dörder adet lokma ve tulumba benzeri tatlı parçası vardı. Biz bunları yemek yerine birbirimize atarak protestomuzu ifade ettik. Masanın üstünde lokmalar, tulumba tatlıları uçuşuyordu. Birkaç kişi yaratıcılığını kullanarak karşı tarafta oturanın ağzına isabet ettirmece oynamaya başladı. Otel müdürü ağlamak üzereydi. Kızıp bağırıp çağırsak bu kadar perişan olmayacaktı. Adamları acemi yerine koyup sakin sakin dalga geçmemize çok bozulmuşlardı.

Boraniç işe el koydu. Usta hoca bu işlerde ne kadar tecrübeli olduğunu bir kez daha ispatladı. Otelin tam karşısında Hacıbaba diye bir tatlıcıyı daha sabahtan gözüne kestirmiş, kalori eksiğimizi tamamlamak için orayı kullanabileceğini planlamıştı. Günde iki antrenman yapan bir milli takım kürekçisinin günlük kalori ihtiyacı o kadar yüksektir ki bunu normal yollarla yemek yiyerek karşılayamazsınız. Kesinlikle yakınlarda bir Hacıbaba olması gerekir… Neticede on dakika sonra iki büyük tepsi karışık tatlı geldi. Bu bizi keser gibi olmuştu. En azından gözümüz doymuştu. Neticede otel bizim sayemizde spor kafilesine nasıl servis yapılır anlamıştı. Sonraki günlerde işi profesyonelce idare ettiler. Daha sonraki senelerde de orada kaldık. Boyuna otel değiştirip mutfak eğitecek değildik herhalde…

 

FRANKFURT’TAKİ LİMANLAR

Main nehrinin Frankfurt şehri boyunca aktığı 8 kilometre içinde iki tane liman inşa edilmişti. Bunlar nehirden ayrılan yapay kollar gibiydi. Biri 500 metrelik diğeri 1000 metrelik ceplerdi. Suyun kışın kabarması hesaplanarak rıhtımlar çok yüksek yapılmıştı. Gemiler buraya yanaşır, kıyıdaki vinçler yardımıyla yükünü kıyı boyunca her tarafı kaplamış olan demiryolundaki vagonlara boşaltırdı.

101-Osthafen1 102-Osthafen2

Resimler101-102: Osthafen

Uzun olanı Osthafen (Doğu Limanı), diğer kısa olanı da West Hafen (Batı Limanı) adını taşırdı. Akıntının ve dalgaların bizi çok rahatsız ettiği zamanlarda onlardan birine kadar bata çıka gider içerideki sakin suda çalışırdık. Motoru kıyıya bağlar yukarı çıkar oradan megafon, dürbün ve kronometrelerle antrenmanı yönetirdim. Bazen de motoru hiç indirmez oraya arabayla gider tepede yerimi alırdım. İlk sene etrafı yeni tanımaya başladığımız ve henüz ev sahibi olmadığımız günlerde çalışmaları seyretmeye Emel de gelirdi.

103-westhafen2 104-westhafen-leuchtturm

Resimler103-104: Westhafen

Limanı çepeçevre saran depo binaları ve vinçler bizim antrenman yaptığımız saatlerde bomboş, karanlık ve çok ürkütücü dururdu. Hava kararınca da zorunlu olarak çalışmayı bitirip dönerdik. Bir gün West Hafen’da üç tekneye depar ve 500 metre çalışmaları yaptırıyordum. Emeli çıkış noktasında bıraktım, o renkli eşarbını sallayıp start komutunu veriyor ben de 500 metre ileride kronometreyle tempoları ve zamanı ölçüyor not ediyordum. Birden bire tekneler benim önümdeyken Emel’in eşarbını salladığını fark ettim. Hemen arkasında kara giysiler içinde başında kaskı olan motosikletli biri duruyordu. Emel geri geri gidip rıhtımın son noktasına gelmişti. Panik içinde hayatımın en hızlı 500 metresini koştum. Üstümde çok cepli ve çok kalın bir kutup montu vardı. Cepleri her türlü alet edevat doluydu. Bir tornavidayı avucumun içinde hazırladım. Son metrelere geldiğimde motosikletli kaskını çıkartıp motorundan geri geri uzaklaştı. Meğer bizim dümenciymiş. Üzerindeki kalın giysilerden onu iri biri sanmıştım. Çocuk korkuyla motorun arkasına saklanıp “Herr Gürsoy benim Ralf, seyretmeye gelmiştim” diye durumu kurtarmaya çalışıyordu. Adrenalin tesirini sonradan gösterdi ve ter içinde kaldım. İstanbul’daki son senelerimizde yaşadığımız terör bizi de psikopat yapmıştı.

Bir başka motosikletli maceramızı da Frankfurt’un göbeğinde yaşamıştık. Römer Platz denilen meydanın yanında zor tesadüf edilen boş bir park yeri buldum. Arabada Emel ve ablası Esin vardı. Ben arka tarafa geçip park saatine para atmaya hazırlanırken onlarda arabadan inmeye başlamışlardı. Birdenbire nereden çıktığını anlamadığımız 5-6 tane siyah deri giysili iri yapılı sakallı, küpeli tipler bizimkilerin üstüne doğru yürüdü. Emeller korkup gene arabaya bindiler. Ben gene kendimi öne attım. O arada en öndeki adam gayet sempatik bir tavırla elindeki sigarayı gösterip “ateşiniz var mı?” diye sormasın mı? Adam korktuğumuzu anlayıp kendini sempatik göstermeye çalışarak anlayamadığımız espriler yapıyordu. Bizi Alman zannetmişti.

Bu hataya başkaları da düştü. Hatta kulüpteki ilk tanışma toplantılarından birinde Emel’in kumral saçlarına ve mavi gözlerine bakıp “sizde mutlaka bir Avrupalı kanı var” demişlerdi. Çok sinirli bir şekilde Türkiye’nin bazı bölgelerinde kumral ve mavi gözlülerin çoğunlukta olduğunu anlatmaya çalışmıştım. İlerleyen senelerde bunu Almanların cahilliğinden ileri geldiğini anlayıp daha sakin olup onları sabırla eğitmeye başladık. Her fırsatta çevremizdekileri Türkiye’ye tatile gönderip onları ya aileden ya da kulüpten birilerinin karşılayıp gezdirmesini sağladık. Dönenler şok geçirmiş bir durumda bana “o kadar güzel memleketin dururken burada ne işin var” diye sitem ederlerdi. Zaten biz de aynı fikirdeydik.

 

BLÖFÇÜ ROMENLER

1974 Luzern Dünya Şampiyonasında antrenmanlar arasında bulduğum boş bir zamanda parkurun orta yerlerinde, sazlıkların arkasında bir ağaç gölgesinde elimde kronometreyle oturup rakiplerimizin nasıl çalıştıklarını not ediyordum. Önümdeki yakın parkurda Romenlerin iki tek dümencili ekibi durmuş hararetli bir konuşmaya dalmışlardı. Antrenörleri aynı zamanda ekibin dümencisiydi. Kısa boylu ve hafif yapılı ama çok tecrübeli bir adamdı. Ekibine bir şeyler anlatıyordu. Anlatması bitince uygulamaya başladılar. 34 tempo kürek çekerken dümenci “hayde, atake” gibi bir şeyler bağırıp dümen ipleri ile tekneye vurup gürültü yapmaya başlamıştı ama ekip temposunu hiç değiştirmeden kürek çekmeye devam ediyordu. Dümenci – antrenör gürültüyü kesince sessizce ve müthiş bir tempoyla yirmi küreklik bir atak yaptılar. Sonra durup gene konuşmaya başladılar. Yapmaya çalıştıklarını anlamıştım. Dümenci yarış içinde etrafındaki ekiplerin anlayabileceği şekilde atak emri verip bağırmaya ve gürültü yapmaya başlıyor, diğer ekipleri de atak yapmaya zorluyor ve onları kontrol ediyordu. Daha sonra rakiplerin atağı biter bitmez müthiş bir güçle fırlayarak öne geçmeyi planlıyorlardı. İki tek dümencili gibi çok ağır bir teknede, eşit güçteki ekiplerin yarışında bu enteresan bir netice çıkarabilirdi. Ertesi günü ilk eleme yarışlarına girdik. Bizim yarışımız biter bitmez tribüne koştum ve onların yarışını beklemeye başladım. Üç tekne kafa kafaya geliyorlardı, parkurdaki diğer üç tekne biraz geride kalmıştı. 1200 metre civarında Romen dümenci el kol hareketleri de yaparak belirgin bir şekilde ekibine sahte atak emrini verdi. Ama ekip temposunu hiç bozmadan kürek çekmeye devam etti. Diğer tekneler bu blöfü yuttular. Atağa kalktılar, yarım tekne kadar öne geçtiler, bir süre sonra tempoları tekrar normale gelince Romenler sessizce o müthiş ataklarını yaptılar ve bir tekne öne geçene kadar devam ettiler. Rakiplerin bu kadar kısa sürede bir atak daha yapabilecek güçleri kalmamıştı. Onlar ancak finişte tempoyu yükseltebildiler ama Romenlerin istediği olmuştu. İlk yarışta birinci olarak direk yarı finale kaldılar. Şimdi bir gün fazladan dinlenmeyi hak etmişlerdi. Diğerleri ertesi gün yapılacak olan ikinci eleme yarışında da yarışmak zorundaydılar.

Buna benzer yarış hazırlıklarını antrenörlük yaptığım devrelerde Boğazdaki ve Main nehrindeki antrenmanlarımda bütün ekiplerimle uygulamışımdır. Yarışı günlerce öncesinden metre metre yaşar, rakibi ve ekibimi hayalimde canlandırır muhtemel reaksiyonları hesaplar ve o gün olabilecek değişik hava ve su şartlarına göre taktikler hazırlardım. Sporcularım yarış gününe kadar bu özel antrenmanların sebebini bilmezlerdi ama gene de tempolarını ezberler, kendilerine verilecek yarış taktiğini uygulamaya hazır durumda olurlardı. Bunu Boraniç’ten öğrenmiştim.

 

34 TEMPO

Yugoslav antrenörümüz Boraniç 1969 yılında Klagenfurt’ta yarışacak olan dört tekimizi kısa sürede hazırlayabilmek için o güne kadar görmediğimiz metotlar uygulamıştı. Mogan gölünde yaptığımız antrenmanlarda değişik tempolarda teknenin hızını ölçmeye çalışır, bizim için en randımanlı yarış temposunu bulmaya çalışırdı. Neticede birkaç gün içinde 34 temponun bizim için ideal olduğuna karar verdi. Şimdi bütün ekibin 34 tempoyu tam olarak ezberlemesi gerekiyordu. Yemekte, minibüste, koşarken boyuna “34” diye bağırırdı. Biz de avucumuzu kürek palası şekline sokup havada kürek çeker gibi yaparak o ritmi bulmaya çalışırdık o da özel kürek kronometresiyle ölçerdi. Bir gün gece yarısı odamızın kapısını açıp içeri girdi, Erdinç’le beni uyandırdı “34” dedi. Tek gözümüz kapalı ritmi bulmaya çalıştık. Ritim duygumuz çok kuvvetliydi anlaşılan. Bulduk. Memnun oldu. Depardaki yüksek tempolu çıkıştan sonra bütün yarışı 34’le geçmemizi istiyordu. Finişe yakın bir yerde kıyıda durup bize bağıracaktı. İşte o zaman tempoyu yükseltip ölümüne bir finiş yapacaktık. Yarış günü taktiğimizi belki bininci kez tekrarlayıp bizi starta gönderdi.

Yanımızdaki parkurda yıllardır dünya şampiyonu olan Doğu Alman’lar vardı. Birbirinin aynı surat, göz rengi, saç rengi, aynı boy ve aynı ağırlıkta dört adamdılar. Çok heyecanlıydık. Aslında bir gece önce Eftal beyin “korkmayın maymunlarım” diye bizi sakinleştirmesiyle alay etmiştik ama gerçekte fark yemekten korkuyorduk. Rakiplerimizin görünüşü bile moralimizi bozmaya yetmişti. Bu hepimizin ilk dünya şampiyonası yarışıydı ve ben sadece 19 yaşındaydım. Deparla birlikte Boraniç’in dediklerini unuttuk. Doğu Almanlarla kapıştık ve kafa kafaya ilk beş yüz metreyi geçtik. Bin metreye gelirken gene beraberdik. Adamların bizi oraya kadar geçememiş olmaları ekibe müthiş bir heyecan ve moral vermişti. 1500 metreye de çok yakın girdik. Orada yarışı bitirselerdi madalya alabilirdik… Ama yarış ne yazık ki iki bininci metrede bitecekti. Finişe 300 metre kala Boraniç’in sesini duyduk ve uyandık. O anda ekibimizin belirsiz bir süredir kendinde olmadığını fark ettik. Taşıyamayacağımız bir tempoda yarış çekmiştik. Kontrolü tamamen kaybetmiştik. Yarışın neresinde olduğumuzu bile farkında değildik. Son metreleri etrafımızda olanları pek algılayamadan çöküntü içinde bitirdik. Diğer ekiplerin yaptığı finiş ataklarına cevap veremediğimiz için beşinci olmuştuk ama 6.53 gibi bizim için müthiş bir derece çekmiştik. Bu arada yarış boyunca çok gerilerde bıraktığımız İsveç’i bile finişte ancak geçebilmiştik. Ankara’daki parkurda çektiğimizden çok daha mükemmel olan bu dereceden dolayı herkesin bizi tebrik edeceğini sanıyorduk. Tam tersi oldu.  Kayıkhaneye döndüğümüzde Boraniç’ten müthiş bir azar işittik. Dediği gibi 34 tempoyla gitseydik ilk üçe girebileceğimizi iddia ediyordu. Yarışın büyük bir kısmında 36-38 tempoyla çekmiştik. Doğal olarak son 300 metrede pilimiz bitmişti. 500 metrelerdeki dereceleri incelerseniz Doğu Almanları nasıl kovaladığımızı görebilirsiniz.

105-4+ 69 eleminatoıres

Resim105: 1969 4+ Elemeler

Yarıştan önce Boraniç’in Erdinç’le bana daha sonra çekeceğimiz iki çifte eleme yarışını neden düşünmememizi söylediğini şimdi anlıyordum. Hakikaten de sadece Doğu Alman’lara odaklanmıştık. Bu büyük bir hataydı. Onlar zaten altın madalya için hazırlanmışlardı. Biz daha akıllı olmalıydık. İki saat sonra iki çifte yarışına girdiğimizde bu sefer antrenörün dediklerini aynen uyguladık. Zaten daha fazlasını yapacak kadar saldırgan olacak gücümüz yoktu. Olsa bile eski ve ağır teknemiz buna izin vermeyecekti. Rakiplerimiz bir yıl önceki 68 Meksika Olimpiyatlarında derece sahibi olan süper ekiplerdi. Yanımızdaki parkurdaki İsviçreli efsane Bürgin-Melcher ikilisine bakarken o kadar heyecanlıydık ki titreyen dizlerimizin frekansıyla tekneden suya minik dalgacıklar yayılıyordu. Gene de bizden beklenenden daha iyi bir derece yaparak yarışı tamamladık.

106-4+ 69 repechages

Resim106: 1969 4+ Repechages

İkinci gün yarışlarında daha tecrübeli bir kürek çektik, kendimizi kaybetmeden yarışı tamamladık, bu sefer 6.48 çekerek İsveç ve Yunanistan’ı geride bıraktık. 2 saniye daha iyi çekebilsek Avusturya’yı geçip yarı finallere kalabilecektik ama gücümüz oraya kadarmış. Daha sonraki yıllarda 6.45 ve Villach’ta (arkadan biraz rüzgar alarak) 6.40 gibi dereceler de yaptık ama İtalyan Donoratico teknemiz rakiplerin teknelerinden an az 10 kilo daha ağırdı. Aradaki son 5 saniye bu şartlar altında kapatılamazdı… Bültendeki dereceleri karşılaştırarak teknemizin bizi nerde hırpalamaya başladığını açık olarak görebilirsiniz.

Bu acemilik yılları ve daha sonrasında toplanan yarış tecrübeleri ile ancak uluslararası alanda dördüncü seneden sonra bilinçli ve kontrollü olarak bir yarış çekebilecek kaliteye gelebilmiştim. Sadece yarış değil aynı zamanda yarış organizasyonu ve davranış bilincim de beraberinde gelişti. Ne yazık ki idarecilerimiz bizim gibi gelişemediler. Onlar beklediğimiz kadar dikkatli değildiler. Yıllarca yurt dışında gezip gene de oralardaki mükemmel yarış organizasyonunu anlamamakta inat etmekteydiler.

 

BADEMLİ KAYISI REÇELİ

İlter ağabey yaptığı işi çok titizlenerek yapan dikkatli bir insandı. Erdinç’le benim iki tek dümencili ve iki tek dümencisiz yarışı çektiğim senelerdi. Sabah akşam çalışıyorduk. Beslenme ikimiz açısından da problem oluyordu. Bunu İlter ağabeye anlattığımız zaman en azından sabah antrenmanlarından sonra adada kahvaltı edip öyle işe gitmemizi sağlamaya çalıştı. Bunun için evinde reçeller yaptırıp adadaki mutfaktaki buzdolabında yer ayırtıp diğer gerekli malzemelerle birlikte depolanmasını sağladı. Böylece biz antrenmandayken erkenden adaya gelen Emin hoca ve Katrin tarafından mükellef bir kahvaltı hazırlanmaya başladı. O zamana kadar içine ayıklanmış badem konmuş kaymaklı kayısı tatlısı yemiştim ama bademli kayısı reçeli hiç görmemiştim. İşte bu çok reçel İlter ağabeyin evinde yapılıp adaya geliyordu ve biz iki günde bir büyük kavanozu bitiriyorduk. Bu hareket diğer ekipleri ve onların ailelerini de tetikledi.

Bu görgü ve tecrübelerle yetiştiğim için Almanya’daki ilk zamanlarımda Germania’nın kayıkhanesindeki soğukluk ve sporcuların birbirinden uzak olması beni çok rahatsız etmişti. Orada aslında ailenin tümü en azından hobi olarak kürek çekmekteydi ama hiçbir iddialaşma olmadan gayet soğuk ve fazla tarafsız bir ortam vardı. İnsanlar antrenmandan sonra birbirleriyle kibarca selamlaşıp evlerine gidiyorlardı. Bu soğukluğu hissederek üzülüyordum. Beraberce kayıkhanenin alt katındaki lokale giden veya sokakta buluşup sinemaya giden bile olmuyordu. Erkekler bence kızlarla bile fazla ilgilenmiyorlardı. Hayretle izliyordum.

Sezon sonunda kulübün kuruluş yıldönümü için yapılan kutlama yarışlarında aileler arası bir serbest karma yarış konmasını sağladım. İlk defa baba oğul veya ana kız aynı ekipte kürek çektiler. Bazı karı kocalar ve hatta ağabeyleri ile iki çifte çeken kız kardeşler bile oldu. Çok eğlenceli olmuştu ve sonunda benim istediğim rekabet kendiliğinden doğdu. Almanya’ya ilk geldiğim gün beni Herr Schreiber’ın ofisinde test edenlerden biri olan iki metrelik Herr Günther Lange ile oğlu gene iki metrelik kulübün tek çifte şampiyonu Thomas iki çifte çektiler. Karşılarında onlardan otuz santim daha kısa olan ana kız Hermann’lar yarıştılar. Kızlar daha genç ve hafif oldukları için yarışın başında yüksek tempoyla öne geçtiler ama Lange’ler boy ve kuvvetlerini parkura iyi bölerek son anda yarışı kazandılar.

Baba Günther Lange Almanya’daki ilk günümde Herr Schreiber’ın yanındaki kişilerden biriydi ve benim oraya transferimde çok yardımcı olmuştu. Oğlu Thomas yarıştan sonra yanıma gelip alçak sesle “teşekkür ederim Herr Gürsoy” dedi. Anlamadım. Daha sonra Fischer Stube’de oturmuş yorgunluk çıkartırken yakınımızda kimsenin olmadığı bir sırada neden teşekkür ettiğini açıkladı. Meğer babasıyla arasında hep bir daha iyi olma çekişmesi varmış, yarışın son metrelerinde Thomas bariz bir şekilde tekneyi taşıyınca babası pes etmiş, kendisine bu fırsatı verdiğim için söylemiş. “Acaba babam yaşasaydı biz de böyle mi olurduk” diye düşünmüştüm… Kıyıda bu eşit olmayan kişilerin müthiş bir profesyonellikle başa baş çekişmesi büyük ilgiyle izlendi ve sonunda her iki ekip de saygıyla uzun uzun alkışlandı. Diğer ailelere cesaret geldi. İlk başlarda utanan çekinenler vardı ama daha sonraki saatlerde ortalık iyice kızıştı, içlerinde sakladıkları rekabet duygusu ortaya çıktı ve karma sekiz tekler yapıldı, aktif sporcu olan gençlerle yetmiş yaşındaki dedeler beraber yarıştılar.

107-Frankfurt iskele

Resim107: Germania’nın Main Nehri üstündeki iskelesi

Ortaya çıkan görüntüler soğuk Almanların bile gözlerini yaşartmıştı. Boyuna yanıma gelip omzumu yumruklayıp iyi bir şeyler yaptığımı ifade etmeye çalışıyorlardı. Bu ne yazık ki ülkemizde çok yabancı olduğumuz bir yakınlaşma metodu. Yarışçı sporcularınıza bile tekne yetiştiremezken hobi kürekçilerine nasıl tekne verebilirisiniz ki. Umarım kulüplerin kayıkhanelerinde herkese kürek çektirebilecek kadar çok tekneleri olur ve böyle alternatif yarışlar yapılır. Kürek sporunun geleneksel olarak kulübün içinde yaşaması yeni bir neslin yetişmesinde de çok faydalıdır. Eğer kulüpte eski kürekçilerden kurulu tecrübeli bir gurup yoksa yetişen genç sporcular yarışlarda pişinceye kadar çok zaman geçer ve bazen de acemice affedilmez hatalar yapılır. Ben spora başladığım yıllarımda o bakımdan çok şanslıydım. Sadece tecrübeli bir ekibin içinde yarışçılığa başlamakla kalmadım aynı zamanda yıllardır bu işin içinde yaşamış olan bir kayıkhane ekibinden oluşan seyirci gurubunun desteğinin de tadını çıkarttım.

 

KAÇAN ALTIN MADALYA

1971 yılında Kopenhag’taki dünya şampiyonasından önce tecrübe kazanmak amacıyla Viyana’daki uluslar arası yarışlara katılmıştık. Dört tek dümencili ekibimizin dümeninde yeni bir dümenci oturmaktaydı. Viyana’daki yarışta beş tekneydik ve kötü bir depar yaptık, en geride kalarak kontrolü kaybettik. Bin metre geçilirken bir ekip yakaladık, başka bir ekibin de kürek sularını görmeye başladık, gurubu yakaladığımız için heyecanlandık. Erdinç tempoyu yükseltti. Kısa sürede ikinci ekibi de geride bıraktık, şimdi önümüzde sadece iki tekne kalmıştı. Yarışın ortasındaki bu aşırı zorlama bizi yormuştu. Son metrelerde bende de etrafa bakacak hal kalmamıştı. Sağ tarafımızdaki bir tekneyi daha geçerken yarış bitti. Başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda hemen solumuzdaki birinci gelen tekneyi de geçmek üzere olduğumuzu anlayınca çok bozulduk. Finiş çekememiş, tempomuzu dahi arttıramamıştık. Eğer yarışın sonuna ne kadar kaldığını bize söyleyebilecek bir dümencimiz olsaydı altın madalyayı alabilirdik. Sadece 4 saliseyle ikinci olmak haksızlık olmuştu. İletişim bozukluğundan sınıfta kalmıştık…

Viyana’da kaldığımız otel de tam bir fiyaskoydu. Önce adresi bulmakta zorlandık, Viyana’nın içinde boyuna yanlış yollara girip dolaştık durduk, sonunda yoldan geçen birini otobüse alıp yol göstermesini rica ettik. Yolda giderken Federasyon Başkanımız Eftal Nogan birden bire heyecanla bağırarak “işte çocuklar, ikinci dünya harbinde Viyana’yı düşmandan koruyan def-i teyyare topları” diye uzaklardaki bir binanın çatısındaki büyük uzun direkleri göstermişti. Yol dönüp dolaşıp bizi depo gibi olan o binanın önünden geçirince onların mal indirmeye yarayan vinçler olduğunu görmüştük ama “def-i teyyare topları” lafını bir köşeye yazdık ve Eftal beyi kızdırıncaya kadar yerli yersiz kullanmaya başladık. Türkiye’ye döndüğümüzde seyahatimizi merak eden arkadaşlarımıza Viyana’daki def-i teyyare toplarını gördüğümüzü anlatıp aptal aptal suratımıza bakmalarıyla alay etmiştik.

Eftal beyle ilgili orijinal bir anım da ilk defa yurt dışına çıktığımız 69 yılıyla ilgilidir. Klagenfurt’ta yarıştan bir önceki gece yemekte hepimizi bir araya toplayıp bir konuşma yapmak istedi. Konuşmasında boyuna “korkmayın maymunlarım, çekinmeyin” diye esprili bir şekilde bize güç vermeye çalışıyordu. Bir ara takımı etkileyebilmek için rakiplerimizi kastederek “İsviçre dediğin hap kadar ülke, onlardan ne kürekçi çıkar ki, Doğu Almanya desen komünist rejim, onların karnı bile doymamıştır, aç açına kürek çekecekler, Rusya desen ondan beter, Almanlar paradan şımarmışlar, bir yığın zibidi ukala, Çekoslovak desen memleketlerinde doğru dürüst bir göl bile yok, Romanya desen Karadeniz’e kıyısı var ama onlar da komünist” diye daha aklına gelen bütün rakiplerimizi sayıp hepsine aşağılayıcı bir kulp takıp sözde bizi sakinleştirmeye çalışmıştı. Bu konuşma yıllarca hatırlanarak aramızda şaka konusu olmuştu.

 

VİYANADA AMERİKAN FUTBOLU

Eftal Bey’in def-i tayyare toplarını gördüğü Viyana’da ucuz olsun diye rahibelerin işlettiği kiliseye ait bir pansiyonda kaldık. Koridorda bir tane duş vardı ve o da parayla çalışıyordu. Aramızda teknik konulardan en iyi anlayan adam olan Mehmet kısa sürede şofbenin içini açıp madeni para atılan kısmına kısa devre yaptırıp sürekli sıcak su akmasını sağlamıştı. Bütün takım yıkandıktan sonra rahibelerden biri koşarak yukarıya geldi. Biz de foyamız meydana çıktı diye korktuk. Meğer alt kata sular akmaya başlamış. Biraz aralıklı olarak ve suyu banyodan taşırmadan yıkanmamızı rica ettiler. Otelin kapıları gece dokuzda kapatılıyordu. Zorunlu olarak odalara tıkılıp kaldık. Taşan enerjiyi harcayabilmek için önce bir yastık savaşı yaptık, bu diğer odalara da sirayet etti. Sonradan yastıklar parçalanınca çekmecelerden birinde bulduğumuz tuğla gibi bir kitapla Amerikan Futbolu oynamaya başladık. Bir ara kitapla beraber altta kalan biri can havliyle bir şut çekince kitap pencereden uçtu gitti. Arkasından baktığımızda aşağıda park etmiş olan arabalardan birinin tavanını çökertmiş olduğunu gördük. Hemen bütün ışıkları söndürüp, pencereyi kapadık ve yattık. Ertesi sabah kalktığımızda aşağıda garip bir manzara vardı. Arabanın sahibi ve birkaç kişiden oluşan kalabalık arabanın çevresinde daire oluşturmuş dua ediyorlardı. Meğer çekmecede bulup oynadığımız kitap İncil’miş. Adamlar korku içinde gökten düşen kitaba dokunamıyorlardı. Çok utandık.

O sene tam bir kaos yaşanmıştı. Boraniç gitmiş, büyük takıma antrenörlük yapacak kimse bulunamamıştı. Eski kürekçilerden iki ağabey Mogan gölündeki antrenmanlarda bizi motorla takip ederek çok önemliymiş gibi sürekli olarak bağırarak ellerindeki kronometreden tempomuzu söylüyorlardı. Bütün meselenin tempo olduğunu düşünüyorlardı. Biz senelerdir beraber olan bir ekip olarak çok tecrübe kazanmıştık. Onların istediği tempoyu hemen bulup suda kuvvetsiz bir kürek çekerek antrenmanları çok zorlanmadan bitiriyorduk. Onlar da doğru tempoda kürek çekebildiğimiz için başarılı bir ekip olduğumuzu düşünüyorlardı. Sonunda kamp süresi bitti tekneleri otobüse yükledik ve yola çıktık.

Yugoslavya’nın uzun yollarında giderken ağabeylerden biri çok oturduğumuzu ve yolda biraz koşarak ter atmamızın faydalı olacağını düşündü. Bu dahiyane fikri uygulamaya koymak üzere otobüsü yol kenarına çektiler. Bütün ekip kendimizi dağlara vurduk. Karşımıza çıkan ilk tepeyi aşıp öbür taraftaki vadiye indik. Bir süre daha koştuktan sonra kaybolduğumuzu fark ettik. Tamamen başka bir yola çıktık. Karşımıza çıkan bir köyde zar zor anlaşabildiğimiz birinden ana yola çıkabilecek bağlantı üzerinde koşmaya başladık. Kısa süre içinde asfalt yol bacaklarımızı şişirdi, uzun süre sonunda otobüse vardığımızda hemen bütün ekip topallamaya başlamıştı. Formda bir ekip işte ancak böyle sakatlanabilirdi. Yabancı biri takıma sabotaj yapmak istese ancak bu kadar başarılı olabilirdi. Viyana’ya varıncaya kadar dinlenmeye çalıştık ama moraller bozulmuştu bir kere. Yarışmacı bir ekibin zaten hassas olan motivasyonunun ne kadar kolay bozulabileceğini bir kere daha yaşayarak öğrenmiştim. Bütün bunlar bana antrenörlük hayatımdaki başarıları getiren canlı öğretiler olmuştur. Kitaplarda okusaydım bu kadar etkili olmazlardı.

Sporculuğumun Türkiye’deki bölümünde o kadar değişik olumsuzluklar yaşamıştım ki Almanya’da gerçek bir kulüp idaresinin nasıl olduğunu incelerken uzun süre şoklar ve arkasından gelen kızgınlık krizleri yaşadım. Bizi Türkiye’de zorlayan en önemli faktörlerden biri malzeme eksikliği olmuştu. Aynı tekneyle hem büyüklerin hem de gençler ve hatta kızların antrenman yapması gerektiği zamanlar olmuştu. Bu aslında saçma ve uygulaması kesinlikle akılcı olmayan bir durumdu ama kulübün menfaati için (yani takım şampiyonluğunu kazanmak için) bu eziyete hep birlikte katlanmak gerekiyordu. Burada en çok zorlanan kişi antrenör olmaktaydı. 75-80 yılları arasında aynı tekneye günde üç kere ayar yaptığımı ve farklı ekiplere antrenman yaptırdığımı hatırlıyorum. Çalıştırmam gereken 14 ekip vardı. Bu maraton sırasında farkına varmadan bütün kategorilerdeki sporcuların ideal tekne ve kürek ayarlarını, teknelerin son fiziksel durumlarını ezberlemeye başlamıştım. Buna ilave olarak ekiplerin içindeki her bir sporcunun ayrı bir beslenme diyeti uygulaması gerekliydi. Elimizde fazla sporcu olmadığı için fiziksel özellikleri birbirine uymasa bile aynı teknede kürek çekmesi gereken kişiler vardı. Bunların hepsine özelliklerine göre değişen beslenme reçeteleri yazardım. Yarış gününe kadar yapacakları antrenmanların yüklenmelerini tek başıma hazırlar ve uygulardım.

 

TEŞEKKÜRLER ALP AĞABEY

Ruhi ağabey zamanında antrenörlük yaparken kullandığım eski ahşap takip motorum beni yarı yolda bırakmak üzereydi. Bir gece suda kalsa ertesi günü batmış olarak buluyorduk. Sabah akşam sporcuları takip ederken bir taraftan da su boşaltarak batmamaya çalışıyordum. Ruhi ağabey de bu durumu görerek halime acımış olacak ki bir gün “gel seninle beraber Alp Yalman’a gidelim” dedi. O zamanlar Tatko binasının altında çeşitli büyüklüklerdeki fiber teknelere uzaktan bakıp hayal kurmaktan başka bir şey elimizden gelmezdi. Alp ağabeyin yanında durumu anlattık, “bir çare bulabilir miydi acaba”. O her zamanki tavrıyla gayet sakin “Celal, aşağıya in kendine uygun bulduğun bir tekneyi al götür” dedi. Kulaklarıma inanamadım. Ruhi ağabeye baktım, cin cin gülümsüyordu. Önceden işi ayarlamıştı galiba. İlk şaşkınlık anı geçince hemen davrandık, teşekkürler edip hızla dışarı çıktık. Sanki vazgeçme ihtimali varmış gibi acele ediyorduk. Ben tekneyi seçerken Ruhi ağabey Mecidiyeköy’den bir kamyonet buldu geldi. Oradakilerin yardımıyla tekneyi kamyonete yükledik. Ben şöförün yanına oturdum. Kuruçeşme’ye geldik. Şöförün yardımıyla tekneyi ada motorunun yanaştığı küçük iskelenin yanında suya indirdik.  Kısa bir ip bulduk. Motora bağlayıp adaya geçtik. Hediye almış küçük bir çocuk gibi sevinçliydim. Derhal bizim eski 25 beygir dıştan takma motoru taktım ve bir deneme sürüşü yaptım. Mükemmeldi. Sadece küçük bir problem vardı. Dümdüz fiber teknenin eski ahşap teknedeki gibi suyun içinde motorun pervanesini koruyan bir omurgası yoktu. Bunun için de boğazın çöp dolu sularında pervaneye naylonlar takılarak pimi kesilmeye başladı. Kısa süre içinde bir motor tamircisinden daha hızlı pim değiştirebilmeyi öğrendim. Hemen her gün bu işlem tekrarlanıyordu. Emin Hoca durumu anlamıştı. Karaköy’de tornacılara bir torba dolusu pim yaptırdı, gerekli İngiliz anahtarlarını bir araya topladı ve yedekledi. Artık antrenmana çıkarken yeteri kadar yedek pim ve alet çantasını yanımdan eksik etmiyordum. En büyük korkum da kanalın ortasında gemi trafiğinin üstündeyken pim kesmekti. O zaman çaresiz kalıyordunuz. Bu ihtimale karşılık kırılıp boyu kısalmış yarış küreklerinden birini teknenin içine uzatıp her ihtimale karşı saklıyorduk. O kadarcık heyecan da işin tuzu biberiydi. Emin Hoca da aynı endişeyi yaşıyordu ve hava kararıp ben biraz gecikince adanın dış tarafına gelir gözlüklerini dürbün gibi yapar beni gözlerdi.

Bu günlerde moda olan Zodiak tekneler çıkıncaya kadar o tekneyle benden sonra da bir çok antrenör bir çok sporcu yetiştirdi. Almanya’daki durum ise mukayese edilemeyecek kadar farklıydı. Bazen “biz Almanları geçseydik onlara karşı büyük haksızlık olurdu” diye düşünürüm. Federasyondan başlayıp en küçük kulüpteki en küçük sporcuya kadar o kadar mükemmel bir organizasyon içinde yetişen, antrenmanlarında bizden çok daha fazla kilometreler kat ederek bütün bir yıl çalışan bir ekibi geçmek ancak büyük bir hırs ile bol miktarda şans gerektirmekteydi. Germania’nın kayıkhanesinde dört tane motor vardı. Hepsi direksiyonlu, akülü, direksiyondan vitesli rahat teknelerdi. Her teknenin içinde pili kontrol edilmiş, çalışan bir megafon bulunurdu. Kendi minik treylerleri ile her akşam karaya çekilir, her sabah tekrar nehre indirilirlerdi. Bu işe bakan ve motorların her dakika hazır olmasını sağlayan bir adam vardı. Kulüp Almanya’nın en büyük ve zengin kayıkhanelerinden birine sahipti. Almanya’dan döndüğümde orada biriktirdiğim tecrübeyi kulübümün lehine nasıl kullanabilirim diye düşünüyordum.

İlk olarak sporculara layık oldukları büyüklük ve konforda bir kayıkhane yapmak gerekliydi. Bunun için o günlerde kulübün idare heyetinde olan Mustafa Sarıgül’ün şahsi çabaları ve tecrübesiyle Küçükçekmece’de bir arsa bulduk. Eski kürekçilerimizden Arnavutköy’lü mimar Kemal kendisine verdiğim ölçülere uyarak gene mimar olan eşiyle birlikte şahane bir kayıkhane projesi hazırladı. İlk ölçme ve yerleştirmeleri beraberce sahada yaptık. O gün Yeşilyurt Kulübünün bahçesinde oturduğumuzda onlara hayalimdeki kayıkhanenin ölçülerini verdiğimde biraz da şaşırarak bu kadar büyük kayıkhaneyi ne yapacağımızı sormuşlardı. Sarıgül’ün özel çabalarıyla projemizi Küçükçekmece belediye başkanına onaylattık. Daha sonra kulüpte görev alan arkadaşlar tarafından proje hayata geçirildi, yavaş yavaş inşa edildi ama ilk hareketin başlaması enteresan bir hikayedir.

108-Kayıkhane

Resim108: Galatasaray Spor Kulübü Küçükçekmece Kürek Kayıkhanesi

 

FUTBOLCUYU VER DOZERİ AL

Küçükçekmece’deki arazide inşaata başlayabilmek için ilk olarak sahaya bir dozerin girip düzenleme yapması gerekiyordu. Bunun için karşımıza değişik bir fırsat çıktı. Aynı günlerde Eyüp belediyesinin futbol takımı Galatasaray’dan bir futbolcu almak istiyordu. Ancak belediyenin bunu karşılayabilecek parası yoktu. Bu bedel karşılığında belediyeye iş yapan müteahhitlerden birinin dozeriyle bağış kapsamında bizim arazimizi düzeltmesini istedik. Kabul gördü. Başkan Faruk Süren’in talimatıyla kısa ve öz bir takas anlaşması taslağı yazdık. Kulübün avukatı hayatında böyle bir anlaşma görmediğini itiraf etmişti. Neticede futbolcu verildi, karşılığında dozer çalıştı ve saha inşaata hazır hale geldi. Projemiz de hazırdı. Alibeyköy Barajındaki yasak bölgede yıllardır kaçak olarak ve yokluk, sefillik içinde sürdürülen çalışmalar nihayet “burası bizim” diyebileceğimiz bir mekana taşınacaktı. Amacımız burada kendi yıldız ve genç takımlarımızı yetiştirmek, sporcu transferi ile uğraşmamak olmalıydı. Şu günlerde kilometrelerce uzakta olmama rağmen amacımıza ulaştığımızı görüyor ve artık orada genç bir ekolün yetiştiğini görmekle gurur duyuyorum.

Amatör branşlarda sporcu transferi hep yapılmış ama can sıkıcı problemleri de beraberinde getirmiştir. En büyük sorun, dışarıdan getirtilen bir sporcuya verilen paranın bizim yetiştirdiğimiz kıymetli sporculara verilmemesi olmaktaydı. Onlar kendilerine de aynı değerin verilmesini istiyorlardı. Forma ve renk aşkı bir yere kadar insanı motive eder. Seninle aynı değerde birisine farklı şartlar uygulanırsa bundan rahatsız olursun. Bu insanın doğasında vardır. Bunun için amatör branşlarda transfer olayı birçok huzursuzluğu da beraberinde getirmekteydi.

Bunların arasındaki en enteresan olanı da 77’de Fenerbahçe’den bize kendi kararları ile gelen dört tek ekibidir. Kudret, Sedat, Refik ve İlhami dört tekinin bu kararı iki kulüp arasında soğuk rüzgarlar estirmişti. Çocuklar kulüplerindeki idari sistemi (daha açıkçası Doktor Semih’i) protesto amacıyla başka bir kulübe transfer olmak istediklerini belirtmişlerdi. Şampiyonaya çok az zaman kalmıştı. Başkanımız Selahattin Beyazıt bu işten pek hoşlanmadı. Karşılık olarak misilleme yaparak bizden futbolcu çalmalarından korkuyordu. O günlerde Fenerbahçe başkanı olan Faruk Ilgaz da medyada bizi suçlayan demeçler verdi. Hatta sporcuları kaçırdığımız bile yazıldı. Çok saçmaydı. Oyuncağı alınmış küçük çocuk gibiydiler. Sonunda hamlacı Kudret’in babası Halit Çetinkaya bir basın toplantısı yaptı ve sporcuların kendi talepleri ile başka bir kulübe gitmek istediklerini açıkladı, bunun Galatasaray olması şart değildi, Anadoluhisarı da olabilirdi, hepimiz derin bir nefes aldık. Selahattin Başkanın Kandilli’deki yalısına defalarca giderek konuyu enine boyuna tartıştık. Neticede Başkan, Fenerbahçelilerin ertesi sene bonservislerini geri verip dönüşlerini serbest bırakmak kaydıyla transferine izin verdi.

Bu transferin yarattığı hareket kürek tarihinde çok seneler önce Köfte Ahmet ve ekibinin Galatasaray’ı protesto ederek terk edip Anadoluhisarı formasıyla yarış çekmelerine benzemişti. Bu konuda kulüpte anlatılan birçok senaryo vardır ama gerçek olan şey Köfte Ahmet ekibini toplayıp gittikten sonra Galatasaray kürek takımının senelerce kendine gelemediğidir. Ben küreğe başladığım sene Köfte antrenör olarak geri gelmişti ve “yarışçılığı ondan öğrendim” diye kendimi çok şanslı hissederim ancak daha o ilk yıllarımda dahi net olarak gördüğüm en önemli şey yeterli büyüklükte bir kayıkhanemizin olmaması ve yeterli sayıda tekne eksikliği idi.

 

DANS

Frankfurt’taki kayıkhane eski ve çok büyük bir köşkten bozmaydı. Üst katında haftada iki kez Dresdner Bank çalışanlarının katıldığı dans dersleri olurdu. Ortada çok büyük parke bir salon vardı. Belli ki bu iş için dizayn edilmişti, çevrede oturma gurupları, kadife perdeler, ferforjelerle ayrılmış oturma bölümleri v.s. Tam eski filmlerde seyrettiğimiz gibi çiftler şık giysiler içinde uçarak dans ederlerdi. Bu dansçıların arasında haftanın iki günü aşağıya kayıkhaneye gelip hobi olarak kürek çekenler de vardı. Günün birinde benden bu hobi kürekçilerinden ekipler oluşturmamı ve sadece birkaç gün bile olsa onlarla ilgilenmemi, mümkün olabilecek en iyi ekipleri kurmamı rica ettiler. Frankfurt’ta amatörler arasında yapılacak olan özel bir kürek yarışında bir kereliğine yarışmak istemişler. Hobi olarak nehirde gezinerek kürek çekmekle iki kilometre yarışmak çok farklı şeylerdir. Önce kendilerine bunu anlattım. En azından bu hafta sigara içmemelerini ve alkolü azaltmalarını tavsiye ettim. Kısa bir test yapıp aralarında nefesi bu yarışa yetebilecek olanları ayırdım, sonra da yukarıdaki dans dersine katılanların bir tarafa ayrılmalarını istedim. Onlar kendilerinden ekip kuracağımı zannedip çok kasıldılar. Benim niyetim tam tersiydi. Dansçılar haricinde kalanlardan ekipler kurdum. Onlar da bozulmasınlar diye son olarak iki tekneye paylaştırdım ama o teknelerden hiç ümidim olmadığını da belirttim.

Frankfurt

109-FFM Yarış

Resim109a/b: Frankfurt, Main Nehrinde hoby kürekçilerinin antrenmanı ve kısa mesafe yarışı

Yarışlarda verdiğim taktikleri uygulayan Dresdner Bank amatörleri önemli başarılar kazandı. “Bizim antrenörümüz Herr Gürsoy” diye kasıldılar. Fırsatı bulmuşken onlarla beraber ben de biraz şımardım.

Bu yarışın bana ekstra bir faydası olduğu sonradan ortaya çıktı. Hoby kürekçileri artık tüm kürek yarışlarına gelmeye ve büyük tezahürat yapmaya başladılar. Sporcuların aileleri ve eski kürekçiler de buna çok sevindiler. “Bunu neden daha önce organize etmedik” diyerek itirafta bulunular.

Sıra dansçıların problemini çözmeye geldi. Onları kırmadan anlatmaya çalıştım ki kürek sert adale gurubu isteyen bir spordur. Örneğin yüzme sporuna yönelik antrenman yapan bir sporcu da kürek yarışında başarılı olamaz. Bunun tam tersi de geçerlidir. Kürekçiden yüzücü olmaz. Çünkü o sporda da tamamen esnek türde adale gurupları kullanılır. Dansçılar gerçekten de esnek adale gurupları iflas edince yarışın orta yerinde gelen kramplar yüzünde yarışı tamamlayamamışlardı. Bu tez aslında kürekçilerin iyi dans edememelerini haklı çıkartmaz ama en azından kürekçiler hakkındaki ön yargıları biraz kırar umarım… Bu günün gençlerinin bizden daha iyi durumda olduklarını umarım. Şampiyon olduğumuz günlerde yapılan müzikli yemeklerde dans etmek yerine piste çıkıp birdirbir oynayan çok kürekçi gördüğümü itiraf etmem lazım. Ama kız takımı da bizimle beraberdi ve onların da bizden daha iyi dans edermiş gibi bir halleri yoktu…

Almanya’daki kürekçilerimizin çoğunu Türkiye’de ağırlama fırsatı bulduk. Boğazda kürek çekerken yaşadıkları heyecan görülmeye değer bir olaydı. İnsanın başını döndürecek gibi akan anaforlu bir parkur, zaman zaman rengi vahşi bordo lacivert veya kurşuni gri karışımı olabilen ürkütücü bir su, yazın ortasında bile titreten serin bir hava. Bütün bu karışım ince bir futada oturduğunuz ve tekneyi 7-8 mil gibi orta hızda ilerlettiğiniz zaman bile yeteri kadar heyecan vericidir. Eğer yarışçı olarak yetişmiş tecrübeli bir ekipteyseniz bütün bu korkutucu olaylar artık müthiş zevk veren ve bağımlılık yapan bir yaşam denemesi haline gelir. Sanırım bu deneylerden geçen eskiler “kıçı bir kez oturağa sürtünen bir daha kürekten vazgeçemez” derlerdi.

DORTMUND’DA BİR KANAL

Almanya’da sezon öncesi Federasyonun üç ayrı bölgede düzenlediği ilk test yarışları genellikle dayanıklılık ölçmek amacıyla 10 kilometrelik parkurlarda yapılırdı. 80 yılında da bizim için sezonun ilk deneme yarışı Dortmund yakınlarında haritada bile zor görülen dar bir kanalda yapılmıştı.

Kışın yetiştirdiğim bütün yeni ekiplerimi teste götürdüm. “Uzun yıllardan beri ilk defa bu kadar kalabalık olarak yarışa gidiyoruz” diye hem seviniyor hem de bu iddialı durumdan kendileri de biraz korkuyorlardı. Oldukça kıvrımlı bir parkurda sadece tek çifte, iki tek dümencisiz ve iki çiftelerle yapılan teste on altı ekiple katıldım. Dört tek, dört çifte ve sekiz tek ekiplerimi ikişer kişilik ekiplere bölüp aralarında yeterli olanlarını buraya getirmiştim. Geride bıraktığım daha birçok ikili ekip vardı ama o yarış için hazır değildiler. Yabancı bir antrenör olarak meslektaşlarım arasında da merak uyandırmıştım. Ayrıca bu kadar kalabalık katılabilmemiz kışın mükemmel bir hazırlık yaptığımız anlamına gelmişti.

110-Dortmund1 111-Dortmund2

Resim110-111: Dortmund Kanalından görüntüler

Daha yarışlar başlamadan üstün bir hava yakalamıştık. Sporcularıma verdiğim taktiklere kulak misafiri olarak neler bildiğimi anlamaya çalışıyorlardı. Rakip antrenörlerden biri benim bir hafif kilo yarışçıma kanalın orta çizgisini takip etmeye dikkat etmesini, kıyılara yaklaşmaması gerektiğini anlatmama kulak misafiri olmuş. Kayıkhanede diğer antrenörlerle birlikte yarışların başlamasını beklerken bana bir kahve ısmarlayıp lafı açmaya çalıştılar. Bu konuda farklı görüşler varmış. Onlar sporcularına nehrin her kıvrımında kıyıya mümkün olduğu kadar yaklaşarak virajı kapalı olarak geçmelerini böylece matematik olarak yolu kısaltmalarını tavsiye etmişler. Ben de tam tersi tekneyi hep kanalın ortasında tutmalarını istemiştim.

Kağıt kalem alarak İstanbul boğazındaki akıntıyı, onun kıyılarda yarattığı anaforu ve çürük suyu, ortada bizim kanal dediğimiz bölgede her zaman en sağlam su ve akıntının yarattığı en büyük hızın bulunduğunu anlattım. “Rallide araba kullanır gibi virajları kapalı almak olmaz, akıntının en kuvvetli olduğu orta suyu yakalamak ve beraber akmak lazım, benim tecrübem budur. Belki burada çalışmaz ama göreceğiz” dedim. Sonunda ben haklı çıktım. Tıpkı Arnavutköy veya Kandilli burunlarındaki gibi orada da bazı keskin kıvrımların iç taraflarında ters akıntı yaratacak anaforlar oluşmaktaydı. Kanalın ortasından gelen tekne hep en hızlı akıntı içinde ve anaforsuz “sağlam suda” kalıyordu. Sporcularım verdiğim bu yeni bilgilerden etkilenmiş ve yüksek bir moralle yarışa girmişlerdi.

Yarışlar başlayınca on kilometrelik parkurdan gelen her ekibim mükemmel bir derece yaparak yarışı bitirmeye başlayınca starta hazırlanan diğer ekiplerim de çok büyük bir güvenle yarışa başladılar. Gelen her ekip yeni bir parkur rekoru kırarak rakipleri şaşırtıyordu. Federasyon antrenörleri ve diğer kulüp antrenörleri sezon başında bu kadar yüksek performans elde edebilmek için kışın nasıl çalıştığımızı sordular. İşte o zaman kar yağarken, nehrin seviyesi yükselmesine rağmen suya inmemizin ne kadar faydalı olduğu anlaşıldı. Hem kış çalışmaları için yaptığım dayanıklılık arttıran programlar, hem de bu akıntılı parkur için sporcularıma verdiğim taktik doğru çıkmıştı. İlk sınavdan başarıyla çıkmıştım. Ama bir de bana sorun. O sıfır derecedeki havada kan ter içinde kalmıştım.

Aslında o gün farkına varamamıştım ama etrafımda sessizce bir saygı çemberi oluşmuştu. Bunu daha sonraki yarışlarda bariz olarak görecektim. O antrenörlerle yıllarca birbirimize karşı ekipler yetiştirdik ama bu çok olgun ve faydalı bir rekabetti. Bazıları ile karma ekipler de yarattık. Bilgilerimizi paylaştık. Açık ve vahşi bir denizde, akıntının, dalganın, anaforun, rüzgarın içinde yetişmenin avantajını hep kullandım. Suyun gücü hakkında çok bilgisiz ve tecrübesizdiler ama onların da üstün oldukları bir taraf vardı: öğrendiklerini derinlemesine hazmedip olgunlaştırıyor, günün şartlarına göre de sürekli yenilemeye çalışıyorlar ve en önemlisi iletişim en üst seviyedeydi, “bilgilerini paylaşıyorlardı”. Bunun için de tecrübeye çok değer veriyorlardı..

Almanya’da bir yabancı olarak eksi puanla başladığım antrenörlük hayatım ilk aylarda yaşadığım kültür şoku geçtikçe düzelmeye başladı. Çevrem tarafından soru yağmuruna tutulmamı ancak gerçek tecrübe ve bilgiyle hasarsız olarak atlatabilmiştim. Eğer bilgilerim gerçekten yaşanmış ve denenmiş değil de temelsiz ve kulaktan dolma olsaydı hayatım çok zorlaşırdı. Beni Almanya’da en çok zorlayan şey her yerde karşılaştığım ve bir türlü adapte olamadığım değişik bir tolerans kavramı ile birbirlerine gösterdikleri güven ve iyi niyet olmuştur.

Bu bizim ülkemizdekine hiç benzemeyen bir yaşam şekliydi. Bizde insanların birbirine karşı gösterdikleri geleneksel “hoşgörü” kavramı burada “tolerans” adı altında geçerliydi. Yani bizdeki sınırsız ve kuralsız hoşgörü burada kesin sınırları olan bir tolerans şeklinde uygulanmaktaydı. Kısacası hayatlarına hükmeden demokrasi kavramı onlara sınırsız hürriyet değil tam tersine sınırları çok kalın çizgilerle çizilmiş olan bir hürriyet veriyordu. Sosyal yaşam içinde uygulanan birinci kaide çevreyi rahatsız etmemekti. Örneğin bunun için Pazar günleri balkonlarına çamaşır bile asmıyorlardı. Çevrelerinin göz zevkini dahi düşünebilmek ve hiçbir kanun kitabında yazmamasına rağmen bunu bir kaide olarak uygulamak aramızdaki kültür farklılığını yaratan yüzlerce küçük detaydan biriydi.

Almanya’ya gittiğimde otuz yaşındaydım. O güne kadar Türkiye’de yaşadıklarım bana ne yazık ki insanlara güvenilmemesi gerektiğini öğretmişti. Almanya’da bunun tam tersini görüyordum. Bunun da ötesinde içinde yaşadıkları ortamlara, kulüp binalarına, kayıkhanelere ve lokallere bakıp onları çok kıskanıyordum. Özellikle bunlardan biri beni çok etkilemiştir.

 

BALDENEYSEE ESSEN

1981 yılında federasyonun düzenlediği test yarışlarından biri Essen bölgesinde yapılacaktı. Baldeneysee gölündeki kayıkhane ve civarı Almanya’nın her tarafından gelen binlerce sporcu ve yüzlerce tekne için hazırlanmıştı. Yarışların ilk eleme gününün karışıklığı geçince etrafımdaki güzellikleri fark etmeye başladım. Gölün bulunduğumuz tarafı motorlu ve yelkenli teknelere kapatılmıştı. Parkurun dışında fazladan iki şerit antrenman için ayrılmıştı. Kayıkhanenin duvarında bu bölgenin dışına kürek tekneleriyle çıkmanın yasak olduğu yazılmış ve bir göl planı üzerinde basit bir şema çizilerek sınırlar belirlenmişti. Bu düzene daha önceki yıllarda katıldığım uluslar arası şampiyonalardan da alışıktım ama burada fazladan bir şeyler daha vardı. Sanki beş yıldızlı tatil köyündeymiş gibi kayıkhanenin etrafı bir sürü tesisle süslenmişti. Toprakta işlenmemiş, yeşillenmemiş, çiçek açmayan bir metrekare bile boş yer yoktu. Bunun için de yağmur yağdığında (ki bu çok sık olan bir hava olayı idi) yerde hiç çamur olmuyor, tam tersi her yer pırıl pırıl oluyordu.

Hemen bütün kürek kulüplerinin etrafında en az iki de tenis kortu vardı. Eski kürekçiler, eşleri ve arkadaşları kürek çekmedikleri zamanlarda tenis oynuyorlardı. Kulüp buradan kazandığı parayla kayıkhaneyi destekliyordu. Baldeneysee kulübünün kayıkhanesinin üst katındaki lokale ancak üçüncü ve son gün vakit bulup çıkabildim. Son yarışla birlikte benim görevim de bitmiş ve işi artık transporttan sorumlu kişiler devir almıştı. Yardımcı antrenörlerimin tavsiyesi ile yukarıdaki lokale çıktık. Binanın ön tarafını tamamen kaplayan geniş balkonda oturup birer filtre kahve istedik. Kendimi cennette hissettim. “Böyle bir yerde yaşayabilmek için acaba ne kadar sevap işlemek lazım” diye düşünmüştüm. Burası sanki insanlara verilmiş bir hediyeydi. Daha sonraki senelerde Almanlar bu cennetin en az %50’sinin kul marifeti olduğunu bana çok iyi öğreteceklerdi.

112-Baldeneysee1

Resim112: Essen – Baldeneysee parkurunda bir yarış günü

Lokalin içi eski zamanlardan beri kulübün kazandığı kupalar, misafir kulüplerden gelen bayraklar, flamalar, eski kürek palaları, çeşitli madalyalar ve birçok resimle dekore edilmişti. Her bir kupanın yanında onu kazanan kişinin veya ekibin resmi ve kısa özgeçmişi yazılıydı. Üzülerek Galatasaray’ın belki de dünya çapında benzeri az bulunabilecek zenginliğe sahip olan ama bir teneke yığını şeklinde olan müzesini düşündüm. Kupaların birçoğunun kimin tarafından kazanıldığı bile belli değildir. Değil resim, o şampiyonlar hakkında kısa bir yazı bile yoktur. Ne yazık ki kulübe şampiyonluklar kazandırmış yüzlerce sporcunun kupaları bizim müzemizde sadece yan yana dizilmiş, soğuk bir dekor teşkil etmekle kalmışlardı. Emekli olduğumda şu işe bir el atmayı çok isterim. Orayı dünyanın en önemli spor müzesi yapmak hayallerimden biridir. Ben Metin Oktay’ın hediyesi olan basit bir dolmakalemi bile “yangında ilk kurtarılacak” şeklinde muhafaza ederken o müzede kim bilir ne anılar ortaya çıkacaktır. O gün düşüncelerimi tekrar Essen’deki cennete çevirdim. Aradan o kadar zaman ve olay geçmesine rağmen kendimi hala İstanbul’dan tam olarak kurtaramamıştım.

Etrafımdaki masaların bazılarında oturan insanları izledim. Kendi evlerindeki gibi rahat ve mutluydular. Hemen hepsinin masasında eşofmanlı gençler vardı. Belliydi ki sporcular aileleri ve arkadaşları ile vakit geçiriyorlardı. Kahvemizi içerken yardımcılarımın benim düşündüklerimi anlayabilmeleri imkansızdı. Bütün kıyıyı gözlerimle taradım. “Acaba yerlerde ve suda neden hiçbir çöp, küçücük bir yaprak parçası bile yok” diye düşünmüştüm. Hala kafamın içinde bir yerlerde bu meseleleri karşılaştırmakla uğraşıyordum ve bu beni rahatsız ediyordu. Acaba neden bütün insanlar mutlu mesut gülümsüyorlardı. Hiç problemleri yok muydu? Bazıları yarışı kaybetmişti ama suratını asan kimse yoktu. Yardımcılarım Michael ve Jörg’ün etraflarını benim gördüğüm şekilde görmedikleri kesindi. Onlar kıyıdaki güzel bir kız hakkında veya uzaktaki kırmızı beyaz çizgili yelkenli tekne hakkında konuştukça içimde bir üzüntünün kabardığını hissetmiştim. Buraları görmeden önce ben Galatasaray adasındaki küçük dünyamda çok mutluydum. Şimdi geri gitsem gene mutlu olabilir miydim acaba, yoksa çıta ben istemeden de olsa yükselmiş miydi? On beş yıl sonra döndüğümde gördüm. Hayır yükselmemişti. Tam tersi çökmüştü.

 

ZAVALLI ADA

Kürek Kayıkhanesi de kapandıktan sonra artık Galatasaray Adasında spor diye bir kavram kalmamıştı. Hatta Almanya’dan döndüğüm senelerde ada kışın neredeyse terk edilmiş gibiydi. Bazı günler Emel’le o çok özlediğimiz boğazın kıyısında yemek yiyelim diye adaya giderdik. Yanımıza getirdikleri bir gaz sobasıyla ısınmaya çalışarak mutfakta ne varsa hazırlanan basit yemekleri yer, hepsi bu kadar mı diyerek üzülürdük. Bazı günler dünyanın en güzel yeri olan Galatasaray Adasının lokantasında tek başımıza olurduk. Gene de o muhteşem tabiat bize inanılmaz gösterisini yapardı. Hava kararınca adanın ışıklarına gelen küçük balıklar suda parıldamaya başlar, martılar da kolay yemek bulmanın çığlıklarıyla kanatlarını ışıkta beyaz beyaz parlatarak suya dalar bize şov yaparlardı.

113-ada2 114-Ada4

Resimler113-114: Galatasaray Adası 1970’li yıllar

Artık adayı düşündüğüm zamanlar aklıma gelenler mutluluk değil hayal kırıklıkları olmaktaydı. Günümüzde kulüp dışından işletmecilere verilerek gece kulübü olan ve adı değişen adamız bizim gibi oradan yetişmiş sporcular için bir üzüntü kaynağı olmaya devam ediyor. Umarım gençler çıtayı yükseltmek ve daha iyiye ulaşmak isterler. “Daha iyi”nin ne olduğu da ayrı bir tez konusudur. İnsanların bulunduğu durumu “iyi” olarak değerlendirebilmesi de göreceli bir mutluluk sebebi olabilir.

Örneğin Frankfurt’taki ilk günlerimde sporcularıma “nasılsın” diye sorduğumda cevap olarak kendinden emin bir tavırla ve gülümseyerek “çok iyiyim” derlerdi. Bu beni ilk zamanlarda biraz şaşırtmıştı. Türkiye’de kimseden böyle bir cevap aldığımı hatırlamıyorum. Aradan zaman geçtikçe onların yaşam şartlarını gördükçe “çok iyiyim” demekte ne kadar haklı olduklarını anlamaya başlamıştım. Eğitim, sağlık, geçim derdi gibi bizim günlük sıkıntılarımızdan arınmış bir hayatları vardı. Ne zaman ne okuyacakları, mezun olunca kaç paraya ne gibi bir firmada çalışacakları o kadar belliydi ki… Veya işsiz kaldıkları, hasta oldukları zaman devletin onlara nasıl yardım edeceği… Kısacası bizim günlük hayatımızda başımızı ağrıtan problemlerin hiç biri onların hayatında yer almıyordu.

Frankfurt’ta üst katımızda oturan ve belediye otobüslerinde şöförlük yapan bir adam vardı. Her gün ıslık çalarak işe gider, gene ıslık çalarak eve dönerdi. Bir gün kapı ağzında sohbet ettik. Ona da “nasılsın?” dediğimde gülerek aynı cevabı vermişti: “çok iyi”. Kendisine sırf aklını karıştırmak için “Sen bu piyasada tecrübeli bir adamsın, iki minibüs alıp kendine ait bir taşımacılık şirketi kursana.” dedim. “Birkaç Mark daha çok kazanmak hayaliyle o kadar riske girmeye değmez. Ben hayatımdan memnunum, istediğim her şeye sahibim” demişti. Bu doygunluk insanların mutlu olmasına yetiyordu ama gerçekten de istedikleri şeylerin de çoğuna sahiptiler.

Biz Almanya’ya gittiğimiz yıllarda Türkiye’de her şey karaborsaydı. Nescafe’den vaz geçtim iyi çay bile yoktu. Bakkallar tezgah altından kaçak sigara satarlardı. Rumelifeneri liman inşaatı sırasında hemen her yıl birkaç kez sahil koruma botları Bulgaristan’dan kaçak sigara getiren motorları yakalarlardı. Bazen de motorlar ellerindeki kolileri denize atıp kaçarlardı. Poyrazla birlikte Fenerin kayalıklarına çarpan koliler dolusu Amerikan sigarası köy halkı tarafından güneşte kurutulup el altından piyasaya sürülürdü. İstanbul halkı o günlerde hafif tuzlu bir tadı olan bu sigaraları içmeye alışmıştı. Bazen piyasalarda şeker, benzin, yağ kıtlığı olurdu. Bütün bu kısıtlamalara, finansal frenlere ve sözde çok bilen kravatlı, pantolon askılı televizyon ukalalarına rağmen ekonomi gene de hep daha kötüye giderdi. Bu ülkede kim hatırı sorulduğunda “çok iyiyim” diyebilir ki? İnsan o gün gerçekten kendini iyi hissetse bile etrafından korkup gene de öyle söylemez.

WIN WIN PROJESİ

Germania üyeleri arasında veteranlarda kürek çeken, büyük bir tekstil firmasının sahibi vardı. Fisher Stube’deki sohbetlerimizde bana küçükken spor yapmayı çok istediğini ama ailenin durumu müsait olmadığı için hep çalışmak zorunda kaldığını, ancak yaşı geçtikten ve maddi durumu düzeldikten sonra spor yapmaya başladığını ama bunun onu tatmin etmediğini anlatmıştı. Ben fazla üstünde durmadım ama adamın haftada birkaç kez kayıkhaneye erkenden gelip yarış ekiplerinin suya inmesini takip ettiğini ve bundan büyük zevk aldığını fark ettim. Yarış teknelerine elini sürüyor, çocukların kürekleri kıyıya taşımasına yardım ediyor, tekne suya indirilirken heyecanla iskeleye kadar geliyordu. Teklif etsem motora da gelirdi ama ben buna karşıydım. Suda antrenör ve sporcuları baş başa kalmalı, arada bir yabancı seyirci olmamalıydı. Suda olan suda kalır prensibine inanıyordum.

Bir süre sonra ilginç bir teklifle geldi. “Herr Gürsoy, sizinle birlikte bir iki çifte suya indirelim, yarım saatlik profesyonel anlamda bir antrenman yapalım, kulübe yüklü bir bağışta bulunacağım” dedi.

Yönetimden izin aldım, öğleden sonra kulüplerin antrenmanları başlamadan önceki bir saatte yarış teknelerinden birini indirdik, nehrin alt kısımlarına, o saatte kimsenin olmadığı yerlere doğru gittik. Gerçekten de kısa ama bize göre ağır bir antrenman programı uyguladım, depar, atak, finiş, hayali taktik çalışmaları yaptık. Pestilimiz çıkmış bir halde geri döndük. Tekneyi zorlukla kayıkhaneye taşıdık, yıkadık, kuruladık kaldırdık. Adam günlerce (biraz da abartarak ve süsleyerek) mutluluğunu herkesle paylaştı. Bağışını da yaptı.

Olay veteranlar arasında konuşuldu, birkaç kişi daha bu işe talip oldu. Benim vaktim çok sınırlı olduğundan yerimi kıdemli kürekçilerden Uri’ye bıraktım. Uri o sene askerlik görevini sivil hizmet yaparak geçiriyordu ve işi Germania kayıkhanesinde orta okul çocuklarına kürek dersi vermekti. Bir taraftan da Universiad yarışlarına hazırlanıyordu. Yönetim bu metotla kazanılan bağışlarla bir tek çifte aldı ve o tekne Uri’nin hizmetlerine karşılık onun yarış teknesi oldu. İşin en mutluluk veren tarafı o tekneyle Universiad’tan altın madalya ile dönmesiydi. Neticede herkes kazanmıştı.

 

PETER MİCHAEL KOLBE

Antrenör kurslarında sürekli olarak bir kürekçinin doğru tempoyu bulabilmesinin müzik kulağı ve ritim duygusuyla çok bağlantılı olduğu konuşulurdu. Vücuttaki enerjiyi 6 dakika içinde startla finiş arasındaki iki bin metreye en faydalı şekilde bölebilmek ancak müzik kulağı olan ve doğru ritmini bulanların işiydi. Doğru ritmi bulamayanın yarışı kazanması mümkün değildi. Antrenörlerin buna önem vermeleri ve sporcularını bu gözle de izlemelerini tavsiye edilirdi. Müziği seven, dinleyen ve doğru tempo tutan bir sporcunun kürek sporunda başarılı olma şansının yüksek olduğu söylenirdi.

115-Kolbe

Resim115: Peter Michael Kolbe starttaki ilk küreklerde

Tempoyu tutturamayanların teknenin orta ve arka taraflarında oturup, hamla ikilisinden gelecek olan ritimle kürek çekmeleri istenirdi. Kolbe senelerce dünya şampiyonu olmuş ama bir türlü olimpiyat şampiyonu olamamıştı. Bu fırsatı iki kez hem de yarışın son metrelerinde elinden kaçırmıştı.  Onda sanki küçük bir detay eksikti. Antrenörü ideal bir tek çifte çalıştırıcısıydı. Onun egosunu iyi anlayan ve yönetebilen biriydi. Her sene başında doğru hedefler belirleyip form grafiğinin hedef olan yarışta maksimumda olmasını başarı ile gerçekleştirirdi.

116-Pertti-Karppinen-fenomeno-remo_IECIMA20120208_0053_14

Resim116: Pertti Karppinen

Gene de olimpiyatlarda Finli Karppinen gücünü ikibin metreye daha bilinçli yayarak son iki yüz elli metrede Kolbe’yi geçip madalyayı elinden almıştı. Hem de arka arkaya iki olimpiyatta bunu başarmıştı. Ratzeburg’da bu başarısızlığın sebebi olarak Kolbe’nin iki bin metre içinde gücünü ve ritmini iyi ayarlayamadığı, bu tür çalışmaya değer vermediği anlatılırdı. Bunun doğru olduğuna inanıyorum.

117-kolbe karppinen

Resim117: 1976 Montreal Olimpiyatında Karppinen Kolbe yarışının son metreleri.

 

THOMAS

Aslında müziğin bir sporcuyu nasıl etkilediği konusunda en büyük sınavımı Thomas adında diğerlerinden daha kısa boylu (1.84), tıknaz ve kolları çok kuvvetli bir sporcumda yaşamıştım. Thomas Almanya Şampiyonasına katılacak kategoride değildi. Kendisinden ara yarışlarda ve Hessen Şampiyonasında madalya kazanmayı umuyordum. O sene Flörsheim yarışlarına çok iyi hazırlandı.

Dikkatimi çeken olay onun halter çalışmalarında bile ağırlığın altına girmeden önce kendi müziğini ayarlaması ve onun ritmiyle çalışması olmuştu. Ayrıca her gün antrenmana gelirken ve sonra eve dönerken kimseyle konuşmayıp kulaklıklarını takıp motosikletine binip dönüp gidiyordu. Kendisini bir kenara çekip ne tür müzikler dinlediğini sordum. Hard Rock dinliyordu. Yarış için bir şarkı seçmesini istedim. Kendisini en çok etkileyen ve motive eden bu şarkıyı bana da dinletmesini istedim. Ertesi günü geldi. Bütün bir kaset hazırlamıştı. Beraber dinledik. Antrenmanlarda kürek ayarlarını değiştirdim, daha ağır yaptım, müziğe bağlı olarak kendisine bir yarış temposu verdim. Müthiş kuvvetli kolları vardı. Kendisine kısa sürede Arjantinli Demiddi gibi kürek çekmesini öğrettim.

Bir ay sonra Flörsheim parkurunda yapılacak olan Golden Skif yarışına adını yazdırdım. Biraz ürktü ama bana çok inanmaya başlamıştı ve fazla düşünmeden söylediklerimi uygulamaya başlamıştı. Sonunda yarış günü geldi. Kendisini yarıştan çok önce teknelerin arka tarafında sessiz sakin bir yere oturttum ve kaseti dinlemesini ve parkuru hayalinde yaşatmasını istedim. “Aynısını yarışta da yapacaksın, rakiplerin ne yaparsa yapsın adeta gözlerin etrafı görmeden kürek çekeceksin, müziğini 2000 metreye böl ve kendini hazırla ama finişe seni en çok ateşleyen parçayı kaydet, son metrelerdeki kırmızı şamandıraları görünce o şarkının ritmini uygula” dedim. Yarıştan önce zamanı gelince yanına gittim. Müziği kapattım. Rüyadan uyanmış gibi oldu. Havayı hiç bozmadan ve etrafta kimseyle konuşmasına izin vermeden teknesini suya indirdim. Starta yolladım.

Yarışı 1000 metreye kadar en geride getirdi, şamandıraları geçince tempoyu arttırdı son 500 çizgisini ikinci durumda geçti, son metrelerde herkesi hayrete düşürecek kadar coşkulu ve kuvvetli bir finiş atarak birinci olup Golden Skiff’i kazandı. Kulaklarında çınlayan Aerosmith işe yaramıştı. Tonguç Ağabey yanıma gelip “elini kime atsan altın yapıyorsun, bu çocuktan senden başka kimse bir şey çıkartamazdı” demişti. Bu benim için büyük bir iltifattı. Başarımın takdir edildiğini asıl kulübe döndükten sonra anladım. Hafta başında kayıkhanedeki halter köşesinde yarışlar hakkında konuşmak için toplandığımızda Yönetim Kurulu üyeleri baskın yapar gibi içeri girdi. Çekilen videoları seyredip yarış kritiklerini yapıyorduk. Önce Thomas’ı sonra beni tebrik ettiler. Biri Thomas’a nasıl birdenbire bu kadar müthiş bir yarış çıkartabildiğini sordu. O da bana bakarak “aslında ben Aerosmith’ten başka pek bir şey hatırlamıyorum, ona sorun” dedi. Başkan o zaman “Herr Gürsoy, Aerosmith nedir bilmiyorum ama neredeyse şuna inanmak üzereyim, siz benden bile bir şampiyon çıkartabilirsiniz. İnsanın içinde gizli duran bir şeyleri keşfetmesini ve bunu başarıya dönüştürmeyi iyi biliyorsunuz” demişti.

Thomas işin sırrının müzikte olduğunu kimseye daha fazla açıklamadı. Biraz utanmış da olabilirdi, ben de anlatmadım. O başarıyı kazandı, kupasını ve madalyasını alıp evine gitti, ben de müziğin bir insanı nasıl motive edebildiğini yazmak için olayı aklımda tutup otuz sene bekledim…

Müzikle bir arada tutmayı başardığım ve yetiştirdiğim en başarılı ekiplerimden biri de 1981 yılında boy ortalaması iki metre olan genç dört tek ekibimdi. Onlara evde kasetler hazırlardım. Frankfurt’taki Amerikan askeri üssünün AFN (American Forces Network) adında bir radyo yayını vardı. Her gece Amerika’dan direk bağlantılı yayın yapar, Pazar günleri de Holywood’un efsane DJ’i Casey Kasem’ın canlı “Top 40” programlarını yayınlarlardı. Ben de onları kasete çeker, konuşmaları temizler kopyaları çoğaltır sporculara dağıtırdım. O yıl “Cherish” yılıydı. Eskilerden The Temtations ve Chicago tekrar ortaya çıkmışlardı. Michael Jakson, Prince ve Queen en verimli devrelerini yaşıyorlardı. Halter antrenmanlarında Guns and Roses çalıyordum. Kol presi yaparken Aerosmith “Dream On” çok uygun bir tempo veriyordu. Mekik çalışırken Pink Floyd “Another Brick in the Wall”un ritmini tutmaya zorluyordum. Bazı antrenmanlarda birdenbire 20 sene öncesine gidip Beach Boys’dan “California Dreamin” çalar onları şaşırtırdım. İki metrelik devlerin şarkının ortasındaki saksafon solo sırasında hayali enstrümanlarla yaptıkları şovları unutamam. Bir de Suzanna Vega’nın Tom’s Diner şarkısı vardı. Aksak ritmi haltere çok uyuyordu. Bu ritimler çocukların beynine yerleşiyor, daha sonra teknede belirli bir tempoyu istediğim zaman hemen şuuraltından gelen yardımla gerekeni yapıyorlardı. Aradan yıllar geçti, çocuklar bu gün bile ağır antrenmanlarda beyinlerine kazınan o müzikleri hatırlarlar ve bana anlatırlar beraber güleriz ama onlara gene de Thomas’ın sırrını anlatmam.

 

BÜCÜR İKİZLER

Bir gün Germania’da antrenman yapmaya gelen lise öğrencilerinin arasında iki çocuk dikkatimi çekti. Birbirlerinin kopyası ikiz kardeşleri tekneye binmeyi kürek çekmeyi öğrendikleri sırada uzaktan izledim. Yaşıtlarına oranla çok küçük yapılıydılar ama kürek sporunda teknenin içindeki beraberlik ikizlerde doğal olarak sağlandığı için uzun zaman uzaktan seyredip “bunlardan bir ekip yapabilir miyim?” diye düşündüm. Aslında Türkiye standartlarına göre boyları fena değildi, Galatasaray’da daha kısa boylulara da şans verdiğim olmuştu.

Sonunda hocalarının onayını alarak çocuklara “yarışçı olmak ister misiniz?” diye sordum. Güldüler. Fizik yapılarının yetersiz olduğunu düşünerek ciddiye almamışlardı. Onlara çok küçük yapılı bir kıza nasıl altın madalya kazandırdığımı anlattım. O kızla konuştular ve sonunda ailelerinin meraklı bakışları arasında onları kaba hobi teknesinden çıkartıp mükemmel bir Staempfli yarış iki çiftesine oturttum. Hafif kilo yıldızlar için yapılmış olan hafif tekne onlara tam uymuştu. Kıyıdan bakan herkes olayı gülümseyerek ama ilgiyle ve merakla izliyordu. Sonunda bu iki nokta gibi çocuğu yarışçı yaptım. Çok şakacı ve alaycı bir karakterleri vardı. Onları motive etmek için “yarıştan sonra rakiplerinizle alay edebilirsiniz” dediğimde çok gülmüşlerdi. Biraz gülmelerinin bitmesini bekledim, sonra ilave ettim: “ama onlar sizinle alay ederse üzülürsünüz.” Anlamışlardı. Gırgırı bir kenara bırakıp dişlerini sıkmaları gerekecekti…

Onlara sadece iki çifte teknesinin karakteristik teknik bilgilerini verdim. Fazla kuvvet kullanmalarına gerek yoktu, o kadar mükemmel bir beraberlikleri ve ritimleri vardı ki kendilerinden çok büyük cüsseli rakiplerini geçmeye başladılar. Yarışın kopma noktalarında ani bir atakla serileşerek hafif teknelerinin verdiği avantajla hızla kaçabiliyor ve ağır rakipleriyle adeta alay ediyorlardı. Yarışlarda rakip takımların antrenörleri ekiplerini “bu bacaksızlara nasıl geçilirsiniz” diye azarlıyorlardı. İkiz kürekçiler parkurlarda her zaman tehlikeli rakipler olmuşlardır. Bizde de ikiz kürekçiler olarak en dikkati çeken gençler “Pandalar” takma adıyla bilinen Sami ve Saim kardeşlerdi. Ne yazık ki (bence) bir türlü doğru antrenörü bulamadılar, doğru teknelerde ekip kurulamadı ve uluslararası parkurlarda hak ettikleri madalyalara ulaşamadılar.

 

AŞK HİKAYESİ

Germania’nın en başarılı kürekçilerinden biri olan 1.98’lik (Longus) Thomas Lange 1981’de yarışçılık kariyerinin sonundaydı. Almanya Şampiyonasında büyükler tek çifte yarışına katılacaktı. Eyalet seçmelerinden başarıyla çıkmış ama mütevazi olarak sadece final çekmeyi (!) hedefleyen bir havadaydı. Aynı yarışta Kadınlar Kategorisinde kulübün gene en başarılı isimlerinden biri olan Karin de kuzey takımlarından bir kızla karma ekip yapıp iki çifte yarışına katılacaktı. Kızların milli takıma seçilme şanslarından bahsediliyordu. Bu üç sporcuyu alıp benim arabamla yarış yerine doğru yola çıktık. Thomas ve Karin son aylarda birbirlerine yakınlaşmışlar ve aralarında hafif bir flört havası esmeye başlamıştı. Karin çok iyimser, şakacı, yaramaz, hep gülümseyen pozitif bir kişilikti. Thomas ise neredeyse iki metrelik boyuyla biraz daha durgun ama çok esprili bir gençti. Çiftin aralarındaki büyük problem benim görüşüme göre Karin’in iki çifte teknesindeki partneriydi. Sürekli kaşları çatık, kimseye güvenmeyen ürkek ve endişeli bir kızdı. Karini negatif etkiliyordu. Kürek stilleri ve fizik yapıları çok iyi uyuştuğu için hala karma ekip yapıp Almanya Şampiyonasına girmeye cesaret ediyorlardı ama bence bu sene onların son senesiydi. Yol boyunca kıza terapi uygulamaya çalıştım, daha pozitif düşünmesi gerektiğini ve kendisini dış dünya ile barıştıracak ortak noktalar bulması gerektiğini anlattım. Hayal ettiği büyük mutluluğun belki de hiç gelmeyeceğini, onu boşuna beklemeden daha küçük mutluluklarla yetinmesini öğrettim. Sonunda yarışlarda Thomas finale kaldı ve az farkla üçüncülüğü kaçırdı. “Kışın keşke tembellik etmeyip antrenmanları biraz daha yakından takip etseydim şimdi madalya sahibiydim” diyerek üzüntüsünü belirtti. Daha fazla üzülmesini istemediğim için bu lafı geçmişte ne kadar çok duyduğumu kendisine söylemedim. Onun için artık yarışçılık bitmişti. Kızlar ise daha eleme yarışlarında bile başarılı olamadılar ve finale kalamadılar. Milli takım aday kadrosundan da çıkartıldılar.

Dönüşte kuzeyli kız bize katılmadı. Onunla vedalaştık ve Frankfurt’a doğru yola çıktık. Yolda Thomas ve Karin bana evlilik üzerine sorular sordular. Emel’le beni örnek alıyorlarmış. Yabancı bir ülkede, farklı kültürden insanlar içinde birbirimize karşı ne kadar anlayışlı ve destekleyici olduğumuzu fark etmişler. Bizim kadar mutlu olmayı istiyorlarmış. Kuracakları hayat hakkında kafalarında daha başka bir sürü problem vardı. Yol boyunca hepsini konuştuk ve büyük ölçüde hallettik. Türkiye’deki benzerlerine oranla aslında hiç problemleri yoktu. Konuşmalarımız boyunca da arabada müzik çalıyordu. Bir ara Karin “bütün bunların altından kalkabilir miyiz” diye biraz çekinerek konuşunca ben de ona “bak şu anda çalan şarkıyı iyi dinle, düğününüzde bu şarkıyla birlikte bir dans edersiniz sonra hayat pırıl pırıl devam eder. Zaman çok hızlı geçiyor bence işi uzatmayın, zamanı değerlendirin” demiştim. Gözlerinin içi gülüyordu. Kısa süre içinde evlendiler. Kilisedeki törende Germania sporcuları yolun iki yanında ellerinde küreklerle onların geçebilecekleri bir tünel yarattılar. Çok güzel resimler çekildi. Akşam bütün sporculara Freiweg kulübünde bir kokteyl verdiler. Orada arabada çalan şarkıyla “Take My Breath Away” ile dans ederlerken bana müziği ifade ederek el salladılar. Mutlulukları yüzlerinden belli oluyordu.

118-Freiweg

Resim118: Freiweg Kulüp Binası

Bir yıl sonra aynı kulüpte kucaklarında bir bebekle yıl dönümlerini kutladılar. Bu sefer ben onlara bir sürpriz yaptım. Cebimde aynı kasetle geldim. Bir yıl içinde unuttukları o şarkıyı bir daha çaldım. Bebeği hemen en yakındakinin kucağına bırakıp dansa kalktılar. Freiweg kulübünün kızları aramızdaki espriyi merak etmişlerdi. Karin anlatınca hepsi gelip kendileri için de sihirli bir şarkı bulmamı istemişlerdi. Çözümün kasetteki bir şarkıda gizli olduğuna inanabilecek kadar gençtiler daha… Aslında bir yardımım da oldu, ben de olayların gelişmesini hayretlerle takip ettim.

O gecenin en güzel kızı çok yakışıklı bir delikanlıyla pistte mükemmel dans ediyordu. Beraber oturduğumuz yardımcı antrenörlerim Jörg ve Michael’e “bunlar kürekçi olamazlar, çok güzel dans ediyorlar” demiştim. Onlar da gülerek gerçekten de ikisinin de kürekçi olmadığını, kardeşlerinin kulüpte yarıştıklarını söylemişlerdi. İşte o kız bir ara yanıma gelip kendisi için de Karin’e seçtiğim gibi bir uğurlu şarkı seçmemi istemişti. Ben de havayı bozmadım, geleceği gören büyücü pozlarında kendisini ve erkek arkadaşını tanımadığımı ama şimdi çalacağım şarkıyla bir dans ederlerse belki o şarkı için bir ümit olabileceğini söyledim. Arabadaki kasetlerim arasından arayıp bulduğum , o yıl tekrar  parlayan Chicago’nun “Hard To Say I’m Sorry” şarkısını çaldım. Gerçekten de mükemmel dans ediyorlardı, bütün çiftler pistin etrafına çekilip onları seyrettiler. Sonunda kaseti onlara verdim. Kız bana “peki bunun sihirini nasıl anlayacağız” dedi. Ben de kimya formülü verir gibi “birbirinize kızdığınız, küstüğünüz günler olabilir, o zaman bir yerde buluşun, konuşmadan bu şarkıyı çalın, sözleri dikkatle dinleyin, sizi etkilemesini bekleyin, göreceksiniz her şey düzelecek, problem gözünüzde küçülecek ve tekrar eski günlere döneceksiniz” dedim.

Konu unutuldu, (daha doğrusu ben unuttum) aradan üç yıl geçti. Ben antrenörlüğü bıraktım. Bir gün Germania kayıkhanesinin önünde oturmuş çocuklarla laflarken Barbara ve mini eteği bahçeye girdi. Hala çok güzeldi. Bahçede teknelerini temizleyen, ufak tefek tamirler yapan kürekçiler ağızları bir karış açık durup kızın havalı yürüyüşünü seyrettiler. Yanıma gelip iki yanağımdan öptü. Geçen zamanlar içinde birkaç kez kavga etmişler, her seferinde kaseti dinleyip barışmışlar, yakında düğünleri olacakmış bana davetiye vermek için buraya gelmiş. Sonra gene mini etiğini yürüyüş ritmine uydurarak gitti. Bahçedeki çocuklardan biri yüksek sesle “woaavv” dedi, uzun süre gülmekten konuşamadık.

İnsanların bir şeye inanmaları ne kadar güzel… Bu basit bir müzik parçası bile olsa verdiği küçük mutluluk insana yetiyor. Bütün bunlar olurken beynimin derinliklerinde bir yerde beni rahatsız eden bir his vardı.

Ben Galatasaray’daki arkadaşlarımla bu kadar samimi olamamıştım, için için ona üzülüyordum. Bizim aramızda hep katı bir hiyerarşi, adeta askerlik gibi bir emir komuta zinciri ve baskılı bir saygı sistemi vardı. Gençler yaşıtlarıyla samimi arkadaş olup sırlarını paylaşıyorlardı ama yaş gurupları arasındaki sert disiplin ve ağır “ağabeylik” edebiyatı yakınlaşmayı önlüyordu. Bu sert terbiye metodu kızlarla erkelerin arasını da kapanması zor bir açıklıkta tutuyordu. Benim yetiştiğim ortamda bir erkeğin içini dökmesi zayıflık olarak görülürdü. Bizler hep “erkek adam ağlamaz” prensibini duyarak büyüdük. Almanya’da bunun tersini görmüş ve uzun süre hazmetmeye çalışmıştım.

119-Freiweg hoby kürekçileri

Resim119: Freiweg Hoby Sporcuları sekiz çifte teknesiyle Main Nehrinde

Freiweg Almanya’da benzeri çok ender görülen bir kadınlar kürek kulübüydü. Sadece kadın sporcular kulübe yarışçı üye olarak kabul ediliyor ve lisanslı sporcu olabiliyordu. Yıllar içinde birçok başarılı kadın kürekçi yetiştirmişlerdi. Kulüpte erkek sporcular da vardı ama sadece hobi olarak kürek çekmeye veya üyelik aidatı ödeyerek kondüsyon merkezini kullanmaya geliyorlardı. Kurucuları olan Martha Gumbrecht aynı zamanda Hessen Eyaleti Kürek Federasyonu başkanıydı. İlk günümden itibaren bana çok yardımcı olmuştu. Ben de onların antrenörü olan Peter’e Galatasaray’da yetiştirdiğim kadın sporcularımdan kazandığım tecrübeleri aktarmış, yarışlardan önce taktikler vermiştim. Freiweg, Main nehri kıyısında çok şirin bir kayıkhane ve sosyal tesislerden oluşan sempatik bir yerdi. Kulübün nehir manzaralı terası çevredeki ailelerin buluşma yeri olmuştu. Biz de bazen Pazar günleri öğleden sonra oraya giderdik. Kulübün sporcularının aileleri pastalar, kekler yapıp getirir, satıştan elde edilen para kulübe kalırdı. Bad Ems’teki kadar mükemmel olmasa bile gene de güzel vişneli Karaorman pastası yaparlardı. Çay yapmasını bilmezlerdi. Biz de çok dert etmeyip filtre kahve içerdik. Ama onlardan biri bizim evimize gelince taze demlenmiş çay nasıl olur mutlaka gösterirdik.

 

STRAMMER MAX

Germania’daki ilk günlerimden birinde antrenmanı bitirip kayıkhaneyi kapatmak üzere olduğum sırada Frau Bachus beni aşağıdaki Fisher Stube denilen küçük lokale çağırdı. Ben genellikle antrenman biter bitmez toparlanıp eve giderdim. Kulüpten çıkıp yakındaki Eiserner Steg denilen yaya köprüsünden nehrin karşı tarafına geçer, biraz ilerideki Theater Platz’da tiyatroların olduğu gökdelenin üç kat altından Eschersheimer Landstrasse boyunca giden metroya biner Lindenbaum durağında inip Dresdner Bank’ın bir süre için bizim kullanmamıza izin verdiği eve gelirdim. Saat gece on gibi olurdu. Emel yemeği hazırlar tek başına beni beklerdi. Bu sefer çok yorgun ve açtım. Frau Bachus’un peşinden aşağıya indim. Birkaç eski kürekçi oturmuş iskambil oynuyor şarap içiyorlardı. Tek başıma bir masaya çöktüm. O lokalde de diğer kulüplerdeki gibi sporcuların anneleri nöbetleşe hizmet eder, satışlardan elde edilen para da kulübe kalırdı. Bu akşam Frau Bachus nöbetçiydi. Kayıkhanede asistanım gibi çalışan benden on yaş büyük eski ama tanınmış bir bayan kürekçiydi. Bütün yarış organizasyonlarını ve resmi yazışmaları yapar, hazırladığım antrenman programlarını yazar çoğaltır ve dağıtırdı. Bana ne yemek istediğimi sordu. İlk defa geldiğim bir yer olduğu için ne olduğunu bilmediğimi, kendisinin uygun gördüğü kolay ve çabuk bir şey yapmasını istedim. “Sana hemen çift yumurtalı Strammer Max yaparım, yanında da bir elma suyu içersin” dedi ve mutfağa daldı. Ben de yanlış bir şey olmasın diye merakımdan peşinden gittim.

120-Strammer Max Resim120: Strammer Max

Yemek konusunda Alman’lara güvenilmeyeceğini daha ilk geldiğimiz gün Herr Bense sayesinde öğrenmiştim. Bir sahana iki yumurta kırdı. Büyük iki dilim çavdar ekmeğini tabağa yan yana koydu. Tereyağ sürdü. Üstüne koca iki dilim jambon yerleştirdi. Onların üstüne iki dilim hamburger peyniri koydu. Yumurtaların sarısı sertleşmeden sahanı ateşten aldı ve peynirlerin üstüne sarıları patlatmadan ustalıkla yerleştirdi. Peynirler de sıcaktan hafifçe erimeye başladılar. Bunun adı Strammer Max’mış. Kart oynayan Alte Herren dediğimiz eski kürekçiler iki yumurtadan dolayı Frau Bachus’un bana torpil yaptığı konusunda şakalar yaptılar. Sporu bırakalı az olmuştu. Hala eskisi gibi yemek yemeğe devam ediyordum. Yüz yirmi beş kiloydum. Bu durumun bana rahatsızlık verdiğini fark etmem için daha üç sene geçmesi gerekecekti. Ayakkabılarımı bağlamak için öne eğilemediğimi fark ettiğim günlerden biriydi.

O gün Dresdner Bank’ta bankonun yan tarafına yaslanmış dalgın dalgın dışarıyı seyrederek sıramın gelmesini bekliyordum. Gişede hamile bir kadın vardı. Yanındaki küçük kız çocuğu bir ara annesinin elini bıraktı benim yanıma geldi ve küçücük elini gömleğimden neredeyse dışarı taşacak gibi duran göbeğime koyup bana “sen de mi hamilesin” diye sordu. Annesi çok utanmıştı ama kahkahalar sokaklara taştı. Artık zayıflama zamanı gelmişti. Ratzeburg Kürek Akademisinde öğrettikleri gibi vücudumu beynimin içinde iki rakip yarışçı haline soktum. Daha çok yemek isteyenler ve bunu engelleyenler… Bir sene sonra 95 kiloydum…

 

LULULU

Eski yıllarda Beykoz ve Kartal parkurlarındaki yarışlarda rakibi geçtiğimiz zaman nefesi yeten birimiz bu sesi çıkartarak karşı tarafın moralini bozar ve kıyıdakiler tarafından da alay konusu olmalarına sebep olurdu. Yıllar sonra Fenerbahçe’li bir arkadaşım o yıllarda en korktuğu ve sinir olduğu şeyin kendisine lulu çekilmesi olduğunu söylemişti. Yani aslında o zamanlar amacımıza ulaşmışız. Bunu Frankfurt’taki ekiplerimde de denedim. Kısa sürede iş ciddiye bindi. Kazandığımız bir yarıştan sonra lululu işitmeyi kendine yediremeyen rakiplerden biri bizi hakem heyetine şikayet etti. Rakibiyle alay etmenin centilmenliğe aykırı olduğunu iddia etti. Hakem heyeti mecburen itirazı inceledi. Lulu’nun ne olduğunu tam olarak anlamamışlardı. Beni çağırıp bunun ne olduğunu sordular. Ben de izin istedim. Hakem heyetini toplantı odalarından dışarı çağırdım. Bütün ekibi bir araya topladım. Durumu onlara anlattım ve hakem heyetinin çıkartılan sesi duymak istediğini söyledim. Bütün bunları çok ciddi ve önemli bir olaymış gibi kelimeler seçerek anlattım.

Kayıkhanenin önünde toplanan kalabalık diğer sporcuların ve kulüplerin de dikkatini çekmişti. Olayı tekrarlayarak biraz zaman kazandım. Hemen bütün kulüplerden sporcular ve idareciler, aileler etrafımızı sardı. Lafımın sonunda bizim yarışta geçilen birinin itirazı üzerine hakem heyetine bir ses örneği vermemiz gerektiğini söyleyince çocuklar durumu çaktılar. Bütün takım bir avaza lululu çekti. Etrafımız gülmekten yerlere serilen sporcularla dolmuştu. Aileler, idareciler de hep bir ağızdan Kızılderili Kabilesi gibi lulu çekmeye katıldılar. Çok eğleniyorlardı. İtirazı yapan arkasına bakmadan kaçtı. Hakemler benim o ciddiyetimin sahte olduğunu aslında her şeyin basit bir şaka olduğunu anlayınca düştükleri oyunu fark ettiler. O sene devam eden yarışlarda bu çok kullanıldı ama bizdekine göre biraz farklı oldu. Yarışlar çok sert geçmekte ve genellikle birinciler salise farkıyla belirlendiği için yarışın sonunda hiçbir sporcuda lulu çekecek nefes kalmıyordu. Onun yerine kıyıdaki arkadaşları bu işi yapıyorlardı. Daha kuvvetli ve etkileyici bir koro çalışması ortaya çıkmaya başlamıştı. Taraftarı az olan bazı kulüpler trompet gibi nefesli sazlarla ekiplerine destek vermeye başladılar. Yarış düzenleme komiteleri ve kazanan takım idarecileri bana her seferinde “bir iş icat ettin, millete moral geldi, kazananlar eskiden sadece alkışlanırdı şimdi büyük şamata oluyor” diye teşekkür ederlerdi. Kaybedenler de uzaktan kötü kötü bakmaktan başka bir şey yapamazlardı.

Hatta bir seferinde benim sporcum geçilmişti, rakip takımın antrenörü lulu çeken sporcularının arasındayken göz göze geldik. Özür diler bir tavırla “ne yapabilirim, sen başlattın” demişti. Sporcu her yerde aynıydı. Kazanınca gururlanmak isterdi. Antrenör olduktan sonra bu gururlanma işinde çok pay alamamak bir zamanlar omuzlarda taşınmış eski bir sporcu olarak beni için için biraz üzerdi. Ben de ilgi görmek tebrik edilmek isterdim. Gerçi sporcu aileleri tarafından sevinçle itilip kakılır, omzuma yumruklar yerdim ama gene de eve gelince içimden “keşke birkaç sene daha spor yapsaydım” diye geçirirdim.

Özlediklerimin başında da yapılan organize şakalar gelirdi.

 

BALKONDAKİ BİKİNİLER

 

Bu organize olaylardan bir tanesi 1969 Klagenfurt yarışlarında yaşandı ve uzun seneler bütün kürek camiasında “elde bir deste gül ekibi” sloganıyla anıldı. Yarışlara federasyondan ilgili ilgisiz bir sürü adam gelmişti. Sporcudan çok idareci vardı. Kafilemizi cennet gibi bir göl olan Wörthersee’nin etrafındaki küçük köylerden birindeki üç katlı bir otele yerleştirdiler.

121-wörthersee

Resim121: Wörthersee

Aynı hafta sonu gölün başka bir ucunda Dünya Su Kayağı şampiyonası yapılıyormuş. İngiliz Kız Milli takımı da bizim otelin ikinci katındaymış. Biz de bunu bir kenara not ettik. Bizim idarecilerden biri mahallenin gazeteci güzeli tombul bir teyzeye kancayı takmış. Artık gazetecinin kulübesinden çıkmıyormuş. Bir rivayete göre de sık sık ona çiçek götürüyorlarmış. Biz genellikle antrenmanlarda olduğumuz için haberleri otobüs şöförümüzden alıyorduk. O da bu rezilliğe şaşmakta, kızmakta ve uzak durmaktaydı. Evli barklı, mevkii ve para sahibi adamların Avrupa’ya çıkınca nasıl çocuklaştığına o da akıl erdiremiyordu. Başkan Eftal beyin de aklı bizde olduğundan etrafındaki manevraları görmüyordu. Bizimkiler işi fazla sıkıcı bir noktaya getirince Erdinç’le birlikte buna bir ceza vermeyi düşündük. Alt katımızda kalan İngiliz kızlar bikinilerini kurutmak için balkona asıyorlardı. Hava kararınca elbise dolabımızdaki tel askıları açıp söküp düzleştirdik, birbirine ekleyerek tellerden uzun bir kanca yapıp alt balkonlardaki bütün bikinileri topladık. Hepsini bizim idarecinin balkonuna attık. Sabah dışarıda bir gürültüler oldu. Kızlar bikinilerin izini bulmuş bizim idarecileri sapık diye azarlıyorlardı. Gülmekten yerlerde süründük. Bütün takım bizim yaptığımızı anlamıştı ama idarecilere bir şey belli edilmedi….

Kayak yarışlarında kızlar kupalar kazanmışlardı, yarış sonrasında büyük bir parti verdiler. İdareciler korkularından içeri giremediler. Cezalarını dışarıdan bizi seyretmek zorunda kalarak çektiler.

 

DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ

Ondan sonraki günler vukuatsız geçti ve son yarış da bittikten sonra biz de dört tek ekibi olarak akşam otelden biraz uzaklaşmak istedik. Otelin yakınında bir bar vardı. Yorgun bir şekilde ayaklarımızı sürüyerek oraya gittik. Birer Dortmunder Union birası söyledik. Bu her yerde ilanlarını gördüğümüz bir bira markasıydı. Çok bilirmiş gibi barmene hava attık. Meğerse alkol derecesi en yüksek olan biraymış. İki şişe sonra hepimiz sarhoş olduk. Birbirimize ne kadar kahraman olduğumuzu anlatıyorduk. Daha ağlama kadehlerine sıra gelmemişti. Barın bir köşesinde kasabanın esnafı oturmuş beraberce Almanca şarkılar söylüyorlardı. Bize de ilgi gösterdiler. Biraz tanışma sohbetinden sonra “bir şarkı da siz söylesenize” dediler. Bildiğimiz tek ortak şarkı olan “Dağ Başını Duman Almış”ı söyledik. Çok etkilendiler. Daha tempolu bir şarkı söylediler. Sıra gene bize gelmişti. Bu sefer zar zor “Harbiye Marşı”nı patlattık. Ne de olsa 60 ihtilalinin üstünden sadece 9 yıl geçmişti ve bütün askeri marşları o yıllarda radyodan ezberlemiştik. Müziğin ve sözlerin yarattığı şiddet ve bizim kaşlarımızı çatıp bütün ciddiyetimizle söylediğimiz marşlar adamları hayrete düşürmüştü. O kafayla neredeyse kalkıp olduğumuz yerde uygun adım sayacaktık. Onlar bir şarkı daha söyleyince bizde repertuar bitti. “Son defa söylüyoruz tamam mı” dedik. Tamam dediler ve biz ayağa kalkıp avaz avaz İstiklal Marşımızı söyledik. Adamlar ezilmişlerdi. Avusturya köylülerini sahneden silmiştik…

 

AH YÜKSEL AH…

Almanyadaki yedinci senemdi. Galatasaraylı Kürekçileri 1987 yılında Schweinfurt’a yarışlara davet etmiştim. Bu yarışlar son yıllarda Alman bayan ve hafif kilo milli takımlarının son seçme yarışı olarak çok önem kazanmıştı, ayrıca o sene ilk olarak uluslararası bir organizasyon olmuşlardı. Benim Frankfurt’a transfer olmamda başrolü oynayan Volker o sene Alman Kadın Milli Takımının antrenörüydü. Ben de Galatasaray ekiplerinin çoğunun genç ve hafif kilo olması sebebiyle orayı seçmiştim. Önemli bir tecrübe olacaktı. Ağır tekneler de yarışacaktı ama çok kuvvetli bir rakipleri yoktu. Yarışlar normal seyrinde giderken Yüksel’in hamla çektiği iki çifte ekibimiz ilk günkü yarışlarda çok az farkla geçilerek ertesi gün çekilecek olan final gurubuna kalma şansını kaybetmişti fakat Alman ekiplerini tanıdığım için o iki çifte ekiplerinden birinin ertesi gün dört çiftede yarışacağını biliyordum. İki yarışta birden final çekmeleri mümkün değildi. Akşam geç vakte kadar o iki çiftenin yarıştan çekilmesini bekledim. Maksadım bir sonraki en iyi dereceyi yapan Yüksel’in ekibini boşalan kulvara aldırıp finalde yarıştırmaktı. İşin enteresanı aynı sporcuların isimleri dört çifte yarışında da görülüyordu ki arka arkaya olan bu yarışlardan birinden çekilecekleri kesindi. Bir numara dönüyordu. Sabah erkenden yarış yerine gittim ve listeleri tekrar kontrol ettim. Değişen bir şey yoktu. Yarış komitesiyle konuşmak üzere içeri girdim. Toplantı halindeydiler. Biraz kabaca ne istediğimi sordular. Durumu anlattım. Komiteden bir bayan ters bir şekilde o ekibin iki çifteden çekildiğini ama bunun beni ilgilendirmediğini söyledi. Ben de kendisine mükemmel ve aşağılayıcı bir Almancayla, tekneleriyle birlikte üç bin kilometre yol kat edip buraya yarışmaya gelmiş otuz kişilik bir misafir ekibin idarecisiyle daha terbiyeli konuşması gerektiğini söyledim. İçeride uzun ve tatsız bir sessizlik oldu. Almancaya olan hakimiyetim ve duruşum onları etkilemişti. O zamana kadar yarış yerlerinde hep gördüğüm ama henüz tanışmadığım uzun boylu iri yapılı, siyah sakallı eski bir kürekçi olduğu her halinden belli olan bir hakem yardım etmek istermiş gibi ortaya atıldı ve problemimin ne olduğunu sordu. Hala sanki ilk anlattığımda anlamamış gibi davranıyorlardı. Bu taktiği bana yutturamazlardı. “İyi polis kötü polis”i oynuyorlardı. Sakin bir şekilde durumu tekrar açıkladım. Yarış talimatlarına göre eğer final gurubundan bir tekne çıkacaksa boşalan parkura en iyi dereceyi çeken diğer teknenin alınması gerektiğini ve bu teknenin de bizimki olduğunu belirttim. Bunu değişikliği dün akşam açıklamamakla benim ekibimi bu günkü finale hazırlama şansımı da kaybetmeme sebep oldukları için suçlu olduklarını bunu her yere duyuracağımı kesin bir ifadeyle anlattım. Bu tehdit çalıştı. Kadın oturduğu yerde küçüldü, araya giren o uzun boylu, sakallı adam işi anında halletti ve bizimkileri final yarışına aldılar.

Derhal takımın olduğu yere geldim. Durumu anlattım. Onlar için de sürpriz oldu. Yarış ilk metresinden son metresine kadar muazzam bir çekişmeyle geçti. Çekişen tekneler Yükselin teknesiyle Alman Milli Takımın en kuvvetli adayı olan tekneydi. Yarışın ortalarını uzaktan görmeye çalışırken Volker koşarak yanıma geldi, acele finiş noktasına gitmemi ve foto finiş istememi söyledi, “yoksa Milli Takım teknesine özel muamele yapabilirler” deyip göz kırptı. Mesajı almıştım. Koşarak finiş noktasına gittim. Daha ağzımı açıp foto finiş diyemeden sabah yardımcı olan o uzun boylu, sakallı hakem bana eliyle işaret edip “tamam ben ayarladım” dedi. Gerçekten de yarış fotofinişle bitti. Çok az bir farkla geçildik. Birinci gelen teknenin antrenörü ve idarecileri o kadar sevindiler ki gören sanki dünya şampiyonu olduklarını sanırdı. Sonradan anladık ki bizimkilerin dün çektikleri kürekten etkilenmişler ve korkmuşlar. Bizimkiler ilk gün parkurun acemisi oldukları için hak ettikleri başarıyı yakalayamamışlardı. Almanlar da tam Milli Takım seçmesinde yarışçılarının moralini bozacak kadar kuvvetli bir takımla yarışmaktan çekinmişlerdi. İçimden “keşke Yüksel’e Alman’ların kibirli duruşlarına aldanmamak gerektiğini, asıl onların bizden korktuklarını anlatabilseydim” diye üzülmüştüm.

Bizimkiler yarıştan sonra biraz kendilerine geldiklerinde “yarışın başında bunlardan çekinmeseydik rahat birinci olurduk. Her an bir atak yapıp bizi geçecekler korkusuyla kendimizi saklayarak finişe geldik. Orada da tempoyu yeteri kadar yükseltemedik, nefesimiz yetmedi geçemedik” demişlerdi. Ah Yüksel ah. Bir altın madalya fırsatını kaçırmıştık. Ama işte o kompleksi yenebilmek için senelerce dışarıda yarışmak ve iyi antrenörlerle, idarecilerle, sağlık ekibiyle yarış dışında da mental olarak iyi hazırlanmak gerekiyordu.

Yarıştan hemen sonra bizi ilk tebrike gelen Alman Kürek Federasyonu Bayern bölgesi başkanı, Türk dostu bir beyefendi olan Herr Prof. Ullbrich oldu. Kendisi ayını zamanda Regensburger Kürek Kulübünün de başkanıydı ve gelecek sene Regensburgta kamp yapmamız için bütün takımı davet etti.

Hafif kiloların halini burada yazıp yazmamak konusunda çok düşündüm. Ağır kilolarda yeteri kadar geniş bir sporcu alt yapısına sahip olmadığımız için A klas yarışlarda madalya ümidimiz hep hafif kilolardaydı. Orada ne de olsa eşit şartlar altında yarışıyorduk. Ama ne yazık ki beklendiği gibi olmadı. Çocuklar ilk defa yurt dışına çıktıkları için zengin sofraları görünce dayanamayıp disiplini kaybedip ne buldularsa tıkınıp kilo barajlarının üstüne çıktılar. Tartılarda bir takım dalavereler çevirmeye kalktılar rezil oldular ve yarışamadılar. Utanç vericiydi. Beni asıl üzen o çocukların aç gözlülükleri değil onları kafaca bu yarışa hazırlayamayan idareci ve antrenörleriydi. Millet olarak bu kompleks yüzünden kendimizi gülünç durumlara düşürmekten ne zaman kurtulacağız acaba.

Hafif kiloların halini burada yazıp yazmamak konusunda çok düşündüm. Ağır kilolarda yeteri kadar geniş bir sporcu alt yapısına sahip olmadığımız için A klas yarışlarda madalya ümidimiz hep hafif kilolardaydı. Orada ne de olsa eşit şartlar altında yarışıyorduk. Ama ne yazık ki beklendiği gibi olmadı. Çocuklar ilk defa yurt dışına çıktıkları için zengin sofraları görünce dayanamayıp disiplini kaybedip ne buldularsa tıkınıp kilo barajlarının üstüne çıktılar. Tartılarda bir takım dalavereler çevirmeye kalktılar rezil oldular ve yarışamadılar. Utanç vericiydi. Beni asıl üzen o çocukların aç gözlülükleri değil onları kafaca bu yarışa hazırlayamayan idareci ve antrenörleriydi. Millet olarak bu kompleks yüzünden kendimizi gülünç durumlara düşürmekten ne zaman kurtulacağız acaba.

Schweinfurt yarışlarında bana yardımcı olan o uzun boylu hakemle yarışlardan sonra bir kahve içme ve tanışma fırsatı buldum. Almanya’nın en büyük rulman fabrikası olan FAG’ın sahibi olan ailenin oğluymuş. Fabrikalarında binlerce Türk işçi çalıştığı için bizleri iyi tanırmış. Tatillerinde hep Datça’ya gidermiş. “Türklere karşı kalbimde hep ayrı bir yer vardır” demişti. Ben toplantı salonuna girip de o terbiyesi kıt kadını fırçalayıncaya kadar böyle bir durum olduğunu bilmediğini itiraf etti. Bu anlaşılmaz terbiyesizce tutumundan dolayı kadını komiteden ihraç etmişler. Benden konuyu federasyona taşımamamı rica etti. Şehir olarak bu yarışların uluslarası kapsamına alınabilmesi için Belediye Başkanıyla birlikte çok çaba sarf ettiklerini, böyle utanç verici bir olayla bu hakkı kaybetmek istemediklerini söyledi. Kabul ettim. Daha sonraki yıllarda defalarca yarış yerlerinde karşılaştık. Almanların hepsi de kötü değildi galiba. Belki de biz hep burnu büyüklere çattık…

 

VOLKER NOLTE

O sene Volker’in Alman milli takımındaki ve Almanya’daki son senesiydi. Müstakbel eşini alıp bize geldi, Emel’e tanıştırdı. Kısa süre sonra da evlendi, istifa edip karısını alıp Almanya’dan ayrıldı, Kanada’ya taşındı. Federasyondaki (onun deyimiyle) örümcek kafalılarla anlaşamamıştı. Demek bizden yıllarca ileride olduğunu düşündüğümüz Almanların arasında da örümcek kafalılar varmış. Onlar bizden kaç yıl ilerideler acaba? Volker, Ontario Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu. İki sene içinde üniversitesi içinde yetiştirdiği ekipleri Kanada Milli Takımına soktu. Daha sonra da Kanada Bayan Milli Takımı ekipleriyle dünya çapında başarılara imza attı. Bir oğlu, bir de kızı oldu. Çocukları kürek hariç bütün sporlarla uğraşıyorlarmış. Volker “beni kızdırmak için böyle yapıyorlar” derdi.

Birkaç sene önce Türk kürek federasyonu İstanbul’da uluslar arası bir kürek sempozyumu düzenledi. Volker de davet edilmişti. İlk gün öğle tatilinde buluştuk. Onu Arnavutköy’deki balıkçıya götürdüm. Lüferlerimizi yerken bana yeni yazdığı kitabı imzalayıp hediye etti. Kitabı Türkçe’ye çevirip bir hizmet daha vermemin bana yakışacağını söyledi. Bu arada sempozyuma benim neden davet edilmediğimi merak etmişti. Ben de merak etmiştim…

122-Volker kitap1 123-Volker kitap iç sayfa

Resim122-123: Volker’in kitabının kapağı ve iç sayfasındaki yazı

Volker’in kitabını yayınlayamadım. Yayıncısı Türkiye Yayın Hakkı olarak yüksek bir para talep etti. Üzülerek başlamış olduğum tercümeyi bıraktım. Volker bana kendisi gibi yapmamı, bir üniversiteye öğretim görevlisi olarak girip oradan birkaç ekip yetiştirmemi ve bir taraftan da kitaplar yazmamı tavsiye etmişti. Onunla ortak noktamız olarak bu bizim hayatta en çok severek yaptığımız ve en iyi bildiğimiz işti. “Neden sevdiğimiz bir işi yaparak yaşamayalım ki” derdi. Ben de ona yıllardır Türkiye’de üniversitelerin bu spora ilgi göstermelerini sağlamak için çabaladığımı ama onların daha öncelikli çok büyük başka problemler olduğunu, sıranın bir türlü spora gelmediğini anlatmıştım. Son yıllarda benim jenerasyonumdan birkaç kürekçi arkadaşımın şahsi çabaları ile kürek sporu birçok üniversitemizde yapılmaya başlandı. Özellikle Boğaziçi Üniversitesinde Galatasaray’dan kürekçi arkadaşlarım Recep, Fatih, Mehmet, Ankara Üniversitesi Mogan Takımının yöneticisi (1970 Villach’ta altın madalya kazanan dört tek ekibimizin siviryası) Yılmaz ve ODTÜ kürek takımının idarecilerinin benim jenerasyonumdan eski kürekçi arkadaşlarım olmasıyla gurur duyuyorum. Belki Almanya’ya gitmeseydim ben de onlar gibi üniversitelerde küreğin gelişmesi için gönüllü çalışabilirdim. Bütün bu gelişmeler gene de beni tatmin etmiyor. Örneğin hala “Üniversite Olimpiyatları”nda bir madalya elde edemedik. Aslında bu bize çok uzak olmayan, mutlaka korkmadan hedeflenmesi gereken bir yarıştır. Frankfurt’taki birçok sporcum Alman milli takımına giremediği halde Üniversite Olimpiyatlarından madalyalarla dönmüşlerdi.

 

YEŞİL KURBAĞALAR

Bir keresinde Frankfurt gazetelerinden biri Üniversiat’a katılan Frankfurt’lu kürekçilerle röportaj yapmıştı. Hepsi benim sporcularımdı. Onlar da kışın Germania’da yaptıkları ağır antrenmanlardan sonra bu olimpiyatların çok kolay derece aldıklarını söylemişlerdi. Röportajı yapan gazeteci spordan iyi anlıyordu, “mesela kışın antrenmanlarda neler yapıyorsunuz” diye ilgiyle sormuş ve detaylar istemişti. Çocuklar da salon çalışmalarını, halter çalışmalarını, birbirlerini sırtlarında taşıyarak dağa tırmandıklarını, her kros çalışmasında 500 kere kurbağa gibi zıpladıklarını anlatmışlardı. Bu haber Frankfurt’ta çok konuşuldu. Diğer kulüplerin antrenörleri tarafından bana en çok sorulan şey bu motivasyonu sporcularıma nasıl verdiğim ve onların böyle ağır bir çalışmaya nasıl razı olduklarıydı. Refah seviyesinin yüksekliği çocukların ağır antrenman yapmaya razı olmalarını zorlaştırıyordu.

Kurbağa zıplaması dendiğinde hiç unutamadığım bir olay olarak 70’li yıllarda sporcularıma yaptırdığım ağır çalışmalar gelir. 1978’de Polonezköy’de kros çalışması yapıyorduk. Kurbağa zıplamasına çok uygun eğimli bir parkur vardı. Orada çocukları o kadar zorlamıştım ki antrenmandan sonra etrafı kurbağa gibi yeşil gördüklerini söylemişlerdi. O sene yaptığımız çalışmaların neticesinde 18 yaşındaki genç ekibim büyükler kategorisinde Fenerbahçe’nin Bulgar antrenörle çalışmış olan Milli Takım ekibini geçerek Türkiye Şampiyonu olunca bütün o zor günler tatlı bir hatıra olarak akıllarda kalmıştı. Böyle bir olay Türkiye’de bir daha yaşanmadı. 17-18 yaşında bir ekiple büyükler sekiz tek yarışına girmeye de hiçbir antrenör cesaret edemedi.

Babamın Kapalıçarşıdaki mobilyacılara çalışan bir bıçkıhanesi vardı. Oradaki ağaç kokusu hiç burnumdan gitmez. Her ağacın ayrı bir kokusu vardır. Ağaçlar kesilir talaşları etrafa dağılırken kokuları daha da keskin olarak çıkardı. Aralarında en karakteristik ve zor bulunanı Sedir Ağacıydı. Sedir çok pahalıdır ama suya en dayanıklı, budaksız ve en iyi işlenebilen ağaçtır. Bu kokuya senelerce sonra Heidelberg yakınlarındaki Eberbach kasabasındaki yarış futaları üreten dünyanın en meşhur imalathanesi olan Empacher’de de rastlamıştım. Onlar Lübnan’dan ithal ettikleri Sedir ağaçlarını uzun süre fırınlayıp kurutuyorlar sonra işleyerek yarış teknesi yapıyorlardı. Fabrikada birçok Türk Usta da çalışıyordu. Empacher’in satış müdürü Herr Volloner Volker’in arkadaşıydı. Daha fiber tekneler yeni yeni yapılmaya başlanmıştı. Volker’in kayan dirsekli teknesi ilk olarak ahşap teknelerde denenmişti.

KAYAN DİRSEKLİ TEKNE

O sene Köln’de yapılan Almanya Şampiyonasına Volker’in ilerlemiş yaşına rağmen kendi icadı olan kayan dirsekli teknesiyle yarışçı olarak katılması aslında büyük bir cesaretti. Her ne kadar kayan dirsek konseptinin kendisine önemli bir avantaj sağladığını bilse de karşısındaki rakip yılların süper şampiyonu Peter Michael Kolbe idi. Parkurun yan tarafındaki kanala bakan bir kayıkhanede duran tekneyi herkesden saklıyor, yarıştan önce kimsenin görmesini, tezahürat yapıp konsantrasyonunu bozmasını istemiyordu. İkimiz kapıları kapatıp kayıkhanenin içinde tekneyi hazırladık. Isınmasını karada yaptı. Motivasyon konusunda benden destek istiyordu. Teknenin patentini almak istediği için son ana kadar başka kimseyle konuşması doğru değildi. Ben oraya kız arkadaşının gelmesini de yasaklamıştım. Sporcu değilse kızlar yarış öncesi çok fazla panik havası yaratıp bunu yarışçı erkek arkadaşlarına negatif olarak bulaştırıyorlardı. Volker bunu önce pek anlamadı. O ne olursa olsun, her durumda ve her şeyin paylaşılarak yaşanacağını zannediyordu. Daha sonraları o kızdan ayrılıp şimdi eşi olan kızla çıkmaya başladığında yarış gününü hatırlayıp bana “çok enteresan bir adamsın, radikal düşüncelerin var” diye kendince iltifat etmişti. O yarış neticesi sadece prestij olarak değil mali açıdan da Volker için çok önemliydi. Teknenin imalatı için Empacher’le imzalamak istediği anlaşma yarışta kazanacağı başarıya bağlıydı.

Zamanı gelince tekneyi alıp sazlıkların arasından suya indirdik. Son anda yarış heyecanına kapılmıştı. O ana kadar bu işi akademik değeri olan bir fiziksel deney gibi görmekteyken şimdi gerçekten kürek çekerek yarışması ve iyi bir derece yapması gerektiğini idrak etmişti ama artık çok geçti. Küreklerini takmasına yardım ettim, kararlaştırdığımız taktiği tekrarladım, artık başka bir şey düşünmemesini telkin ettim, sonra ayakkabılarını alıp dönüşte geleceği iskelenin üstüne koydum ve yarışı seyretmeye tribünlere gittim. Rakibi olan Kolbe o yıllarda tek çiftenin efsane sporcusuydu ama biz antrenörlerin bildiği bir eksik tarafı vardı. Arka arkaya iki olimpiyatta son metrelerde rakibine geçildiği için bu onda bir kompleks yaratmıştı. Yarışın sonunda enerjisi bitecek diye korkudan yarış öncesi ısınmasını bile az yapıyordu. Bunun neticesi olarak da yarışın orta yerindeki krizi çok zor atlatıyordu. Volker’e bunu defalarca anlatarak bu noktayı iyi yakalamasını ve yarışın başında kaybettiği mesafeyi orada kapatması gerektiğini anlatmıştım. Volker o yarışta Kolbe’yi çok sıkıştırdı ve yarışın sonunda sadece bir tekne farkla geçildi. O ileri yaşına rağmen ikinci olabilmesi aslında büyük bir başarıydı. Frankfurt bölgesinden büyük iddialar ve havalarla katılan Dieter farklı geçilerek üçüncü oldu.

124-Volker Koln81 Resim124: Volker Nolte, Kayan Dirsekli Teknesi ile

Finiş yerinde Kolbe çok rahat geçeceğini sandığı yarışta neredeyse rezil olmak üzere olduğunu anlamanın verdiği şaşkınlıkla boş boş Volker’e bakıyordu. Yarıştan sonra kayar dirsekli tekne sporcuların ve antrenörlerin görmesi için iskelenin üstünde bırakıldı. Ertesi sene birçok tek çifteci yeni konsept tekneyle yarıştılar ama ilk heyecan geçince o pahalı tekneyi alamayan kulüplerin itirazları FISA tarafından haklı görüldü ve kayan dirsekli tekneler yasaklandı. Empacher kısa sürede çok para kazanmak hırsıyla fiyatı yüksek tutmuş ve kendi kazdığı kuyuya kendi düşmüştü. Ticarette böyle abartılı kazançlar hedefleyen tüccarlara bakıp onlara bunun ne kadar tehlikeli olduğu hakkındaki  tecrübelerimi anlatmak istemişimdir. Yarış heyecanı geçince Volker teknenin fiziksel özellikleri ve performansı ile vakit kaybettiğine üzülmüştü. Yarışçı tarafı akademik tarafının önüne geçmişti. “Kolbe’yi bu halde yakalamışken geçmeliydim, keşke biraz daha çok antrenman yapsaydım” demişti. Bu lafı hayatım boyunca o kadar çok sporcudan duymuştum ki…

Yıllar içinde Empacher’e defalarca gittim. Germania’nın antrenörü olarak tekne siparişleri verdim. Özel ölçülerde tekneler yaptırdım. Seneler geçtikçe plastik tekneler daha çok müşteri bulunca ahşap tekneler piyasadan kalktı. O güzelim sedir ağacı kokusu da yok oldu. Türk ustalar işsiz kaldılar. Bir kısmı emekli oldu yurda döndü, bir kısmının izini kaybettim. O eski güzel ahşap tekneler yerini plastiklere kaptırınca kürek dünyasında birçok değişiklik oldu. Tekneler hafiflediği için yarış süreleri kısaldı. Tempolar değişti. Kürek teknikleri değişti. Boğazda eski sekiz tekle akıntıya girdiğimizde tekne burkulur, baş kısmı sola kıç kısmı sağa yatar ve kürekleri sudan kurtarmakta zorluk çekerdik. Tekneyi kıyıda sıpaların üstüne koyduğumuzda hamla dirseğini salladığınızda tekne dalgalanır ve burun kısmı farklı sallanırdı. 1980 yarış sezonunun sonunda Germania büyük teknelerde beklenen başarıyı elde edince başkan kulübe ahşap bir Karlish Sekiz Tek hediye etmişti. Bu aslında benim oraya Sekiz Tek ekipleri yetiştirmek için transfer edilmemin sonucu olan bir başarı hikayesiydi. Başkan yakın arkadaşlarının muhalefetine rağmen Türkiye gibi kürek dünyasında tanınmamış bir ülkeden benim gibi tanınmamış birini antrenör olarak transfer edip büyük bir sorumluluk vermiş ve haklı çıkmıştı. Rudersport dergisinde onun verdiği kısa açıklamada ülkesinde de başarılı bir sporcu olan Gürsoy’un Alman Kürek Federasyonunun referansı üzerine transfer edildiği, Karl Adam’ın kitabını tercüme ettiği bilgisi de verilmişti. Ben de buna layık olmaya çalıştım. Karşılığında kazanılan kupaların ödülü de kulübe alınan yeni bir sekiz tek oldu. Bundan daha anlamlı bir ödül olabilir mi?

125-Rudersport Gürsoy

Resim125: Rudersport dergisinde haber 

Büyük bir merasim yapıldı. Tekneye onun adı verildi. O zamanlar Doğu Alman fabrikası olan Karlisch en başarılı sekiz tek imalatçısıydı. Teknede ayrı bir paraçol sistemi yoktu. Yekpare ağaçtan inşa edilmiş burkulmayan müthiş bir tekneydi. Koyu kızıl kahverengi bir cilası vardı. Tekne suya inip depar yerine giderken kızıl rengi suyun üstünde pırıl pırıl parlayıp rakipleri psikolojik olarak baskı altına alıyordu. İçinde dümencinin yanında su geçirmez bir kutu içinde elektronik devre vardı. Dümencinin başına taktığı bir sistemle çalışan minik bir mikrofon sesi çoğaltarak teknenin içinde her kürekçinin altındaki hoparlörlerden yayınlıyordu. Böylece en öndeki kürekçi bile dümencinin alçak sesle söylediklerini duyabiliyordu. Otuz yıl öncesi için bu müthiş bir yenilikti. Yarış yerlerinde tekneyi sıpaların üstüne koyup ses deniyormuş gibi yapar, rakipleri psikolojik olarak ezerdik.

BİRAZ DAHA DUA ETSEK ÜÇÜNCÜ OLABİLİR MİYİZ?

Frankfurt’ta 15-16 yaş gurubundaki yıldız dört tek sporcularından biri Pazar sabahı antrenmana saat on birden önce gelemeyeceğini söylüyordu. Ailesiyle kiliseye gitmesi gerekiyormuş. Arkadaşları hafif alaycı bir tavır takınmışlardı ama ben derhal anlayış gösterip izin verince hadise büyümeden halledildi. Daha sonra öğrendim ki ekipteki diğer bir sporcu da meğer kiliseye gidiyormuş ama alay konusu olmamak için sesini çıkartmıyormuş. İlerleyen günlerde bu çocuklar beni kendi inançlarım konusunda sıkı sıkı sorguya çektiler. Bu konudaki hoşgörü ve anlayışımı görünce çok rahat ettiler. Onlara bizim usulde sınırsız “hoşgörü” ile onların anladığı sınırlı “tolerans” arasındaki farkı anlattım. Öğrendiklerini ailelerine de anlattılar. Çevrem bana saygı gösteren insanlarla çevrilmeye başlamıştı.

Bu konuda gülümseyerek hatırladığım bir anım var. Frankfurttaki genç dört tek ekibimdeki çocuklardan birinin ailesi çok dindardı, ekibi Almanya Şampiyonasına götürmeye niyetliydim ve bence otuz tekne arasından finale kalıp dördüncü veya beşinci olacaklardı. Onları yarışa böyle hazırladım. Yarış öncesinde babası yanıma gelip “üçüncülük şansları var mı?” diye sorduğunda ben de “ancak diğer teknelerin bir hata yapması sonucunda olabilir” demiştim. Adam yüzüme anlamlı bir şekilde baktı ve sanki benim bilmediğim bir şeyler biliyormuş gibi başını sallayıp gitti. Sonunda gerçekten de zor ama mükemmel bir yarış çekip dördüncü oldular.

Yarıştan sonra baba yanıma gelip elimi sıkarken omuzları düşmüş ve sanki biraz mahcup gibiydi.  Çocuk daha sonra bana ailece kiliseye gidip üçüncülük için dua ettiklerini anlatmıştı. Bana fikrimi sorar gibiydi. Bir karar vermesi gerekiyordu. “Kendini orada iyi hissettiğin sürece bir sakıncası yok ama fazla bir şey bekleme, ben hayatım boyunca birinin kilisede çok dua etmesiyle bir yarış kazandığını veya lotodan para çıktığını duymadım, aslında kendin ne yapabileceksen kendin yapacaksın onu bil yeter” demiştim. Demek istediğimi anlamıştı.

18 yaşına gelince ailesinin evinden çıktı. Gen teknolojisi okudu. Paris’teki büyük uluslararası bir laboratuvara girdi. Bu laboratuvardan o yıllarda dünyada üç tane vardı ve insanın gen haritasını çıkartan çok hızlı ve dünya çapında birbirine bağlı bilgisayarlarla çalışıyorlardı. İzine geldiği sırada bana alçak sesle “bizde eksik olanın ne olduğunu biliyorum, onu düzelteceğim” demişti. Onunla gurur duyuyorum.

Aradan zaman geçerken ilk günlerdeki yukarıdan bakan, uzak duran ebeveynler bile dost olmaya hatta evimize çay, kahve içmeye gelmeye başladılar. Emel’in yaptığı kekler ve pastalar da o yabancılara kapalı sosyeteye girmemizi kolaylaştırdı. Bir de korkmayıp yemeğe gelseler her halde büyük bir olay olurdu.

Davetlerimize karşılık veremeyecekleri için yemeğe gelmiyorlarmış. Bunu anladığımızda çok şaşırmıştık. İlerleyen zaman içinde antrenör arkadaşlarım ve bazı medeni cesaret sahibi genç sporcularım sınırsız “hoşgörü”müzü değerlendirip akşam oturmasına gelmeye başlamışlardı. Genellikle biz yemeğe oturduğumuz sırada zil çalardı. “Biz tokuz, yeni yemek yedik” derlerdi ama bizimle beraber sofraya otururlardı. Doğal olarak gelen yemeklerin kokusuna dayanamayıp bir tencere tereyağlı pilavın dibini kazırlardı. Onlara bizde geleneksel olan “Tanrı Misafiri” lafının anlamını öğrettim. Mesajı hemen kaptılar. Artık Emel her gece muhtemel “Tok Misafirler” için fazladan bir tencere yemek hazır tutmaya başladı. İnanın o tencereden hiçbir gün artan bir yemek olmadı.

Almanya’daki ilk senemizde çevreyi tanımak için arabamızla sistematik bir şekilde Frankfurt çevresinde geziyorduk. Harita Emelin kucağında bütün nehir çevresini taramış, tüm kürek kulüplerinin yerlerini öğrenmiştik. Bir gün sporculardan Hanau yakınında çok güzel piliç çevirme yapan bir yer adresi aldık. Hava her zaman olduğu gibi çok yağmurluydu. Piliç paketlerini ile yanında verilen bütün teşkilatı aldık ve arabayı nehir kıyısına paralel giden ıssız bir yolun kenarına çektik. Afiyetle yemeğe başladık. Önümüzde uzun bir yeşil alan, ileride köprü ve nehir manzarası vardı. Herhalde yaz aylarında kalabalık olur diye düşündük. Çok uzaklardan nehir kıyısında bir adam şemsiyesinin altında yavaş yavaş yürüyerek bize doğru geldi ve camı açmamı işaret etti. “Burası yeşil saha, park etmek yasak” dedi. Ders: sadece yağmur yağmakla yeşil olmuyor, bir o kadar da insanlar tarafından itinayla ve özenle korunuyor.

İnşaat kamyonları şantiyeden çıkarken basınçlı suyla altını ve tekerleklerini yıkamak ve asfaltı kirletmemek zorundaydı. Cezası çok büyük olduğu için inşaat yapılırken bile etrafa değil çamur, toz bile çıkmıyordu. Askerlik arkadaşım Sinan Tanır Münih’te oturuyordu. Fuarlar oldukça onun evinde kalırdım. O da mühendisti ve Münih Belediyesinde yüksek seviyeli bir memurdu. İnşaat konusunda ondan dinlediğim olayları, kontrolları, inşaat kaidelerini hayret ve gıptayla hatırlarım. Biz AB’ye girince hepsinin burada da uygulanması gerekecek. İnşaat yapmak artık kolay bir iş olmaktan çıkacak. Ona da adapte olur, boşluklarını bulur ve bozarız diye korkuyorum. Bizim Almanlardan daha üstün olduğumuz taraf bu adapte olabilme ve duruma göre derhal değişik bir şapka giyebilme özelliğiydi.

Bütün bu saydığım yemeklerle ilgili tatlar arasında biz de geri durmuyor Almanlara Boğaz ve çevresindeki tatları anlatmaya çalışıyorduk. Bu zor bir işti. Hayatında Arnavutköy Çileği, Çengelköy Salatalığı, Kavak İnciri, Yarımca Kirazı, Değirmendere Fındığı, Bayrampaşa Enginarı yememiş insanlara bunların tadını nasıl anlatabilirsiniz ki. Almanlar haşlanmış mısırı bile bizim gibi yapamıyorlardı.

Yazın boğazdaki en zevkli midevi olaylardan biri sandalla geçen mısırcıdan mısır almaktı. “Sütlüce Mısırı” diye bağırarak kürekle geçerlerdi. Sandalın içindeki kazanda mısırlar kaynardı. Kazanın kapağını açıp elindeki uzun bir maşayla güzel bir mısır seçer, onu yeşil koçan yapraklarına sarıp, üstüne iyice tuz serptikten sonra itina ile kıyıya uzatırlardı. Bir de genellikle Arnavutköy’lü Rumların sattığı cevizler vardı. Sandalla yalıların önünde dolaşır, ayıklanıp suyun içine konmuş olan kocaman sarı cevizler satarlardı. Ben yıllarca annemin denizden gelen bir motordan evin sebze ve meyve ihtiyacını tedarik ettiğini hatırlarım. Sebze halinden motorunu yükleyen adam ilkbahardan başlayıp sonbaharın soğuk günlerine kadar haftada iki kere denizden yalılara servis yapardı. Yalıların önüne gelince “domates, patlıcan, biber” diye ahenkli bir bağırtı kopartırdı, bütün evlerden hanımlar ellerinde taslarla rıhtımlara koşarlardı. Çok akıllıca bir çözümdü. O sandalların kürekçileri ihtiyar, çelimsiz ama gene de boğazın sularında yorulmadan küreğe asılabilen tiplerdi. Aralarında şöyle yapılı, bizim tanıdığımız gibi bir kürekçi tipine hiç rastlamadım. Antrenörlük hayatım boyunca da yetiştirdiğim kürekçiler arasında boydan, irilikten ziyade sağlam adale yapısına ve sivri çeneli inatçı karakterlere öncelik tanıdım. Özellikle de hamlacılarımı bu tiplerden seçtim. Bence hamlacılık ayrı bir sanattır.

 

HAMLACILAR

İstanbul’da ve Frankfurt’ta yetiştirdiğim sporcularımı mukayese ettiğim zaman bunu daha net olarak görebiliyorum. Bir kere en karakteristik ortak özellik hepsinin sivri çeneli olmasıydı. Bilirsiniz sivri çene inatçılık belirtisidir. Başarılı bir hamlacının da diğer kürekçilerden biraz daha fazla inatçı ve dayanıklı olması şarttır. Galatasaray’da 70’li yılların sonunda yetiştirdiğim 60-61-62-63 doğumlu sporculardan oluşan ekiplerde iki farklı tipte kürek çeken hamlacılarım vardı. Biri Orçun, diğeri Fatih adındaydı. Orçun genç ekibin hamlasında gerektiği zaman temposunu çok arttırabilen ve yarış içinde karar vererek atağa kalkabilen kuvvetli, seri, çok atak ve akıllı bir sporcuydu. Onunla bütün yarışlarımızı kazanmıştık. Bazen benim verdiğim taktiğin dışına çıkar, rakibin ezildiğini fark ettiği anda teknesini atağa kaldırır inanılmaz bir tempoya çıkar ve yarışı kopartır kazanırdı. Fatih ise çocukların fizik olarak daha kuvvetlendikleri ve gençlikten büyük takım ağırlığına geçtikleri devrede çok başarılı olmuş bir sporcuydu. O da Orçun’un tam tersi, atak yapmadan küreğine uyguladığı kuvveti ayarlayarak iki bin metreyi en randımanlı sabit tempoyla geçmeyi başaran, her beş yüz metreyi birbirine yakın derecelerle geçen ve bunu ekibine öğretebilen biriydi. Her ikisi de yarışı çok iyi takip eder, gerektiği zaman karar vererek tempoyu veya kuvveti değiştirerek neticeye giderlerdi. Fatih ilerleyen seneler içinde kendi insiyatifiyle yeni dört tekler kurdu, antrene etti ve başarılı sonuçlar aldı. Bu kategoride hamlacı-antrenör olarak türünün az sayıdaki başarılı örneklerinden biridir. Fatih ile birlikte küreği öğrenen ve adeta bir co-trainer gibi çalışan dümencimiz Can Parlak’da kendi klasının orijinallerindendir. O senelerde antrenman programlarını yaparken ikisiyle de beraber çalışır, yüklemeleri onların bilgisi dahilinde programlardım.

Hafif kilolarda kürek çeken Metin Kenter o yıllarda asi gençlik pozundaydı ve genellikle antrenörsüz çalışmayı tercih eder, kendi kategorisine göre çok ağır olan teknesiyle yarışlara katılırdı. O zamanlar kendisine söylememiştim ama Klagenfurttaki yarışta birinci geldiğinde teknesi 22 kiloydu. Rakiplerinin tekneleri ise sadece 14 kiloydu. Yani Metin o yaklaşık 260 kürek süren parkurda her kürekte sırtında 8 kilo fazla yük taşıyarak birinci olmuştu. Akgün ile birlikte birinci oldukları yarışta da teknelerine bakan yabancılar hayretle kaşlarını kaldırıyorlardı. Aynı şekilde Yusuf Oktar tek çiftede, Fatih Gökşen ve Mehmet Oktar iki çiftede Türkiye Şampiyonu olurlarken tekneleri rakiplerinden en az on kilo daha ağırdı. Gene o yıllarda Cengiz ve Cemil’e uygun hafif tekne bulamazken, Ahmet-Barbaros-Toros ve Tayfun’un boylarına uygun bir dört tekimiz de yoktu. Daha sonraki jenerasyonda Yüksel de başarılı bir hamlacı olarak yetişti. Benim Almanya’ya gitmemden bir sene önce Yüksel’le başladık sonra o değişik antrenörlerle kendini geliştirdi ve senelerce kaptanlık yaptı. Sanırım Galatasaray’ın en uzun süre kaptanlık yapan sporcularındandır. Bayanlarda Nilgün de Feray da Boğazda sandalda yetişmenin avantajını kullanarak hiç geçilmediler ama ancak dört kişinin taşıyabildiği ağır tekneleriyle yurt dışında beklenen başarıyı yakalayamadılar. Kulübümüzdeki malzeme eksikliği yüzünden hak ettikleri başarıyı yakalayamayan sporcularımı düşünürken Almanya’da durum çok farklıydı.

Frankfurt’ta böyle tanıtmaya değer sadece iki hamlacı bulabildim. En büyük problem denizi, dalgayı, akıntıyı tanımamalarıydı. Suyu ancak kürek çekmeye başladıkları zaman tanıyorlardı. Bizim gibi sandaldan yetişmiş kişilerin tekneye, suya, rüzgara adapte olması çok daha kolay oluyordu. Orada iki yüzden fazla sporcum oldu. İlk sene kürek çekmeyi yeni öğrenmeye başlamış olanlardan kurduğum İki Tek ekibinin hamlacısında beklediğim dikkat ve karar verme yeteneği vardı. Achim eski şampiyonlardan birinin oğluydu. Fizik yapısı, hamlacılığı, yarışı okuması Galatasaray’daki Orçun gibiydi. Hayatı kayıkhanelerde ve yarış yerlerinde geçmişti. Babasından bütün hileleri taktikleri daha kürek çekmeden önce öğrenmişti. Benimle beraber de mükemmel uyguladı. Kardeşi Jochan da iki yaş arkadan gelip yıldız ekiplerinde yarışlar kazanmıştı. Achim ile o sene girdiğimiz bütün yarışları kazandık. Tam bir mücadele adamıydı. Sene sonunda kulüpte verilen baloda kupaları sığdıracak masa bulamadılar. Siviryası Harald tam bir görev adamıydı. Teknik olarak daha iyi yetişti, mükemmel eğitimler aldı ve sonunda antrenör olarak kariyerini devam ettirdi. Güney Afrika Milli Takımına antrenör oldu. Alman Kürek Federasyonu Hessen Eyaleti antrenörü olarak görev yaptıktan sonra Saarland Bölgesi Baş Antrenörü oldu. Şu sıralarda 2016 Olimpiyatına sporcu yetiştiriyor.

126-Harald Blum

Resim126: Harald Blum

Ne yazık ki Almanya’daki diğer tek çifteci ve hamlacılarım o kapasitede değildi. Sadece benim verdiğim taktiği robot gibi uyguluyorlardı. Hele 82 yılında bir iki tek dümencili ekibim oldu ki hakkında ayrı bir kitap yazabilirim. İki metreye yakın boylarıyla bu iki süper atlet, tekneyi antrenmanlarda uçurup dört teklerle yarışırlardı ama yarış günü heyecan ve panikten kendilerinden küçük rakiplerine geçilirlerdi. Almanya şampiyonasında 43 tekne arasından geçerek yarı finale kadar çıktılar. Elemeler bir hafta sürmüştü. Milli takım seçmesi iki teklerde yapıldığı için şampiyonaya bu kategoride çok tekne katılırdı. Finale kalabilmeleri için ilk üçe girmeleri gerekiyordu. Rakiplerinin tümünü geçebilecek güçte ve formdaydılar. Yarışın son iki yüz elli metresinde gelindiğinde sonuncu durumdaydılar. İnanılmaz bir finiş çekmeye başladılar ama gene de 3 salise farkla dördüncü olup finale kalamadılar. Kulüptekiler o kadar tekne arasından buraya kadar gelmelerini bile takdir etmişlerdi ama netice beni tatmin etmemişti. Yarıştan dönüp biraz dinlendikten sonra neden yarışın içinde o kadar geri kaldıklarını sordum. Benim verdiğim taktiğe göre tempolarını otuz dörtten fazla çıkartmamaya çalışmışlar. Peki o kadar enerjiniz varsa neden son iki yüz elli değil de üç yüz metreden finişe kalkmadınız dedim. “Siz bize son iki yüz ellide ne var ne yok patlatın demiştiniz” dediler. Durum ümitsizdi. Yarışı okuyamamışlar, işin ana fikrini kavramamışlardı. Onlar ancak dört tek veya sekiz tek ekibinin ortasında oturacak taşıyıcı elemanlar olabilirlerdi. Ben de öyle yaptım. Daha büyük yaş guruplarından kurulu sekiz tek ile Hessen birincisi oldular. Taşlar yerine oturmuştu. Sorumluluk almadıkları zaman hem tekneyi taşıyor hem de ekibe moral yüklüyorlardı.

Almanya’da ikinci akıllı hamlacım da bir sene sonraki ekiplerde ortaya çıkan Frank Ströbel olmuştu. Okulunun satranç takımının kaptanıydı. Müzik kulağı çok iyiydi. Daha başından benim adamım olacağını anlamıştım. Frank da Galatasaray’daki Fatih’in bir benzeriydi. Boyları 1.95 ile 2.06 arasında değişen ekibin hamlacısıydı. Frank ve bir numara Eberhard cin gibiydiler. Teknenin ortasında oturan iki uzun ve ağır elemana verdiğim talimat “önünüze bakın, size ne deniyorsa onu yapın” şeklindeydi. Frank’ın zekası ile onlar da Almanya şampiyonasında finale kadar yükselen ve kendilerinden büyük ve tecrübeli ekipleri geçen başarılı bir ekip olmuşlardı. Ekibin en uzunu iki numarada oturan Fritz de müziğe çok meraklıydı ve iyi bir kulağı vardı ama teknede kontrol altına alınması gereken problem aşırı güçlü olan ve hamla sırtında, üç numarada oturan dev adamdı. Onun gücünü frenleyip iki bin metreye bölmek için çok uğraşmıştım. Bunun yanında çevremde birçok kayıp tipler de vardı.

Daha sonraki yıllarda Germania’nın basın sözcüsü olan bir yöneticimizin oğlu da küreğe başladı. 15-16 yaş gurubunda kalabalık bir sporcu gurubu arasında dört tek ve sekiz tek ekiplerinde kendine yer buldu. Babası sürekli olarak büyük bir hırsla oğlunun hamlacı olması gerektiğini savunuyor, annesi de her toplulukta beni çekiştirerek oğlunu teknenin hamlasına oturtmadığım için suçluyordu. Huzursuzluk sporculara da bulaştı. Onun üzerine delikanlıyı dört tekin hamlasına oturttum. Hamlacıyı da alıp tek çifteci olarak yetiştirdim. Sekiz tek ekibini de tamamen başka elemanlardan kurdum. Dört tek hariç bütün tekneler o sene kupalar kazandı.

Bu sefer de en iyi elemanları alıp oğluna kötü elemanlardan ekip kurdum diye şikayete başladılar. Ailelerin çocuklarını üstün görmeleri sadece kendilerine değil topluma da zarar veriyor. Ana ile baba bu konuda giderek daha fanatik ve kavgacı bir hal aldılar. Sonra inanılmaz bir şey oldu. Çocuk büyük bir gelişme gösterdi. O dediğimi anlamayan laubali ve şımarık delikanlı gitti, yerine olgun, akıllı bir sporcu geldi. Durumu çok iyi anlamıştı. Kulüpte kendisine torpil yapacak kimse yoktu, ne yapacaksa kendi başına başarmalıydı. Hiçbir antrenörün de başarı kazanacağı bir ekibi sırf inat olsun diye bozmayacağını ancak anlamıştı. Babam öldüğü zamanki ruh halimi düşündüm. Çok benziyordu. Ona daha dikkatli ve hassas olarak yaklaştım. Kendisini anladığımı fark etmişti. Çok çalıştı ve daha sonraki senelerde lider oldu. Hayatın iyi ve kötü taraflarını çok küçükken birebir yaşayarak tecrübe sahibi olmuştu ama gene de birinci sınıf bir hamlacı değildi.

 

BÜYÜYEN GENÇLER

O yıllarda Hessen Eyalet şampiyonasında bütün kategorilerde yarışlara katılırdık. Almanya Şampiyonası gibi sert olmadığı için çocuklar da korkmadan o yarışlara hazırlanırlardı. Katıldığımız bütün büyük tekne sınıflarında birinci oluyorduk. Dört ayrı yaş gurubunda çalıştırdığım dört tek, dört çifte ve sekiz teklerimin hepsinin altın madalya alması sonunda rakip kulüplerin idarecilerinin ellerini iki yana açıp birbirlerine “artık yapacak bir şey kalmadı, bunlarla başa çıkılmaz” dediklerini hatırlıyorum. O büyük teknelerden en iyi çiftleri seçerek küçük tekne sınıflarında iki üç ayrı tekneyle yarışlara katılıp ilk sıraları paylaşıyorduk. En çok gurur duyduğum olay da bir alt kategoride kürek çeken gençleri bir üst kategoride yarıştırdığımda kazandıkları altın madalyalardı.

Örneğin yıldız dört tek ekibinden iki sporcumu genç sekiz tek ekibinin arasına koyarak birinci yapmıştım. O çocuklar ertesi sene o kadar büyük bir aşama gösterdiler ki bu taktik diğer kulüplerde örnek olarak kabul edildi ve uygulandı. İnanılır gibi değil ama Almanlar gözü kapalı kaideci oldukları için bunu daha önce düşünmemişlerdi bile. Düz mantıkla “gençler yıldızda nasıl yarışamazsa yıldızlar da gençlerde yarışamaz” diye düşünmüşlerdi. Benim Galatasaray’da genç sekiz teki büyükler yarışına sokarken katlanmak zorunda kaldığım muhalefeti düşündüm ister istemez… Germania’nın eski kürekçileri artık bütün yarışlara gelip yardım ediyorlar, birbirlerine “tıpkı eski günlerdeki gibi” diyerek sevincimizi paylaşıyorlardı. Altmış yaşında eski Dünya ve Olimpiyat şampiyonu kürekçilerin birinci gelen gençlerin teknelerini taşımaya yardım etmeleri seyredenlerin gözlerini yaşartıyordu. Yarış yerinde yollarımız karşılaştığında yanımdan geçerken diğerlerinin duymaması için alçak sesle “ezdin onları Herr Gürsoy” deyip göz kırpıp, başparmaklarını havaya kaldırıp işaret veriyorlardı. Medya etrafımızda dolaşıyor, benden gençlerin isimlerini alıyor ve ertesi günü gazetelerde gelecek yılların yıldızlarını hazırladığım yazılıyordu. Özellikle Başkan Herr Schreiber’ın oğlunun olduğu dört çifte ekibinin birinci olması kulüpte farklı bir gurur havası yaratmıştı.

“Schreiber Jr.” antrenmanlara Porsche arabasıyla gelirdi. Onu bisikletle gelen arkadaşlarıyla aynı tekneye bindirir gözünün yaşına bakmazdım. Öyle bir davranışı da yoktu zaten ama arabasını babasıyla annesinin arabalarının arasına park ederdi. Babası Porsche’nin kendisi için özel olarak imal ettiği English Racing Green denilen yeşil renkte ve yanında Schreiber yazan özel imalat bir araba kullanırdı. Porsche o rengi başka hiçbir arabasında kullanmamıştır. Annesininki de Mercedes’in eski klasik antika değeri taşıyan açık metalik mavi renkte 350 SL modeliydi. Bu insanlar bütün varlıklarına ve ellerindeki güce rağmen arkadaşlarına karşı hiç kibirli değildiler. Bildikleri konuda konuşur, bilmedikleri konuda sizi ses çıkartmadan dinlerlerdi. O zamanlar eski bir konuyu tekrar yaşamış gibi olmuştum.

Galatasaray’da da hiçbir işe yaramayan ama toplantılarda, kongrelerde ortaya çıkıp sanki kendisine sorulmuş gibi çok konuşan tipler vardı. Onların en bayıldığım lafları da “konsensus sağlamak”dı. Sanki kendisi bizzat işin içinde vazgeçilmez bir tarafmış gibi ortaya atlar ve sizi de kendisine karşı taraf gibi gösterip konsensus sağlanmasını talep ederlerdi. Böylece kendilerine bir paye çıkarttıklarını sanırlardı. Etrafın onlarla nasıl alay ettiklerini farkında olmamalarına şaşardım.

Eski yıllıklardan gördüğüm kadarıyla eskiden Bebek kayıkhanesinde yelken sporu da varmış ama yelkenliler sporcuların yalılarında bağlı duran özel teknelermiş.

Babamın ölümünden çok yıllar sonra evdeki eski kitapların arasında bulduğum 1934 senesine ait bir Galatasaray Denizcilik Yıllığı vardı. Orada babamın sigaralarla kürek çekerken yapılmış bir karikatürü vardı. Karikatürün altında “ölürüm de bırakmam” yazıyordu. Aynen öyle oldu.

127-gs-1923-24 128-1934

Resim127-128: 1923 dergi kapağı ve 1934 dergisindeki karikatür

Seneler sonra yüzme ve sutopu bölümü Kalamış’a taşındıktan sonra yelken kısmı tekrar faaliyete geçmişti. Adada bizim en büyük derdimiz yaz aylarında kayıkhanenin önünü işgal eden yüzme okulu talebeleriydi. Sabah antrenmanlarını onlar gelmeden bitirip tekneleri kayıkhaneye sokmak, ortalığı temizleyip kapıları kapatmak zorundaydık. Akşamüstü de tekneleri kayıkhaneden çıkartabilmek için yüzme okulunun gitmesini beklerdik. Kulüp onlardan gelir elde ettiği için kimse ses çıkartamaz bu karışıklığı yaşamak zorunda kalırdık. İdareciler de para gelen yeri kırmamak için bütün otoritelerini bizi ezmek için kullanırlardı. 66 yılına takım olarak şampiyon olunca Adnan Akıska bütün sporcuları kulüp üyesi yapmıştı. Ben de 16 yaşında 5069 numarayla kongre üyesi olmuştum. O günlerde bana boğazın tertemiz sularından Main Nehrinin çamur rengi sularına gideceğimi ve orada on beş uzun yıl yaşayacağımı söyleseler inanmazdım.

 

İLK KÜREKLER

Frankfurt’taki nehre ilk iniş günümü hatırlar hep gülerim. Suların yükseldiği bir kış günüydü. Yarış tekneleriyle inmek mümkün olmayacaktı, ben de çocukların antreman yaptığı suları motordan değil de tekne içinden görmek ve akıntıları tam olarak anlamak istiyordum. Gig Boot denilen kaba teknelerden birini indirdik. Ben dümene oturdum, dört tek ekibi nehrin akıntısına karşı Rudererdorf istikametinde sakin bir tempoyla kürek çekmeye başladı.

129-GIG Boote1

Resim129: GIG BOOT

1.90 boyunda gençlerin çektiği kürekle benim her darbede sırtıma tekme yemiş gibi olmam gerekirken onlar o kadar yumuşak bir kürek çekiyorlardı ki yerimde sallanmıyordum bile. Bir ara büyük bir nehir gemisinin dalgasının geçmesini beklerken hamlada oturana eğildim, kıyıdan geçenlerin duyamayacağı şekilde “kız çocukları gibi kürek çekiyorsunuz, adam gibi kürek çekmeyi denemek ister misin” dedim. Çok şaşırdı. Kısaca başıyla evet işareti yaptı. Ben de “arkandakilere söyle şimdi dikkatle senin yaptıklarını taklit etmeye başlasınlar” dedim. Önce küreğin başında suya daha darbeli daldırmayı ve hemen ardından bacakla oturağı iterken omuzlarla yüklenmeyi öğrettim, arkasından sonuna doğru kollarla daha kuvvetli çekip topacı karından daha hızlı çıkartmalarını anlattım. Şimdi tekne daha hızlı gitmeye başlamıştı. Bu iki ana kural üzerinde nehrin bir üst seviyeye bağlantısına kadar gittik. Dönüşte akıntıyla birlikte daha hızlıydık. O zaman da arada bacaklarını daha kuvvetli basmalarını öğrettim. Tempoyu da iki arttırıp 28 yaptım.

Bunlar kürek çekmeyi geçen sene öğrenmiş ve bölgesel yarışlarda yarışmış sporculardı, iri yapıları ile şimdi tekneyi nasıl uçurarak götürebildiklerini görünce onlar da heveslendiler, tempolarını biraz daha yükselttiler. O gezinti teknesi şimdi nehirde antrenman yapan diğer teknelerin yanından şimendifer gibi hızla geçip giderken arkada bıraktığı dalgaları gören herkes hayretle “bu hıza nasıl ulaşılır?” diye bakıyordu. Onların bu ritimde ve kuvvette şimdiye kadar küreğe asılmadıklarını anlamıştım.

Kayıkhaneye döndüğümüzde dümenci yerine benim gibi yüz kiloluk birinin oturmasının bile çocukları durduramamış olmasına sevinmiştim. Kumaş sağlamdı, bunlardan çok iş çıkartırdım. O ilk antrenman ve sudaki ilk özel konuşmalar, yakınlaşmalar çok önemliydi. Cahilliklerini yüzlerine vurmadan sakin bir şekilde öğreterek tekneyi nasıl uçuracaklarını öğretmiş olmam hem çok zevk vermiş hem de onları bana bağlamıştı. O akşam kayıkhanede arkadaşları “antrenman nasıldı” diye sorduklarında hiçbir şey olmamış gibi sadece “iyiydi, güzel kürek çektik” deyip geçiştirmişlerdi. Ama diğer kulüplerden antrenörler ve sporcular nehirde o kaba teknenin arkasında köpükler bırakarak geçiş hızını unutmamışlardı ve bu her yerde konuşulmaya başlandı.

Artık antrenmanlarımın bir özelliği vardı. Ben ekiplere küreğe adam gibi asılmanın sırrını ve zevkini veriyordum. Ayrıca nehirde antrenmana çıkan diğer 13 kulübün sporcuları ve antrenörlerinin gözlerinin üstümüzde olduğunu da fark etmişlerdi ve bundan dolayı biraz gururlanıyorlardı. Bu benim antrenmanlarıma katılmak isteyen sporcu sayısını ve hevesini arttırmıştı. Artık su çalışmaları hevesle bekleniyordu. Galatasaray kulübündeki çok farklı türden kategorilerde tekne çalıştırma zorunluluğu burada da karşımdaydı. Çocukların, ailelerin ve eski sporcuların ilgisi bazen fazla geliyordu. Antrenman programlarını yapabilmek için bazen sakin bir köşe arar olmuştum.

Kalabalıktan kaçmak istediğim zamanlarda Main nehrinin şehir içindeki sakin bir köşesinde kıyıya bağlı duran yüzer eve giderdim.

130-Yüzen ev

Resim130: Yüzer Ev

Yazın takip motorunu her gün iki kere suya indirip çıkartmak yerine o yüzer evin arkasındaki sakin boşluğa bağlardık. Ev kıyıya bağlı, içinde ne iş yaptığını bilmediğim bir nehir bekçisi olan, pencerelerinde çiçeklerle, renkli parmaklıklarıyla çok şirin bir yerdi. Güneşin zar zor ısıttığı yaz günlerinde yüzer evin arka tarafında rüzgar almayan sakin köşede oturur elimdeki notları, sporcuların antrenman durumlarını, beslenme şemalarını, yarış organizasyonlarını düzene sokar bir adım sonrasını planlamaya çalışırdım. Daha cep telefonu icat edilmediği için kimse rahatsız edemezdi. Nerede olduğumu sadece sekreterlik işlerini yüklenmiş olan Frau Bachus ile tamirci marangoz Herr Euler bilirlerdi.

Frau Bachus bizim yaşantımızı büyük bir ilgiyle yakından takip ederdi. Kulüpteki sağ kolum olduğu için ben de onunla oturup sanki bir aile dostuymuş gibi konuşurdum. Almanya’daki sosyal hayata adapte olmamızda önemli rol oynamıştı.

Özellikle Gül’ün yetiştiriliş şekli hakkında bize hayrandı. Bir gün bana “biliyor musun çok farklı bir insan yetiştiriyorsun” demişti. Nedenini sorduğumda da “biz çocukları çok şımartırız, her istediklerini yapmalarının doğru olduğunu düşünürüz. Ama siz ona hem her şeyi veriyor hem de çok kesin kaideler içinde büyütüyorsunuz, çocuk daha dört yaşında ama neyi isteyip neyi isteyemeyeceğini biliyor, sizi kıskanıyorum” demişti. Ben antrenörlüğü bıraktıktan birkaç yıl sonra bir yarış yerinde karşılaştık. Yanıma gelip “seneler önce sana söylediklerimi hatırlıyor musun” dedi. Arkadan ne geleceğini, konuşmanın nereye gideceğini anlamamıştım. O gün arkadaşları ile iddiaya girmiş. Gül’ü yanına çağırmış ve “dondurma almaya gidiyoruz sen de gelsene” demiş. Gül o sıralarda 8 yaşındaydı. Cevap olarak “birazdan babamla sosisli sandviç yiyeceğiz, yemekten önce dondurma yemem, teşekkür ederim” demiş. Onları ağzı bir karış açık bırakıp gitmiş. “İddiayı ben kazandım” diye anlatmıştı. Hangi Alman çocuğuna söylesen o anda bedava dondurmaya balıklama atlardı.

Bu dondurma hikayesini 81 yılında Hannover’de bir yarış öncesi birebir yaşamıştım. Yemek saatinden önce yarış heyecanıyla kıvranan sporcuları oyalamak için yarım saat çarşı içinde yürümeye çıkarttım. Bir ara arka taraftakilerin bir dondurmacıya girdiklerini fark ettim. Hemen gidip şu anda boş mideye dondurma yerlerse mide problemi yaşayabileceklerini ve bunun da yarınki yarışı kötü etkileyeceğini izah ettim ve ancak yemekten sonra dondurma yemelerinin uygun olduğu anlattım hatta yemekten sonra beni de çağırmalarını, dondurmayı çok sevdiğimi, onlara katılabileceğimi söyledim. Yemek sırasında bu konu üzerinde kendi aralarında tartıştılar. Daha sonra ne konuştuklarını dümenci Ralf’a sordum. O da “çocuklar küçükten beri istedikleri zaman dondurma yemişler ama sizin dediğinizin de çok mantıklı olduğunu, acaba neden bu güne kadar bunu anne veya babalarından bu şekilde duymadıklarını tartıştılar” demişti. Bu konu büyüyerek devam etti sonunda kulüpte beslenme konusunda genel bilgi içeren bir konuşma yaptım. İlgi arttı. Beslenmenin ana prensiplerini anlatan yazılar dağıttım. Bu olay ebeveynler arasında büyük takdir topladı.

İlerleyen günlerde hobi kürekçileri de diyet programları istemeye başladılar. Sonunda kayıkhanenin duvarlarına besin tabloları astım. Antrenman metotlarına göre yakılan kalori miktarlarını yazdım. Aktif sporcular için çok faydalı oldu ama diğerleri listedeki çarpıcı kalori değerlerinden ürktüler. Alkollü içeceklerin yüksek kalori değerleri herkesi şaşırtmıştı. İçki konusu orada çözülemeyen bir problemdi. Kilo verme amaçlı yapılan beslenme diyetini en kolay bozan faktör içkiydi. Özellikle hobi kürekçileri bu listeden hiç memnun kalmamışlardı.

 

KAYIKHANEDE YILBAŞI PARTİSİ

1980 yılının sonunda yılbaşı gecesi sporcular kayıkhanenin altındaki Fisher Stube’de bir parti organize etmişlerdi. Müzik setleri, kasetler, plaklar taşındı, Işık sistemleri kuruldu. Herkes evinden bir şeyler getirip o küçücük lokali panayır yerine çevirdi. İçkilerin başında Frau Bachus duracaktı. Bizimkilerin daha ikinci birada sarhoş olacaklarını bildiğim için Frau Bachus’a alkol derecesi en düşük olan biradan almasını tembihledim. Şnapsları da gece yarısı yaklaşırken azar azar vermesini rica ettim yoksa yeni yıla herkes yere serilmiş olarak girecekti. Akşam çok geç olmadan lokale kısaca bir uğradım. Çok kalmaya ve sporcuların neşesini bozmaya niyetim yoktu. Düşük alkollü biraya rağmen daha şimdiden burunları kızarmıştı. Ama henüz “cesur asker” devresindeydiler. Köfte Ahmet’in bize öğrettiği gibi ilk duble rakıdan sonra herkes “kahraman asker” olur. İkinci dubleden sonra hafif melankoli başlar. Üçüncü duble hızlı gelirse ağlama faslına geçilir. Daha sonra da “öpiim abi” devresi gelir. Gerçekten de Köftenin 66 yılındaki şampiyonluktan sonra evinde verdiği yemekte birkaç arkadaş üçüncü bardaktan sonra “kahpe felek” diye ağlamaya başlayınca çok gülmüştük. Ahmet ağabey bize “dördüncü dubleden sonra taşınmaya hazır hale gelirsiniz” demişti. O akşam hakikaten bazı arkadaşlarımızı eve taşımak zorunda kalmıştık. Bu etapları zaman içinde deneyerek ve izleyerek öğrenmiştim.

Almanya’daki ekip birayla çalıştığı için onlara rakıdan biraz daha fazla zaman tanıdım. İçki içmeyen birkaç kıza yıkılanları eve taşıma görevi verdim ve partiden ayrıldım. Sonunda o gece yılbaşı partisi başarıyla sonuçlanmış. Yani yeni yıla girerken henüz ağlama devrindeymişler. Sonra yıkılmalar başlamış. “Öpiim abi” devresi Alman’larda olmazdı. Erkeklerin birbirini öpmesi onlarda sapıkça bir davranış olarak algılandığı için o faslı hemen geçip yıkılma safhasına gelmişlerdi. Gençlerin çoğu ertesi gün gelemedi. Ama sonra onlara içkinin insan vücudunu nasıl sistematik olarak çökerttiğini anlattım, birçoğu dinleyerek öğrendi, bazıları deneyerek öğrenmeyi tercih etti.

DOKTOR KONTROLUNDA YARIŞ: LİMBURG

131-Limburg2012-02-960x540 132-limburg-2013-013-1

Resimler131-132: Limburg Parkuru

1980 sezon başlangıcında Limburg yarışlarına katılmaya karar verildi. Her yıl katılarak yeni kurulan ekipler denenirmiş. Çok kalabalık bir kadro yazdırdık. Almanya’daki yarışlara katılım için her tekne sınıfı için belli bir katılım ücreti ödenirdi. Frankfurter Germania’nın bütçesi buna yettiği için denemek için de bazı sporcuları ikinci yarışlarına yazdırdım. Bu çok alışık oldukları bir uygulama değildi ama sekiz tek ekibini dörtlü ve ikili yarışlarda da denemek gerekiyordu. Bir taraftan da alt yaş guruplarında olan ve yarışma şansı az olan iyi genç kürekçileri böyle yarışlarda bir üst yaş guruplarında denemek istiyordum. Bunun çabamın semeresini sene sonunda Hessen Şampiyonasında bütün kategorilerde şampiyon olarak aldım.

133-Tekne Römorku

Resim133: Günümüzde Germania Römorklarından biri

Sonradan düşününce sanki Limburg şehrinin benimle özel bir problemi varmış gibi gelir. Bütün hazırlıkları yapmış antrenmanları hafifletip daha çok taktik çalışmalara ağırlık verip hafta sonunu bekliyorduk. Limburg’a gitmeden bir gün önce bütün takım zehirlendi. Çocuklar tuvaletten çıkamıyorlardı. Doktorlar hepsinin evde yatıp bütün hafta sonu dinlenmesi gerektiğini söylediler. Cuma akşamı kulüp binasında toplandık. Bir gün önce velilerden birinin getirdiği dondurmadan zehirlendiklerini anlamıştık ve bunun için çok kızgındık. Sporcuların hiç biri evde dinlenmeyi falan düşünmüyordu. Neticesi ne olursa olsun yarışmak istiyorlardı. Bu çok doğaldı ama onların yarışın orta yerinde tükeneceklerini görebiliyordum. Fiziksel güç yeterli olmadıkça motivasyonun çok iyi olması fayda getirmeyecekti. Dinlenme tavsiyelerinin yerine getirilmeyeceğini anlayan doktorların itirazlarına rağmen yarışlara katılma kararı aldık.

Cuma akşamı bol şekerli ve içinde madensel tuzlar ve vitaminler olan elektrolüt dediğimiz enerji içecekleri içmeleri konusunda ailelerle konuştuk. Cumartesi günü iki yarış çekecek olanların yarışları değiştirildi, tek yarışa girmeleri planlandı. Pazar günü finale kalırlarsa artık yapacak bir şey yoktu. O güne kadar toparlanmaya çalışacaktık. Cumartesi günü bütün ekiplere yarışın içinde sadece finale kalabilecekleri kadar kürek çekmelerini tavsiye ederek tekneleri suya indirdik. Çocuklar benim yarışa deli gibi asılmayıp idare edecek kadar kürek çekmelerini anlatmamı hayretle dinlediler. İlk defa bir yarışa ekibimi birinci olmamak üzere, kontrollu kürek çekmesini tavsiye ederek gönderiyordum.

Orada, nehrin çok üstünden geçen Limburg otoban köprüsünün altındaki yarış yerinde çocukları yarışa gönderip kendi kendime kaldığımda soğuk soğuk terlediğimi hatırlıyorum. Motivasyonları tamamdı ama fizik güçleri yarışı sonuna kadar kovalamaya yetecek miydi? Acaba buraya hiç gelmesek daha mı iyi olacaktı? Yarışlar arka arkaya gelmeye başlayınca benim de özgüvenim tekrar yerine geldi. Biri hariç hepsi finale kalmayı başardılar. Kendilerini fazla yormadan ve yarış psikolojisiyle hırsa kapılıp zaten az olan enerjilerini tüketmeden akıllıca yarışmaları hepimizi çok sevindirmişti. Doktorlar boyuna elektrolütlerle çocukları destekliyorlardı.

Cumartesi gecesi bir odada toplandık. Takımda her zamankinden daha fazla bir beraberlik havası vardı. Bu hastalık herkesi birbirine yaklaştırmış, daha yardımsever ve anlayışlı yapmıştı. Bana kalan onları hırslandırmak ve adrenalin seviyelerini yükseltmekti. Ben de Galatasaray’daki geçilmez armada dört tekimizin sakatlık, hastalık tanımadan nasıl en zor şartlarda bile sırt sırta verip adeta zorluklarla savaşarak hep birinci geldiğimizi bunu bir şeref meselesi yaptığımızı anlattım. Bir keresinde dalgalı bir havada çektiğimiz maraton yarışında paraçolla kürek Arassında kalan parmağımdan tırnağımın düştüğünü, teknenin içinde biriken kanlardan milletin nasıl telaşlandığından bahsettim, bir keresinde de dağda yaptığımız koşu sırasında topuğuma batan bir diken yüzünden yağaımın şiştiğini ve öyle yarışa girdiğimi, Avusturya’da yarıştan bir gün önce bir kurt köpeğinin elimi ısırdığını bandajları çıkartıp açık yarayla yarış çektiğimi anlattım, daha devam edecektim ama bakışlarındaki şaşkınlığı görünce “daha var ama onları da eve dönünce anlatırım” dedim. Çocuklardan biri “hiç sağlam kürek çektiğiniz oldu mu?” deyince millet iskemlelerinden düştü. Moraller yerindeydi. Hatalığı küçümseyip bir kenara atmalarını sağlamıştım. Pazar günü beklediğim gibi oldu. Hırsla rakiplerinin üstlerine saldırır gibi kürek çektiler. Genç vücutlar iki günde toparlanmış gene enerji doluydular. Alınan madalyalar bu sefer başka türlü kıymetli gözüktü gözümüze.

Limburg kabus gibi başlamış beni çok üzmüştü ama bol madalyalı bitti. Özellikle çevremizdeki doktorlara, çocukların ailelerine ve ekiplerin hamlacılarına ayrıca teşekkür ettim. Yapmaları gereken işleri büyük bir dikkat, akıl ve özveriyle yapmışlardı. Birkaç gün sonra yöneticiler, eski sporcular ve yarışçıların aileleri kulüpte benim için bir teşekkür gecesi düzenlediler. Mangallar yakıldı, etler pişirildi, bol bira içildi. Benim çırpınmam arada kaynayıp gitmemişti. Asteriks kitaplarının sonundaki büyük kare resme benziyorduk. Uzun bir masa ve inanılmaz derecede tıkınan ve aynı anda bir avaza konuşan mutlu tipler… Eski sporcular birbirlerine “tıpkı eski günlerdeki gibi” diye memnuniyetlerini ifade ediyorlardı. Almanların bu tarafını çok takdir ediyorum.

Limburg yarışının kulüp içinde bir evrim başlattığını sonradan fark ettik. Sporcular eskisi gibi yarışa girmemek için bahaneler üretmemiş, nazlanmamış, tam tersi fedakarlık yapmaya hazır olduklarını ifade etmişlerdi.  Ne de olsa hep yara bere içinde yarışmış bir antrenörleri vardı ve ona masal anlatmaları biraz zor olacaktı… Bundan sonraki yarış hazırlıklarında karşımda yarışmaya hevesli, rakipten, yarışın büyüklüğünden korkmayan bir gurup hevesli ve cesur kürekçi gurubu gördüm. Kendi kendime “uyuyan bir devi uyandırdım” diye gururlanmıştım.

 

GENÇLİK

Germania’nın kayıkhanesinde Frau Bachus’un henüz işe başlamadığı günlerdi. Bir gün antrenör odasına girdiğimde masamda oturan bir genç gördüm. Ayaklarını küstahça masanın üstüne uzatmıştı. Elinde benim bir kısmını Türkçeye çevirdiğim Karl Adam’ın kitabını tutuyordu.

134-emotionheader

Resim134: Alman Sekiz Tekinin Babası olarak anılan Karl Adam

Başkan beni sporculara tanıştırırken bu tercüme işinden de bahsetmişti. Çocuk sanki hafif alay eder gibi kitabın hangi bölümlerini çevirdiğimi sordu. Ben de buz gibi bir sesle “Önce ayaklarını masamdan indir, iskemlemden kalk. Dışarı çık. Kapıyı vur. Ben seni içeri çağırıncaya kadar bekle. Sonra bir sorun varsa sorarsın” dedim. Kıpkırmızı oldu. Dediklerimi yaptı. Dışarı çıktı. Ben masama oturdum. Dosyamı açtım, içinden o günün her tekne için ayrı ayrı yazılmış olan programlarını çıkarttım. Kapıyı vurdu. Cam kapıdan onun arkasında kayıkhanede teknelerin arasına saklanmış bizi gözleyen gençler olduğunu fark ettim. Benim sınırlarımı zorluyorlar ve izliyorlardı. Çocuğu içeri aldım. Daha soru sormasına fırsat vermeden direk olarak ona “sen de bu kitabı okumuş olabilirsin ama seni temin ederim ki yarısını bile anlamamışsındır. Çünkü bu kitap 10 yıl ve üstü tecrübe sahiplerine hitap ediyor. Tercüme etmek değil anlamak ve uygulayabilmek önemlidir ve bu konu tartışmaya açık değildir” dedim. Ben daha münakaşa edeceğimizi sanıyordum ama “ben cevabımı aldım” dedi ve çıktı.

Açık olmak gerekirse Almanların bu tarafını seviyorum. Hakkını vermem gerekir. Daha fazla ukalalık etmedi, sonraki günlerde bana en yardımcı kişilerden biri oldu. O yıl yıldızlarda dört tekte final çeken ekipteydi. Bir hafta süren elemeler, yarı final ve Pazar günü final yarışı da bittikten sonra boynunda madalyasıyla kasılarak yanıma geldi. Artık ağabey kardeş gibiydik. Bana şöyle dedi: “O gün bana kitabın ancak yarısını anlayabileceğimi söylemiştiniz, iltifat etmişsiniz, geçtiğimiz bir hafta içinde sizin sırtınızdaki yükü görünce arkadaşlarla uzun uzun konuştuk. Ben o kitabı on yıl sonra okumak üzere rafa kaldırdım. Anlayamayacağım kesin. Benim yeni kitabım sizsiniz.”

 

YOLA DEVAM

Almanya’da ilk antrenörlük yılımda yukarıda bahsettiklerimden başka daha birçok parkurda yarıştık. Gross Gerau, Hanau, Mannheim, Hannover, Offenbach, Wiesbaden, Mainz, Duisburg bunlardan hatırlayabildiklerim. Sene sonunda kazanılan kupalar ve madalyalar yönetim kurulunda değişiklik yapılmasına sebep oldu. Kasım ayında yapılan yeni seçimde daha ilk günlerden bana karşı olan, kürek sporunda adı duyulmamış bir ülkeden gelen adı duyulmamış bir antrenöre bu kadar yetki verilmesine karşı çıkmış olanlar çok medeni bir şekilde “biz yanılmışız, Herr Schreiber haklıymış” diyerek istifa ettiler. Onların yerine yönetime benim yetiştirdiğim çocukların aileleri girdi. Sporculardan sorumlu olarak da iki tekin hamlası Achim’in babası eski antrenör Herr Heftrich seçildi. Ben de ona görevi almasından bir hafta sonra gelecek sezon için hazırladığım faaliyet programımı verdim. FISA’nın ve DRV (Alman Kürek Federasyonunun) 1981 programına göre katılmak istediğim yarışları ve muhtemel tekne sınıflarını belirttim, aylara bölünmüş olarak antrenman programımı ve eksik malzeme listemi de ek olarak verdim. Kalın bir dosya oldu. İki gün inceledi. Sonra kendisi de bir not yazarak yönetime sundu. Yönetimin reaksiyonu ilginç oldu: ” Bundan önceki senelerde birçok başarılı ve tecrübeli antrenörlerle çalıştık ama hiç bu kadar detaylı bir rapor görmedik” dediler. Planladıklarımı kabul etmekle kalmayıp heyecanımı da paylaşmış oldular. Bu da beni daha çok motive etti.

Kürek Federasyonu kış aylarında farklı spor branşlarında bölgesel müsabakalar düzenliyordu. Bunlardan Hessen Eyaletinde yapılması planlanan kürek kulüpleri arası yüzme müsabakalarına katıldık. Bölgenin en büyük kulübü olarak çok kalabalık bir sporcu topluluğu ile hemen bütün kategorilerde yer aldık. Ancak bir eksik vardı.

 

KÜREKÇİNİN HAVUZDAKİ SONU

Germania’nın takım birinciliğini kazanabilmesi için yarışabilecek ve puan alabilecek birkaç kişi daha bulmaya çalışıyorlardı. Bana da sordular. Yüzmeyi Boğazda öğrendiğim için kulvarlı bir havuzda yarışmayı bilmem. Hatta 25 metre ne kadar zamanda yüzülür hiç anlamam. Gene de adamsızlıktan, belki puan alırım ümidiyle serbest 50 metre ve kurbağa 50 metre yarışlarına yazdılar. O sıralarda 125 kiloydum. Aktif kürekçi olarak son senelerimde antrenmanlı ağırlığım 92 iken sporu bırakıp hala sporcu gibi yemek yiyince insan böyle oluyor.

Frankfurt’un Sachsenhausen semtindeki havuzda buluştuk. Şehirdeki sayısız kapalı havuzlardan biriydi. Hessen Bölgesi Kürek Federasyonu, Yüzme Federasyonundan yardım alarak kulvarları, hakemleri vs profesyonelce organize etmişti. Adamlar şu “organizasyon” işini iyi biliyorlardı. Kıskanmamak elde değil. Biz o yıllarda değil havuz, kışın antrenman yapacak salon bulamamış, Ali Sami Yen Stadının tribünlerinin altında kırık dökük bir hacmi portatif olarak kapatıp zar zor ısıtarak oraya sığınmıştık. Kafamda karmakarışık düşünceler arasında ilk yarışa girdim taze kuvvet 25 metre tam gücümle deli gibi gittim döndüm ikinci 25 metrenin ortalarında pilim bitti. Batıp çıkmaya başladım. Ciğerlerim isyan etti. “Burada öleceğim galiba” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Hatta bir taraftan su yutarken hayalimde “Kürekçinin Havuzdaki Sonu” diye gazetelere manşet bile attım. Yarışı zar zor çabalayarak bitirdim. Beni havuzdan çıkartıp omuzlarına aldılar. Üçüncü olmuşum ve takıma puan kazandırmışım. Ama değil bir daha 50 metre yüzmek ayakta duracak halim kalmamıştı. Gene de Germania’lı seyirciler tezahürat yaparak takım şampiyonluğunu almak için çaba sarf ediyorlardı.

Havuzun büfesinden iki bardak ılık çay ile iki avuç şeker aldım. Şekerleri emerek çayın yardımıyla yuttum. Çantamda antrenmanlarda çocuklara dağıttığım ekşi elma şekerleri vardı onlardan bir avuç yuttum. Bir de yıllar önce ilk milli yarışımızda Avusturya’da keşfettiğim ve çok faydalı bulduğum Dextro Energen markasıyla bilinen içinde tükürükten hemen kana karışan şeker olan tabletlerden yuttum. Kan şekerimi düzene sokabildim. Dizlerimin titremesi geçti ama bunun bana çok sathi ve geçici bir enerji sağlayacağını biliyordum. Problem, yarış mesafesi olan 50 metreye gücümü nasıl böleceğimdi. İkinci yarışıma daha dikkatli ve kendimi deli gibi hırpalamadan başladım ama dönüşten sonraki 25 metrede gerçekten gücümü sonuna kadar harcadım ve ikinci oldum. Bütün yarışlar bittiğinde toplanan puanlar Germania’yı az farkla birinci yapmaya yetmişti. Burada benim ümit edilmeyen puanlar getirmem herkesi çok sevindirmişti.

Akşam evde fenalaştım, yuttuğum klorlu sulardan dolayı suratım yemyeşil oldu, ateşim çıktı sabaha kadar titredim. Herhalde bir çeşit zehirlenme yaşamıştım, kendimi zor toparladım. Ertesi gün Achim’in babası Herr Heftrich’e anlattım, “keşke bana söyleseydin bunun panzehiri biradır. İki şişe bira içsen bir şeyin kalmazdı” dedi. Kendisi o yarışmalarda şişman göbeğinden umulmayacak derecede mükemmel yüzebildiğini göstermişti. Tıpkı tombul bir fok balığı gibi suya dalıp o haliyle müthiş bir vücut esnekliği ile yunus balığı gibi hareketler yaparak hızla metreleri geçiyordu.

Ertesi gün “başka ne spor bilirsin?” diye sordular. “Masa Tenisi” dedim. Arnavutköy’deki yalının alt katındaki taşlıkta bir pinpon masası yapmıştım. Antrenmanlardan önce kürekçi arkadaşlarla iddalı maçlar yapardık. Değişiklik olsun diye masayı yeşile değil koyu kırmızıya boyamıştım. Amerikan pazarında bulduğum sarı toplar vardı. Bu benim için birbirine uyum sağlayan en güzel renk kombinasyonuydu… Masa tenisinde amatör olarak oldukça iyi sayılırdım. Hatta Ankara Mogan Gölünde Danyal Ağabeye karşı yaptığım maçta bir set bile almıştım! Daha sonra onun mimarlık bürosunda Masa Tenisi Federasyonunun malzemeleri arasından çok kıymetli bir raketi bana hediye etmişti.

Frankfurt’ta turnuva günü elemeli maçlar sabah çok erken başladı. Bu sefer Offenbach’taki bir lisenin spor salonundaydık. Ağzım bir karış açık salonun büyüklüğüne, tribünlere, kenarlarda bütün sporları yapmak için hazırlanmış olan teknik düzenlere baktım. Kıskanmamak, sinirlenmemek elde değildi. Hessen Bölgesi Kürek Federasyonu bu kez Masa Tenisi Federasyonu ile beraber çalışarak salonu hazırlamıştı. Yaş Gurupları arasında kura ile yapılan eşleşmelere göre yenilen elenerek akşamüstüne kadar defalarca maç yaptık.

Bizim yaşımız için üçüncü maçtan sonra iş yorucu olmaya başlamıştı. Akşamüstü yarı finalde tesadüfen bizim kulüpten Herr Taube ile karşılaştım. Geçen senenin şampiyonuymuş. Germania’nın soyunma odasındaki masada onunla birçok kez karşılaşmıştık, zayıf taraflarını biliyordum ve o da karşısına çıkanları eleyerek karşıma geldiğinde benim gibi çok yorgundu. Uzun ve zor bir maçtan sonra onu da eledim ve finale kaldım. Çok yorulmuştum. Finalde karşıma kürekçilikle ilgisi olmayan hiç tanımadığımız genç ve biraz efemine bir tip çıktı. Meğer sadece kızların yarışmacı lisansı alabildiği Freiweg kulübünde hobi kürekçisi olarak kayıt yaptırmış olan sayılı erkeklerden biriymiş. Asıl sporu da masa tenisiymiş… Haksız bir dengeyle maç başladı. Onun profesyonel vuruşlarına karşılık vermek zordu ama benim amatörce oyun stilim de hiç bir kaideye ve sisteme bağlı olmadığı için onu şaşırtıyordu. Çok kaliteli bir de raketim vardı. Onun oyununu bazen bozabiliyordum. Neticede zorlanarak uzun süre başa baş giden maçı o kazandı, yorgunluktan yere yattı. Elimden geleni yapmış postu pahalı satmıştım. Profesyonel maçlarda bile bu kadar zorlandığı çok az olmuş. İltifatı kabul ettik, asıl sevindirici olan toplanan puanlarla kulüp birinciliğini almamız olmuştu.

Ertesi gün gene sordular: “Başka hangi sporlarda iyisin?” Ben “önce yirmi kilo vereyim gelecek sene tekrar sorarsanız bir şeyler yaparız” demiştim. Gerçekten de kiloları verdim ama ertesi yıl takımı bu eğlencelerden uzaklaştırarak kış kampına aldım ve Tonguç (Türsan) Ağabeyin kulübüne Darmstadt’a misafir giderek onların kış için daha uygun olan su şartlarından faydalanarak uzun kürek antrenmanları ile profesyonelce gelecek sezona hazırlandık.

MAIN NEHRİNDE BALIKÇILIK

Frankfurt’un içinden geçen çamur rengindeki bulanık Main nehrinde motorla teknelerin peşinden giderken kıyıda özenle değişik kıyafetler giymiş makaralı kamışları olan amatör balıkçılar görüyordum. Bir keresinde balığı yakaladıktan sonra balığı iğneden çıkartıp tekrar nehre attıklarını gördüm. Sonra daha dikkat edince hepsinin aynı şekilde balıkları tekrar geri attıklarına şahit oldum. Neden böyle yaptıklarını sporculara sorduğumda çok güldüler. “Herr Gürsoy, bu nehirden çıkan bir balığı yerseniz kısa sürede hastaneye yetişmeniz gerekir” diye alay ettiler. Nehrin suyunda fabrikalardan karışan kimyasallar vardı. O zaman aklıma Volker’in Yeniköy’deki vapur iskelesinin sağındaki Domani’de lüfer yerken hayretle açılmış gözleri aklıma geldi. Lüferleri iskeleye yanaşan bir kayıktan alıp direk mutfağa götürüp hazırlayıp bize getirmişlerdi ve Volker “bunu yersek zehirlenmeyiz değil mi?” dediğinde de ben çok gülmüştüm.

İşin en ilginç tarafı Main Nehrinde balık tutabilmek için kesinlikle bir izin belgesi almak gerekiyordu ve bunu kontrol eden kilometrelerce uzunluktaki nehir kıyısında her iki yakada balıkçıları kontrol eden kişiler vardı. Zaten balıkçıların balık tutup tekrar suya atmalarına izin verilmiş bölgeler vardı. Onun dışında olta sallamak yasaktı. Şaka gibi…

Memleketimi nasıl özlediğimi size anlatmak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilemiyorum. Mesela şu balık tutma işi için ayrı bir kitap yazılabilir. Aslında yazdım da yayınlayacak bir kahraman yayınevi arıyorum. Kürek sporuyla balık tutma işini birleştirdiğimiz kısa bir anımı aktarmak istiyorum:

İKİ ÇİFTEYLE BALIK AVI

Ankara’da yapılan milli takım çalışmalarından birinde de çok ilginç bir kaza olmuştu. Sınavlarım dolayısıyla bana tanınan çok özel bir imkanla kamp sırasında tam üç kez uçakla sabah ilk uçakla İstanbul’a imtihana gelip öğleden sonra Ankara’ya dönüp antrenmana yetişiyordum. Bir gün gene bu uçuş-imtihan-uçuş trafiğini tamamlayıp otele geldiğimde bütün ekibi üzgün bir şekilde oturmuş tartışırken buldum. Sabah antrenmanında ne olduğunu anlamadıkları büyük bir balık tekneye kafa atıp kocaman bir delik açıp kaçmıştı. Hemen batmışlar ve motorun yardımıyla tekneyi kıyıya çekmişler. Tamir için hemen İstanbul’dan Cahit Ustayı getirtmek üzere harekete geçmişler. Keyfimiz kaçmıştı. Birkaç gün Mogan kulübünün teknesiyle çalıştık. Cahit usta iki günde tamirini bitirdi. Ben birkaç gün sonra gene bir uçuş-imtihan-uçuş trafiğinden sonra otele geldiğimde bu sefer herkesi acayip bir kasılma ve memnuniyet içinde buldum. Tekneyi batıran balığı bulmuşlar, kafasına bir kürek patlatıp öldürüp teknenin içine almışlar. Akşam kızartıp yiyecekmişiz. Hakikaten anormal büyüklükte bir Turna balığıydı. Balık herhalde tekneye çarptıktan sonra sakatlanmış ve gölün bir tarafında sazlıkların arasında yaralı bir vaziyette bulunmuştu.

Şu kafasına bir kürek patlatma işini biz Erdinç’le daha önceleri iki çiftedeyken çok yapmıştık. Belirli zamanlarda Mogan gölünde Alyanak denilen pullu ve karnı kırmızımsı renkte balıklar suyun üstünde öbeklenir ve yüzlercesi bir arada zıplamaya başlarlardı. Erdinç küreklerinden birini çıkartıp suya vurmak üzere hazırlanıp palasını havaya diker, diğerini de sudan çekip kucağına alırdı. Ben de yavaş yavaş siyayla tekneyi geri geri sürüye yaklaştırırdım. Yeterli bir yakınlığa gelince Erdinç küreği giyotin gibi keskin tarafıyla hızla suya indirirdi. Mutlaka bir kaç balığı ya öldürür ya da sersemletirdik. Hemen yanaşıp yakalayabildiğimiz balıkları teknenin içine doldururduk. Tatlı su balığı hiç bir zaman bize deniz balığının tadını vermezdi ama onu avlamanın verdiği zevkle pek beğenmesek de yanında bol soğanlı yeşil salata taze ekmek ve devamını helvayla zenginleştirip yerdik.

 

ARTİST KÜREKÇİLER

Germania’da antrenörlük yapmanın bir kolay tarafı da vardı. İstediğiniz her türlü eğitim materyali elinizin altındaydı. Örneğin Türkiye’de büyük zorluklarla temin ettiğimiz yarış filmleri orada bir telefonla kapınıza kadar geliyordu. Daha video diye bir alet keşfedilmemişti. En gelişmiş amatör film aleti “Süper8” dediğimiz film makinesiydi. Kendi yarışlarımızı iki tekin siviryası Harald’ın ağabeyi Johann filme çekiyor, Pazartesi günleri de halter salonunda toplanıp film makaralarını oynatıcıya takıp beyaz duvarda seyrederek hatalarımızı düzeltmeye çalışıyorduk.

Alman federasyonundan geçmiş dünya şampiyonaları ve olimpiyatların filmlerini getirttim. Dizi film seyreder gibi nefes almadan seyrettik. Bu benim için de mükemmel bir deneyim olmuştu. Eski kürekçilerde filmleri seyretmek istediler, onara başka günlerde, gençler suya çıktıkları zamanlarda izin verdim, daha sonra hoby kürekçileri de sıraya girdiler. Olay çok ilgi çekti, sporcular antrenmanlarda da film çekilmesini istediler. Johann’ı motora alıp film çekmesine yardımcı olmaya çalıştım. Antrenmanın başlarında kısa süreyle çekip sonra beklemesini söyledim. Neyi beklediğimizi sordu. Çok basitti. Antrenmanın başında vücutlar enerji doluyken hatasız kürek çekiyorlar hatta artist gibi poz veriyorlardı. Asıl hatalar yorulmalar başladıktan sonra ortaya çıkıyordu. Antrenmanın başında film harcamanın gereği yoktu. Olay ilk yarım saatten sonra önem kazanıyordu.  Nitekim çocuklar da antrenmanın başında ve sonunda çektikleri küreğin bu kadar farklı olmasına şaşırmışlar ve bozulmuşlardı. Sonunda pozitif düşünen biri çıktı ve doğru soruyu sordu: ”Ne zaman antrenmanın sonunda da düzgün kürek çekebileceğiz?” Cevap kısa ve beklendiği gibiydi. “Çok çalışarak yapılan tüm hareketlerin refleks olarak düzgün olmasını sağlayacağız. O zaman yorgun da olsanız hep doğru olanı yapacaksınız. Ancak bu gerçekten de çok kilometre yaparak mümkün olabilir. Kilometre defterini boşuna tutmuyoruz.” dedim.

Almanya’daki ilk günlerimde bizim kayıkhanemizde olmayan bir fark dikkatimi çekmişti. Kilometre defteri. Kayıkhanenin çıkışında büyük bir defter ve ipe bağlı bir kalem vardı. Defterde antrenmana çıkan ekip üyeleri, teknenin adı, tahmini antrenman istikameti (nehirde yukarı doğru mu aşağı doğru mu) yazılıyordu. Bunu kontrol eden kayıkhane görevlisi tahmini zamanda dönmeyen olursa motorla armaya çıkıyordu. Antrenmandan sonra da ekip kaç kilometre kürek çektiğini yazıyordu. Defterin hemen üstünde duvardaki haritada bütün istikametlerde varılabilecek noktaların kayıkhaneye olan uzaklığı yazılıydı. Basit bir toplamayla antrenman kilometresi hesaplanabiliyordu.

Sene sonunda yarışlarda madalya kazananlara mükafatlar verilirken her yaş gurubunda, hoby ve veteranlar da dahil olmak üzere senenin kilometre birincilerine de ödüller veriliyordu.

Dümencili teknelerde antrenman sırasında gerçekleştirilen kilometreleri genellikle dümenciler yazıyordu. Benim de en yakın sırdaşlarım onlardı. Fritz’e sormuştum: “Şu kilometre yazma işinde hiç hile yapıp çok kilometre yazan oluyor mu” diye. Öyle bir şaşkınlıkla yüzüme baktı ki sorduğuma pişman oldum. “Herr Gürsoy, öyle bir şerefsizliği kim yapar ki?” demişti. Bir an için başka bir boyutta yaşadığımı unutmuştum. Yorum yapmıyorum…

 

WANDERFAHRT

Frankfurt şehri dünya çapındaki fuarları ile meşhurdu. Her on beş günde bir büyük bir fuar olur ve şehirdeki bütün oteller dolardı. Fuara gelen ziyaretçilerin yatak talebini karşılamak için İsviçre ve Hollanda bayraklı “Otel Gemiler” gelip nehir kıyısına bağlanırlardı.

135-hotelschiffe 136-frankfurt otel gemi

Resimler135-136: Frankfurt şehrinde büyük fuarlar zamanında Hollanda’dan gelen Otel Gemiler

Nehirler birbirine kanallarla bağlı olduğundan bu trafik çok müthiş bir organizasyonla saat gibi çalışıyordu. Bu kanallarla ilgili en çok imrendiğim faaliyet bizim kulübün ihtiyarlar takımının Wanderfahrt dedikleri kaba teknelerle çıkılan uzun seyahatleriydi. Bir sürü Gig Boot Frankfurt’tan Main nehrine indiriliyor, kürek çekerek nehrin yukarı bölgelerine doğru akıntıya karşı yavaş yavaş çıkılıyordu. Sonra bir bölgede açılan kanaldan Tuna nehrine geçiliyor, bundan sonra akıntıyla birlikte yokuş aşağı kayarak Avusturya, Macaristan ve Romanya’nın en güzel turistik bölgelerinden ve büyük şehirlerinden geçerek Karadeniz’e kadar gidiliyordu.

 

137-Wanderfahrt1

138-wanderrudern-prag

139-wanderrudern1

Resim137-138-139: Wanderfahrt resimleri (Prag)

 

Bu seyahati onlarla birlikte yapmayı çok istemişimdir. Antrenmanlar ve görevim dolayısıyla kulübü bırakamadığım için bir türlü fırsat bulamadım. Bu organizasyonda müthiş bir lojistik destek gerekiyordu. Gün boyunca gidilecek kilometre, akşam kıyıda hangi otel veya kamp yerinde kalınacağı, kıyıdan kafileyi takip eden römork ve arabalar, hangi şaraptan kaç şişe içileceği (!) hep saat gibi çalışan bir organizasyon gerektirmekteydi ama Almanlar bu işleri iyi yapıyorlardı… Sırf bu işler için basılmış kamp yerlerini gösteren detaylı haritalar vardı.

140--

Resim140: Borussia veteranları Emin Hoca ve Emir Kaptan ile boğazda kürek çekerken

Yıllar sonra Gültekin’in aracılığı ile İstanbul’a gelen Borussia Frankfurt Veteran Kürekçileri boğazda kürek çekerek unutulmaz bir gün yaşamışlardı.

 

DIŞARIDAN BAKINCA

Yukarıda anlatılanlardan Almanya’da çok mutlu, günlük güneşlik bir hayat yaşadığım anlaşılıyorsa pek inanmayın. Ben büyük bir aile içinde büyümüş, arkadaşlığın çok sağlam temellere oturduğu bir kulüpte spor yapmış olarak orada hiç tanımadığım bir kavramla karşılaştım: YALNIZLIK. Evimizdeki telefon hafta sonunda bir kez çalar da İstanbul’dan biri ararsa kendimizi şanslı hissederdik. Zaten telefonun bağlanabilmesi için defalarca çevirmek gerekirdi. Akşam saatlerinde hele hiç düşmezdi. Posta kutusuna gelen reklam kağıtlarının arasında bazen yeşil bir zarf çıkardı, o da trafik cezası olurdu.

Bir gün hafta içinde bir akşam telefon çaldı. Açtım. Yıllarca yarışlarda kader birliği yaptığım dümencim, şampiyon kürekçim Yusuf Oktar “Celal ağabey bu gün burada Şeker Bayramı, bayramın kutlu olsun” dedi. Boğazımda oluşan yumrudan bir süre konuşamadım. Telefonu kapattıktan sonra bütün gece “ben burada ne arıyorum” diye kendimi sorguladım…

Beyaz sekiz tekin İstanbul’a gitmesinden bir hafta sonra yapılan İstanbul Şampiyonasında düzgün bir ekip kurmadıkları için geçilmişlerdi ama iki hafta sonra Türkiye Şampiyonası vardı. O gün akşam saatinde Galatasaray Adasının 636373 nolu telefonunu tam iki buçuk saat boyunca çevirdim. Sonunda düştü, açıldı, Faruk telefona geldi, “sekiz teki aldık kaptan, Türkiye Şampiyonuyuz” dedi. Arkasından sevinç dolu sesler geliyordu. O gün orada olmak çok isterdim. Ertesi sabah her zamanki gibi bulutlarla dolu, karanlık ve yağmurlu bir güne uyanıp işime giderken “gerçekten, ben burada ne arıyorum” diye tekrar tekrar kendime sormuştum…

 

GURURUM

Bu gün itibariyle doğduğum yıl olan 1950’den beri iki ihtilal, sayısız finansal kriz, terör yılları, bir sürü ticari ortaklık, maddi ve manevi başarılar ve başarısızlıklar arasına sıkışmış hayatımda daha farklı olmasını istediğim birçok şey var ama o tarihlerde “o şartlar altında” elimdeki malzemeyle yapabileceğim daha iyi bir şey olmadığından eminim. Bunun için de yapabildiklerimi yeterli görüyorum ve “daha iyisini yapabilirdim” diye kendimi zorlamıyorum ama şartların yetersiz olmasına da üzülüyorum.

Sporcu olarak yetiştirdiğim bütün gençlerle, iş hayatımda beraber çalıştığım ve bilgilerimi paylaştığım ortaklarımla, eğittiğim iş arkadaşlarımla gurur duyuyorum. Ama en çok gurur duyduğum şey evliliğim ve yetiştirdiğim iki kızımdır. Onların da en az benim kadar şanslı olmalarını diliyorum. Bu güne kadar onlara sadece şansı beklemekle vakit kaybetmemelerini, hayata karşı bilgiyle silahlanıp, çalışkanlıkla kendilerine düzgün bir yol açmaları gerektiğini öğrettiğimden eminim.

Özellikle de spor yaptığım yıllardaki yarışmalarla başlayıp, ticaret hayatındaki tecrübelerime ve daha sonra da evlilik hayatımda hep dikkatimi çeken bir olguyu onlara açıklamaya çalıştım. Bu da: “kaybedenlerin hissettiklerinin”, “kazananların hissettiklerinden” daha fazla olduğudur. Kazanan kısa bir süre sonra o andaki mutluluğunu kanıksar ve önemini unutur. Kaybeden ise o hislerini hiçbir zaman unutmaz. Onun için yıllar önce antrenörümüz Köfte Ahmet bize “bir yarışı kazanmak önemlidir ama onu ikinci kez kazanmak daha önemlidir” derdi. Hayatta aşırıya kaçmayan süreklilik her şeyden daha kıymetli. Ne yazık ki bunlardan ders almıyoruz, iş hayatında da özel hayatımızda da hep bir yarışmanın içinde yaşamaya itiliyoruz. Kaybettiğimiz zaman tamiri zor yaralarla uğraşıyoruz, kazandığımız zamanların zevki ise çok çabuk eskiyip unutuluyor. Keşke işi tadında bırakabilsek, hırsa, gurura kapılmasak ve kendimizden önce etrafımızı mutlu edebilsek.

 

Bodrum, 23-10-2015 Cuma

 

Reklamlar